16 Aralık 2017 Cumartesi

Toprağın dalgası

Dalgalar tek denizlerde olmazmış.
Sisin, pusun sırf nemli memleketlerde olmayışı gibi şimdilerde.

Sis, pus, kırağı, aradan sızan güneşi ışığı; Ankara karması. Bu sabah.


Çevreye, etrafa güzellik katan saygı duyulası emekler sonucu fidanlar için açılan yuvaların 
dalgalanması, karelerde toprağın dalgası olarak denize nispet etmekte.

 Bu sabah çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.12.2017
Paylaş :

15 Aralık 2017 Cuma

Sabahları Ankara =Biraz Karadeniz + Biraz Londra

Bu sabah.


İşe , okula gidiş vakti.


Zaten sabah olsa da güneş gözükmezken bir de pusun konukluğu.


Sisle kaplı her yan.


Sokak lambaları parlak tozlar gibi adeta.



Huzme halinde değil.



 Karşıdaki kuleler hayal meyal seçilebiliyor.




Sis yutmuş göğe merdiven kurulmuş gibi duran beton dağları.



Ortalık tozlu gibi, berraklık yitmiş.



İyice alıştı Ankara sise, pusa.


Ne Ankaralı ne de başka bir yerlinin alışamayacağı hava oysa bu  her şeyi tozun altında görünmez kılarcasına hava.



Anayolun lambaları sönük.



Başınızı sağa çevirseniz yolun o yanı, sola çevirseniz  bu sefer de o yanı görülemiyor gözün görebildiğince.


Işığın rengi zaten yitikken anayolda sokak lambaları da yanmıyor.


O bulanıklıkta yolu araba farları aydınlatmaya çalışıyor.


Sis, pencere önünde de dumandan bir perde.


Kuşlar nasıl uçacak, nasıl konup yem bulacak?




Ankara ikliminin huyu değişti.


İklim değişikliği diyorlar zaten uzundur.


Demek iklim sise dönüştü.


Yağışa dönüşüm yok.


Kuru bir sonbahar.


Şimdi sisli; ama y,ne kutru bir kış.


Sisin nasıl bir şey olduğunu sanırım karelerde görülemeyen netlik anlatacak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL 
(Acemi Demirci),
 15.12.2017, 22:46

Paylaş :

14 Aralık 2017 Perşembe

Pusun içindeki ışığın çaresizliği

Karasal iklimdenmiş, herkesçe bozkır bilinirmiş hiç umursamadığı gibi bir de nem İstanbul ile çoğu kez neredeyse  aynı nem oranında, hatta arada geçerken İzmir’in nem oranını sıkça geride bırakırken  Kış öncesinden başlayarak sis altı bir kent olup çıktı Anlara.

Ekim sonrası silkelenip boylu boyunca serilmiş hava geçirmez kumaştan devasa  bir örtü gibi pus kaplar kentin üzerini. Pus, kirdir. Pistir. Zararlı zerrecikle dolu içi, malum. İçi dışı bunları solumaktan kirlenir çocukların, yaşlıların, gençlerin, yetişkinlerin. Ciğerler nasıl hasretlik çeker oksijene. Güneş ışıksız sabahlarda, o saatleri bir de pusun bulanıklaştırması…

İşte öyle bir sabahtı bu sabah. Sokak lambaları pusta kaybolmamak için  elinden geleni yapsa da ışıkları berrak olmaktan çok uzak, dağılmış  sarı toz parçacıkları gibiydi pusun içinde.

Saat 07:30 ya da bir iki dakika daha sonra. Yine alelacele bir çektiğim bir kare. Sis altındaki Ankara’nın sokak lambasından kule ışıklarına nasıl çaresiz kaldığını anlatıyor bu karem.

Bu sabah çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  14.12.2017
Paylaş :

13 Aralık 2017 Çarşamba

Saygılarımla…

(Bu çalışmama tema olarak en büyük saygısızlığa uğrayanlar olarak gördüğüm kadınlar, çocuklar, yaşlılar, çevre, hayvanlar, değerler  gibi kavramların tümünü anlatacağını düşündüğüm doğanın nasıl kirletildiğine ait elbette her zamanki gibi kendi çektiğim kareleri seçtim.)
  


Sayıları arttıkça şehirlerin, güya şehirlilerin…
Şehir kültürü oturmadan metropol karmaşasına düşmüş kentlerin…
Kentli olmak matahmış bellenip, sırf içinde su akıyor, helası dışarda değil diye vaktinde tası tarağı toplayıp, köyünü şehre taşımışlar gibi  o canım köyleri yüzüstü bırakmaların…
Şehirli olmanın tanımı, ev adresinin şehirde ama yaşam tarzının şehir kurallarının fersahlarca dışında olmasına indirgendikçe…

Sayıları azaldıkça köylerin, köylülerin…
Kentleşme uğruna küçüldükçe tarlalar, meralar, kırlar…
Tükeniyoruz! Tüketiyoruz! Güzel kavramları…





Kentli olmanın sadece apartmanda oturmak değil, şehrin trafiğinden çevresini temiz tutmaya, çöpünü kapı önüne tam saatinde bırakmaktan apartman hayatında üst kattakinin alt kattakini rahatsız etmemesine, şehir merkezinden mahalleye ulaşımın yeterliliğine demek olduğu sindirilmedikçe… Kim kime dumduma, “aman canım, bir de böyle oluversin” diye geçiştirilen kural çiğnemeler giderek kanıksandıkça… Bakkallara, manavlara, ayakkabı tamircilerine, yufkacılara, koltuk yüzü değiştiren küçük mahalle esnafına kıyan kıyıcı yerleşimlerin sayıları arttıkça altüst oluyor her şey. Tersyüz oluyor doğrular. Eğriler sanki  doğruymuş gibi belirince bir bakmışınız eğrilikten çıkıveriyorlar. Doğrular sığacak yer bulamıyor.

 
Bunca şey nasibini alır da bu olumsuz büyümelerden saygı nasibini almaz mı? Alır almasına  daaaa… Böylesi almalar şöyle dursun hele bir. Saygı, artık sadece dilekçelerin sonlanış ifadesi, tek sözcüklük son cümlesi oldu.

Saygıyı bulabileceğimiz tek bir yer var şu sıralar. Dilekçelerin dibi. Dibi boyladığından değil, dilekçeler öyle bittiğinden sondadır orada saygı. Ancak şimdilerde saygı gerçekten dibi boyladı. Her türlü pisliğin, çöpün, atığın göz kırpmadan fırlatılıverdiği balçıklaşmış Boğaz sularını boğmuş   çamurlara  gömüldü.

Yitirmek, bir çırpıda; ama yerine bir şey koymak çırpına çırpına bile olacak şey değil. Şişe sallanıp tortular yukarı çıktı mı bir kere o şişedeki su durulacak değil. Bu sallanma, dinginliği unutuş. Sonucu bulanıklıktır böylesi çalkalanmaların.
 
Oysa daha yirmi beş yıl öncesine kadar saygı, ufak tefek davranışlarla her an gösterilebilirdi. Otobüste bir gencin yaşlı birine yer vermesi olağan göstergelerden biriydi saygı denince. Trafikte kurallara uymak, uygar olmanın koşulsuz gereğiydi. Sıra beklemek, aptallık olarak algılanmazdı. Sıraya yandan kaynak yapmak da açıkgözlülük sayılmazdı. Saygı kurallara, haklara duyarlılıktı. Siz başkalarının haklarına duyarlı oldukça bu duyarlılık yaşayacak, yeşerecektir elbette her yanda. Ama tersi olduğunda…
 
Saygı, belki yine var; ama bu saygı, eskiden yadırgananlara, kınananlara saygı. En bilineninden vereyim örneği, anında görülebileceklerden. Trafiğin altını üstüne getiren, motorunun sesi beş sokak ötede inleyen, öndeki, yandaki hiçbir araca tahammülü olmayan pek fiyatlı afili arabalarıyla  makas atan sürücülere “asfaltı ağlattı” övgüsü ne demek oluyor? Ne zamandır onca canın bir kuralları umursamazın  egosunu bastırmasına bağlı olduğu can pazarı yollarda insan canını hiçe saymaya  methiyeler yağdırılıyor? Saygı, tahammüldür. Sırada beklemeye; hak edene kadar beklemeyi göze almaya...
 
Tahammül etmek, hep karşıdakinden beklenirken bizden hiç beklenmemesi gereken bir şey oldu. Hastanelerden örnek verelim. Hastaların oldukça erken gidip sıraya girmesi gerekiyor. Sıra, saatlerce ayakta durmak demek. Hastaneye gidenler zaten hastalar. Ayakta beklemek hiç olacak şey değil onlar için.

Kolayını bulmuşlar. Duvara iliştirilmiş bir kâğıda gelenler adını yazıyor, sıra oluşuyor böylece. Ayakta bekleyemeyecek olanlar bir köşe bulabilirse oturuyor. Ama kazın ayağı öyle değil. Duvardaki listenin uzunluğunu gören kimileri çıkıyor ki benim  çocuğum ayağını burkmuş diye ortalığı kasıp kavuruyor. Güya ayağı burkulmuş çocuk, merdivenleri sek sek çıkıp inerken hem de. Annesi, onca yaşlının, kalp ameliyatlısının beklediği sırada koşturup duran kızı güya ayağını burktuğundan en öne geçmesi için avaz avaz haykırıyor. Kimse bu çığırtkanlığa pabuç bırakmayınca bu sefer taaa nerelere kadar şikâyete gidip eğer doktor kızına en önce bakmazsa ona köşeyi bucağı öğreteceği tehditleri savuruyor.
 
Sırada beklememek için kızının hiç de öyle gözükmeyen burkulmuş ayağını bahane ederken yürüyecek halde olmadıkları için tekerlekli sandalye ile oraya buraya götürülen onca hastanın önüne geçmek isteyen böylesi saygısız  anlayıştaki annenin tavrı, kendi hakkı çiğnendiğinde nasıl olurdu  acaba? Ya kızı nasıl bir yetişkin olacak ileride?

Saygının sokakta, yolda, hastanede yok olması kargaşa demektir. Bir kere birinin hakkına saygısızlık edildiğinde kestirmeden sonuç alma yolu açılacağından bu albeniye kapılanlar çığ gibi büyüyecektir. Neyin, kimin  başına düşecek peki o çığ? Gün gelip çığı oluşturanların başına da düşecektir böylesi ortamlarda. Yeter ki çığı tetikleyen saygısızlık tohumları atılmasın bir kere.

Saygısızlık kargaşaya yol açmakla kalmaz güvensizliğe de yol açar. Hakkına saygı gösterilmeyeceğinden emin olunursa kimsenin kimseye güveni kalmaz. Saygı, güvenin mayası öyleyse… Sözlük sözcüğü olmuş ama bunlar artık. Davranış dili olmaktan çıkmışlar. Öyle ki belki haklı belki haksız yere güvensizlik duymadan edilemiyor.

Hayatımıza çocuklardan fidanlar dikiyoruz. Yeşerecek yeni filizler ekliyoruz. Oysa dünyamıza o çocukların huzur, güvenlik, esenlik içinde yaşayabilmeleri için olmazsa olmazları ekmiyoruz hatta onları biçiyoruz. Eğer kökü sapı kaldıysa öylesi güzelliklerin onları da ateşe veriyoruz. Kazma kürek gidiyoruz üstlerine üstlerine saygı, tahammül, güven kavramlarının. Bu kavramların kökünü kazırsak sevgi asla yeşermez. O zaman sevgisizlik alır başını gider. Sevgisizlik sevgi gibi, saygı gibi, güven gibi bir besin değildir. Olsa olsa çividir, baltadır, talandır.
Saygılarımla…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.08.2014
@AcemiDemirci




Paylaş :

12 Aralık 2017 Salı

”TAKİP”  adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.12.2017


Paylaş :

“Evde Yokuz! Gelmeyin!” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 12.12.2017
Paylaş :

11 Aralık 2017 Pazartesi

MİM, Kiremithanem'den, Seni Tanıyabilir miyim?

Sevgili blog arkadaşımız Kiremithanem, “Seni Tanıyabilir miyim?” konulu bir MİM başlatmış. Listesi uzun. Adımı görünce güldüm. Onu bekletmeden cevaplayayım.

Çok teşekkür ediyorum Kiremithanem.

Ayrıca cevaplarımı okuyan herkes MİM ile  yükümlü olacak. Onların adlarını yazmayacağım, cevaplarını okumayı bekliyorum ama 

1- Kaç yaşındasın, mesleğin nedir?
Üçüncü milenyum öncesine denk geliyor doğum tarihim. 
19_ _ diye yazılıyor yılı. Facebookta doğum tarihimi yazmıştım. 19.09.1919

2-Nerede yaşıyorsun, en sevdiğin yerin fotoğrafını paylaşır mısın?
Doğduğum, büyüdüğüm yerde yaşıyorum. Ankara’da.
En sevdiğim değil, çok sevdiğim yerler var. Birden çok.

3-Günlük hayatta seni mutlu eden şey nedir?
İlkin günün  başı saatlerde günaydınlaşma, akşamları iyi akşamlar dileyebilme yetisi. Şimdilerde aranılıp sorulmayı da sever oldum. Oksijenli bir yerde, kuş sesi, dağ esintisi, kır çiçeği kokusu, ağaç gölgesi mutluluktur benim için. Trekking, dağ bayır. Bir de yürüyüş vakti bulabilseydim.

4-En sevdiğin meşguliyetin/hobin nedir?
Aklımın erip hatırladığım en eski anılarda elimde hep kalem vardı. Bir de beyaz kâğıt. Çizerdim. Aslında hangi meslekten  olursam olayım onun yanı sıra ille ressam olacağımı bekliyordu herkes. Ortaokul ile farkında olmadan edebiyata dair  verilere başladım. Yirmili yaşlarımda büyük bir gazetenin ekinde ilk çalışmalarım çıktı.

Doğaya düşkünlüğüm daha çocukken belliydi. Hep taş toplardım okul yolunda ki o zaman okulumun arkası tepelikti ve etrafında kavaklar, meşeler olan bir dere akardı. Çingi taş, çakmak taş filan dolu olurdu önlüğümün cebi.

Seçkin mimari eserleri gezmek, fotoğraf çekmek; bitkiler, ağaçlar, kuşlar; halılar, kilimler, dokumalar; ortaokuldan sonra  yani Ünye’deki üç yılımızdan sonra uzundur  hiç yaşamadığım kamp hayatı; dağlar, şelaleler, nehirler, göller; geceleyin berrak gökyüzünde parlayan yıldızları ve kayan yıldızları seyretmek; kahve; dağdan, karadan, denizden ferahlatan esinti ile dost sohbetleri en sevdiklerim.

5-Evinin en sevdiğin köşesinden bir fotoğraf paylaşır mısın?
Bir düşüneyim. Kırmayayım neyse seni.


6-En sevdiğin kitap ve ondan bir bölüm paylaşır mısın?
Leylek Dede. Daddy Long Leg. Çocukluğumun kitabı. Yetişkinliğimde de her yıl bir kez en az okurum. Sarıp sarmalayıp sakladığım kitap Her sayfasını çok severim.

7-Şahit olduğun bir mucize var mı?
 Olsa bile söylenir mi hiç böyle şeyler?

8-En çok görmek istediğin ülke hangisidir?
Slovenya hiç aklımda olmayan; ama görünce en etkilendiğim ülke oldu. Patagonya, Yeni Zellanda, Peru ve Tibet en görmek istediğim yerler. Dağlık, az insanlı, oksijenli, doğası bozulmamış.

9-Sana göre en büyük başarın nedir?
Bazı bireysel şeylerim var bunu bana başkaları sıkça söyler. Kolay kolay yapılamayacak şeyler olduklarını. Tek edebiyat alanını kapsayan ödül anlamında söylemiyorum bunu, kastım edebiyat değil yani. Ki ödüllerim var. Ama onların geleceğini  zaten hisseden biriydim. Nasıl olduğunuzu bilirsiniz bir konuda. O yüzden çok şaşırmadım ama çok sevindim, çünkü çok iyi bir yapıt, jüriden jüriye çok değişebilir, değil mi? Abartmak istemedim hiç, sadece bana bu yeteneği verdiği için Allah’a teşekkür ettim.
Henüz gerçekleşmemiş o en büyük başarının ne olduğunu ya da olduklarını da biliyorum aslında; ama dedim ya henüz gerçekleşmedi. Gerçekleşmesini elbette istiyorum.

10-Ölmeden önce mutlaka yapmak istediğin şeyler nelerdir?
Önce istediğim her şeyi yapabilmem için sağlıklı ve mutlu, elbette aklı başında bir ömür diliyorum.Sonra kütüphanedeki sanatından, çiçeğine, kuşuna, biyografisine tarihine  her konudaki binlerce kitabı okumak, elimdeki yemek listelerinin hepsini tek tek  yapıp ikram etmek, ellerimle diktiğim ama mevsiminde başlarında olmadığım için toplayamadığım meyvelerle reçel yapmak, taş ocak yapıp közde patates pişirmek, zeytin hasadı yapmak. İstediğim şehirleri, tarihi kalıntıları, doğa harikalarını, dünyadaki tüm milli parkları, kanyonları, göllü mağaraları, yer altı suyu akan mağaraları, ülkeleri gezmek. Hep insan gibi kalmak. Bir de burada yazmadıklarım var.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.12.2017
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci