31 Aralık 2018 Pazartesi

Saat 00:00'ın Öncesi ve Sonrası


Her yeni yıl için geri sayım anlarında bir
gülmedir tutar beni.
 Çünkü yarın herkes aynı kişi olarak
uyanacaktır. Yeni bir kişi olarak değil.
Ne koşullar yenilenir yeni yıl geldi diye ne de yepyeni olur her şey.
Nerede kaldıysa oradan devam edecektir hayat, konular, işler, her şey…
Oysa kimimizce ne kararlar alınmıştı daha birkaç saat önce saat 00:01’i göstermeden az evvel, günlerce önce ya da. Ne kararlar!
Sanırım hepsi de bir sonraki yeni yıla, sonra
daha sonraki yıla, daha daha sonraki yıllara  kadar ertelenecek kararlar.
Gülünmez mi bu durumda? J
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.12.2018
Paylaş :

30 Aralık 2018 Pazar

2019 Yılının Mutluluk ve Güzellikler ile Dolu Olması Dileğiyle

Sonraki senelerin de mutlu seneler olması yolunu açacak,  geçti diye sevinilecek değil sonraları hep güzelliklerinden bahsedilecek günler ile dolu;

Yirmiliklerin acı haberleriyle değil sporda mesela başarılarıyla anıldığı; anaların ağlamadığı; 

Televizyonu açarken yüreklerin titremediği; gülmenin hep yaşandığı, gözyaşının bile sevinçten döküldüğü; dileklerin gerçekleşeceği; yaşamaktan keyif duyulacak, mutlulukla hatırlanacak;

Kadınlara sadece saygı gösterilen, ellerin kimselere kalkmadığı; ama yalnızca uzandığı; çocukların, yaşlıların, yalnızların, hastaların, hayvanların, doğanın esirgendiği;

Yeterli yağışlı; kuşların avlanmadığı, ormanlık alanların arttığı, tabiatın korunduğu; afetsiz,  insanların yüzünün güldüğü;

Diş macunu ve kitaplardan korkulmayan, karınların tek acıkınca gurlayıp sürekli açlıktan asla gurlamadığı;

Sanatın, edebiyatın, sporun, bilimin, kültürün baş tacı edildiği; gençliğin gençliğine doyduğu,

Endemik yani bize ait tüm bitki, hayvan türlerinin bayırları, çayırları doldurduğu; zeytin ağacının bitmediği dağ kalmadık; meraların çoğalıp meralar dolusu sürülerin otladığı; avlanmak diye bir şeyin tarihten silindiği; kirliliğin havadan, sudan uzakken sözlüklerde ıssız kalacağı; güzel haberlerin geliş yönüne, tüm sevimsiz haberlerin çöpe gittiği;

Ardından gelen sonraki yılların ondan da güzel olacağı;

Mutlu, sağlıklı, huzurlu bir yeni yıl dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :

29 Aralık 2018 Cumartesi

Şerit şerit kınalar


Kınalı keklik.

Ankara.

16.10.2016 tarihinde çektiğim bu kare, kuş ve yaban hayat üzerine bir fotoğraf grubumda  ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 29.12.2018

Paylaş :

Buz Temizler. Mikrop, Virüs Gibi Tek Hücreli Ne Varsa


Yağarken elif elif dizeler söyletmiş kar, izlemesi en güzel doğa olaylarından.



Şanslıyız ki her kış kâh  az kâh  diz boyu izleme fırsatımız var.



Sabahları güneşin ilk ışıklarının vurduğu buzların pırıltısı.



Bu, bulunmaz bir güzellik. 



Yalnızca seyretmekte değil fotoğraflamakta da.



Doğanın dört halinden beyaz olanı .
kış



Dinginliğin göl sularından sonraki toprak üstü hali...



Yalnızca kar yağdığında ve tek  senenin belli günlerinde mümkün bu dingin beyaz görüntü. 



Görebilenlerdeniz neyse ki.




Evet, yürümeyi, araç kullanmayı ne kadar zorlaştırsa da aslında bir nimet buz tutmak. 



Ne kadar mikrop varsa, virüs varsa siler süpürür.



Tek hücreliler, 


koskoca bünyeleri



adı "paçavra hastalığı" olan salgınlarla perişan ederler malum.  



Ortalık temizlenir kar düştüğünde.  



Aklanıp paklanır.



Sağlığa kavuşur ortam kar yağınca . 



Tam da o günlerdeyiz. 



Salgın yok gerçekten de şu sıra.



Salgınların çok olduğu zamanlarda "bu sene kar yağmadı, mikroplar kırılmadı; o yüzden biz kırılır olduk" denilmesi, yakınması çokça duyulur.



Neyse ki bu sene kar yağdı çokcasından. 



Buz güzelliğinde bir  manzaramız var şu sıra.




Mikroplar yani tek hücreli ama bünyeye çok zararlılar  kırıldı mutlak :)



Yağdığında tüm ağaçları beyaz bir yüke bürüyen kar, zamanla dökülüp ağaçların yükünü azaltıyor.



Kar, her izi belli edendir.



Az önce feysbukta paylaştığım bu albüm şimdi de blogumda.
(Her hakkı saklıdır) 


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
29.12.2018

Paylaş :

28 Aralık 2018 Cuma

Küçük kumrunun büyük güzelliği


Küçük kumru.
Ankara.

01.01.2018 tarihinde çektiğim bu kare, kuş gözlem ve yaban hayat üzerine bir fotoğraf grubum  ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
28.12.2018

Paylaş :

26 Aralık 2018 Çarşamba

Ah, O Eskilli Çaresiz Seyit! Ve Ölmüş Karısı, Çocukları, Anası, Babası


Pek anılmadık, bilinmedik küçük bir kentin adı hiç duyulmamış bir köyündendi Seyit. Aksaray’ın Eskil’inden. Akşam üstleri Ankara’da, arkalarından çektikleri, tekerlekler üzerindeki kocaman bir çuvala çöplerden  toplanan karton, kâğıt bulabildiklerini doldurarak  yaşamaya çalışan kâğıt  toplayıcıları o köyden çıkardı. Ta ki uzaklardan  gelenler o işi ellerinden alana kadar.

Seyit, “orda bir köy var uzakta” okul şarkısını söylemiş miydi ilkokulda bilmem. Ama Ankara’ya iki buçuk saat bile sürmeyecek uzaklıktaki  o köy, Seyit’in köyüymüş belli ki. Yakın da olsalar bilinmedikçe uzak, varılmadıkça bilinmezdir köyler. 


Seyit fakir. Seyit, alabildiğine  fukara. Seyit gariban. Seyit,  Aksaray’ın çoğu köylerinde olduğu gibi yokluk çeken delikanlılarından biri. Adını hiç bilmeyecektik,  boğazımızdan su geçmez hale de gelmeyecektik eğer ölmeseydi. Canlısından haberdar olamadığımız çıkmazlarda kalmış Seyit’in artık yaşamadığından  acı hayat öyküsünün çığlıkları diyebileceğimiz paylaşımlarla haberdar olduk. Olur olmaz da bir saniye öncesinden çok farklı gözüktü  dünya gözümüze. Bir lokma yemek dahi suçluluk duygusu duyurdu. Seyit’in kara gözlerindeki kederin karasında boğulduk.

Kim anlatırsa, yazarsa yazsın Seyit’in kısa, gün görmemiş, çaresizliğin  bataklık gibi yuttuğu hayatını, önemli olan nasıl anlatıldığı değil. Nasıl anlatılırsa anlatılsın Seyit, ailesi, yaşadıkları, çektikleri gerçek. Doğdu, kısacık bir yol aldı çaresizliğin  bıçak sırtında, geride öksüz yetim dört çocuk ve ana baba bıraktı.  Üzerinde durulacak nokta, Seyit’in öyküsünün üslubu değil, içimizde, gözümüzün önünde, komşu kapı ardında böylesi acıların yaşanmakta olduğu. En önemlisi de Seyit ve ailesi adım adım bu sona giderken çevredekilerin el olmayı, uzanan el olma olgusuna yeğlemesi.  Asıl sorun bu!

Eskilli Seyit, dört çocuk babası. İşsiz. Elinde avucunda yok. Var idiyse bile üç beş kuruşu,  geçen yıl kanserden kaybettiği karısının masraflarına  harcadı belki de. Dört çocuğun bakımı var  bir de omuzlarında. Evlatlarından en büyüğü,  lise öğrencisi bir oğlan.

Babası kanser hastası Seyit, Konya’da iş bulunca kalkıp gidiyor. Çocuklarını hasta annesine bırakıyor. Dört çocuktan da ikisi hasta. Bakıma muhtaç hasta bir babaanne, ikisi hasta dört torununa bakmak zorunda kalıyor. Seyit geceleri çalışıyor. Bekçilik gibi bir şey olmalı işi. Eline doğru dürüst para geçmiyor elbette. Geceleri işte olan Seyit, gündüzleri babasına bakıyor. Seyit çocuklarını çok özlüyor. Annesine ağladığı oluyor evlatlarından bahsederken.
 
Arayanları, soranları yok. Dertlerini anlatacakları,  hallerinden etrafı haberdar edecek kimseleri yok. Bunca yokluk, yoksulluk tümden çaresizlik demek. Çaresizlik giderek büyüdükçe Seyit çıkmazlarda kalıyor, eziliyor. Koskoca bir kaya iken öğütüle öğütüle kuma dönüyor.

O hafta liseli büyük oğlu babasını bekliyor. Okulda o sıra. Konya Aksaray arası uzun sürmez. Çocuk bunlar; anne zaten yok, baba da uzakta, bekliyor babasını. Öğretmenleri çağırınca babası geldi de eve birlikte gidecekler düşüncesiyle çıkıyor sınıftan. Babası değil; ama kara haberi gelmiş meğer. Nasıl yazmalı, nasıl anlatmalı kullanmayı hiç istemediğim o sözcüğü bilemiyorum; Seyit kendi isteğiyle hayata veda etmiş. Muhtemelen bir mektup da bırakmamış gerisinde. Yakınlarının sağlık sorunları, yoksulluk, yoksunluk, özlem, maddi çıkmazlar, çaresizlik, umutsuzluk, yalnızlık cenderesindeki Seyit’in sonu olmuş sonunda.

Uzanan el olmak değil yabancı anlamlı el olmuş insanların tümüne birden “neredeydiniz burnunuzun dibinde bunlar yaşanırken?” diyemiyor insan. Belki içlerinde durumları Seyit’inkinden çok da farklı olmayanlar var. Ama yediği önünde yemediği ardında, arabasının, cep telefonunun markasını yenilemeyi dünyasının ilk sorunu yapmış ya da bunları görmesi gerekirken görmekten kaçınmış insanlara sormadan da edilemiyor “neredeydiniz; ne yaptınız; neden hallerini görmezden geldiniz?” diye. Gece uyurken üstleri açıldığında yorganlarını örtecek bir anneleri artık yokken, hasta babaanneleri kendisine bakamıyorken  o çocuklara neden göz kulak olmadınız? Omuzları düştükçe düşmüş babaları, Seyit, kanser babasına bakar,  dört çocuğunu hasta annesine emanet ederken?  Biz insanız değil mi? Ne oldu bize?

Hangi birine üzülsün insan bu öyküyü öğrenince? Önce gelinini, ardından evladını kaybeden hasta ve yaşlı babaanneye mi? Kendisine bakan oğlu Seyit’in acı haberini alan büyükbabaya mı? Geçen yıl annesiz kalmış en büyüğü lise öğrencisi dört çocuğun bir de babasız kalmasına mı? Kim kime bakacak şimdi? Kim kimi teselli edecek? Ağlayamamışlardır bile. Bir köşeye kıvrılıp içleri yanarak kalakalmışlardır acıları ile.  

Seyit’in kanser hastası babası kalp krizi geçirmiş. Kim yetişti Seyit yokken ona? Seyit hangi mezarlığa gömüldü? Kimsesizler mezarlığına mı? Mezarını kim aldı? Defin masrafını kim ödedi? Neler gelmiyor ki akla…

Aksaray hemen şurası. Nerede ise Ankara’da işe gidiş geliş toplam saat tutarı yakınlıkta. İç Anadolu köylülerinin sesi hep kısıktır. Ses saklama huyları bile vardı vaktinde. Sesleri çıkmaz. Dertlerini anlatamazlar, belli ki anlatacak kişi de bulamamışlar etraflarında. Eli kolu bağlanmışçasına çaresiz kalmayı hemen her yakınında yaşamış Seyit’in öyküsü öyle acıtıyor ki duyanları. Geride kalanların halini düşünemiyor bile insan.

Neden kanser oldu Seyit’in karısı, babası? Köylerinde ne yediler ne içtiler ya da ne yiyemediler içemediler de bu hastalığa yakalandılar? Su mu, hava mı, toprak mı sebep?  Bunların tümünün kendisinde yansıdığı yedikleri, içtikleri mi onları hasta etti? Tarım ilaçları mı? Neyse bunlara neden, bir tümseği tepeye, tepeyi dağa, dağı dağ silsilesine dönüştüren etkenler biliniyor mu?

Ah, Eskilli Seyit! Çok utandırdın bizi. İçimizi yaktın. Ağlasak az; anlatsak olan olmuş; söylensek ne fayda! Yazdık onun için, gözyaşlarıyla yıkadık tuşları. Öykünden haberdar olunsun diye. Büyük oğlun adına bir hesap açılacağını duyduk. Şimdi onu bekliyoruz. Elinden geleni yapacak kişiler hala var elbette. Ancak bireysel çabaların sürekli olması mümkün değildir çoklukla. Kol kanat germenin sürdürülebilmesi  önemli olan. Çocukların her birinin okulları, eğitimleri, bakımları tamamlanıp  bir işe girip elleri para görene, hayatlarını yoluna koyana kadar uzanan el olmak gerek dört çocuğuna bir biçimde. Bir yolu vardır mutlak bunun. Babaanne ve dedenin sağlık sorunu çözülene kadar çocuklar ortada mı kalacak kaygısı da var.

Daha en büyüğü lise öğrencisi, kendilerine bakan babaanneleri hasta, dedeleri kanser olan çocukların uzun yolları var önlerinde. Babaanne ve dedeleri nereye kadar onlarla olacak, Allah bilir. İkisi de hasta iken ne kadar bakabilecekler Seyit’ten hem yadigâr, hem emanet torunlarına?

Ah, Eskilli Seyit, diriyken anlatamadığın halini  buradan bir değil birçok insan duysa… Yara bere içindeki insanlığımızı gümüş suyu dökmüşçesine otasak senin çocuklarında, ananda babanda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.12.2018

Paylaş :

Dün gök kara, yer beyazdı


Ankara, kar rengindeydi.
Dün, saat 23:35 şöleni.

Dün akşama doğru başlayıp, bütün gece yağdıktan sonra  sabah saat yedi olmasan kesilen kar yağışını farklı saatlerde epeyce çektim. Onlardan biri olan bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 26.12.2018

Paylaş :

25 Aralık 2018 Salı


“-mış Gibilerin Girdabında” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
25.12.2018

Paylaş :

24 Aralık 2018 Pazartesi

Gök, gece mavisi; Yer, kent ışıkları


Metropole akşam inerken kent ışıkları.
Bu akşam, Ankara.

Birkaç saat önce çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
24.12.2018

Paylaş :

23 Aralık 2018 Pazar

Sarı çiçekler arasında bir kızıl tilki


Geçen yıl Ankara’da çektiğim kızıl tilki.

Ucu ponpon gibi kuruklu.
Kulak kenarları siyah sürmeli.

Bu karem, kuş gözlemciliği ve yaban hayat üzerine bir fotoğraf grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
23.12.2018

Paylaş :

22 Aralık 2018 Cumartesi

Çit parmaklıkları arasında bir kara kızılkuyruk


Birkaç ay önce Ankara’da çektiğim kara kızılkuyruk.

Poz verdi sanki. Ve pıııırrrr.
Hemen uçtu.

Bu karem, kuş gözlemciliği ve yaban hayat üzerine bir fotoğraf grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
22.12.2018

Paylaş :

Pus Perdesi Gerisinde


Bu dolunay, pusun arkasında saklıydı.

Pusun, dolunay önünden geçisleri rahatlıkla görülebildiğinden yaklaştırmalarda, uzunca bir kaydı da gerçekleştirebildim.

Dolunay safarisinde birkaç dakika önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.12.2018

Paylaş :

21 Aralık 2018 Cuma

Ekose Şapkası Kürklü Adam


“Yaşamda epeyce yol almış, benzetme yerine olacaksa eskimiş insanlar olmak  var. Kimileyin eski, antika ile eş anlamlı bellendiğinden bu çalışmama tema olarak eskileri seçtim.”

Arabadayken pek fark edememiştim. İnince anladım. Şuradan şuraya gelene kadar ayaz iyice  hissedilir olmuş. Daha on dakika önce parlayan güneş kuytuya çekilince soğuğa kalmış ortalık. Ellerim üşüyor. Kar yağacak gibi. Bir an önce alışverişi yapıp dönsem.
 
Dizi dizi zincirli market arabası için bozuk para lazım. Hazırlamıştım Allahtan, kolayda olacaktı.

Arabaların yanında duran adam nasıl da dikkat çekiyor fildişi, duman rengi, bordomsu kırmızı, gri, içi kürklü hem de kulaklıklı ekose şapkası ile. Şapkasının kulaklıklarını kaldırmış. İçi kürklü deri eldivenler giydiği ellerini iki yana açıp telaşla sağa sola bakınıyor, yaşını kestirmek kolay olmasa da hayli olduğu belli adam. Oraya buraya rastgele bırakılmış market arabalarını toplayıp getiren görevlilere sesleniyor, “bozuk para mı lazım bunlar için” diye. Görevliler başlarıyla onaylıyor.

Bir market arabasını zincirinden kurtarabilmek için hala bozuk elli kuruş ya da bir lira aranıyorum cüzdanımda. Hay Allah, bozuk paraların gerilere kaçası var bugün. “Üşümüş ellerle para da bulunamıyor cüzdanda” derken adam sesini biraz daha yükseltiyor, “ama benim bozuk param yok, bir liram yok benim.” Durmadan aynı şeyleri arka arkaya söyleyip duruyor. Şımarık çocuklar gibi bir halde şu an. Bu arada cüzdanımı karıştırdığımı gördüğünden bana da duyurmaya çalışıyor sanki bozuk paraya ihtiyacı olduğunu. Bir fırsat bulsam yirmi beş, on kuruşluklardan da elli kuruş, bir lira gelse elime ona da vereceğim.
 
Market görevlilerine dönüp onlardan bozuk  para istiyor. Görevliler, sırf şapkası ve eldivenleri dünya para ettiği apaçık ortada adama hayretle bakıyorlar. Ceplerinden verecek halleri yok. Bu arada onlar  devreden çıksın diye “ben verebilirim size” diyorum. Adam “param yok, bozuk para verin bana” diyor hala. Market görevlilerinden biri “hanımefendi verecekmiş size” deyip beni işaret ediyor. Bu arada öteki görevli hemen lafa katılıp, “bozuk parası olmayanlara  kasadan veriliyor” diyor. Adam kasadan değil bizden almaya niyetlenmiş gibi. Bunu fark eden görevli genç “kasadan alın efendim, kasadan “ deyince koşturarak içeri giriyor.

Hemen ardından ben de henüz bomboş market arabası ile  sıcak hava üfleyen kapının altından geçip içeri giriyorum. Su bölümüne ilerliyorum. Aaa, ekose şapkalı, güderi gocuklu adam ne zaman ağzına kadar doldurdu market arabasını! Alınmış onca şey ile içi dopdolu arabaya yapışmış,  konserve reyonunun başında duruyor. Olacak şey değil bu hız. Demek ki içeride yakınları var. O zaman neden onlardan bozuk para istemedi demin? Garip.

Çoğu su aldıklarımın. Kolayca geçerim kasadan. Şimdi  uygun bir kasa bulmalı. Şu kasada bekleyen dört kişinin market arabaları yok. Aldıkları ellerinde. Çok beklemem. Gireyim sıraya.

Nasıl da dolu kasanın ağzı poşete girmeyi bekleyen  şeylerle. Sanki markette ne var ne yok hepsi  şu an bu kasada. Bunca şeyi alanlar aldıklarını kasada okunur okunmaz poşetlere doldurmaz, son ürün geçene kadar beklerlerse arkalarında da böyle kuyruk oluşur işte… Kasiyer kız da bunalmış halde. Sıradakilere     “dokuz yüz doksan iki liralık alışveriş olunca biraz sürecek işlem” diye bekleyeceklerini söylüyor kibarca. Alınanları poşetlere yerleştirmekteki uzun boylu, uzun saçlı genç kız belki de gördüğüm en büyük karnabahara uzanmak için eğilince  ekose şapkalı adam ortaya çıkıyor. Tepeleme dolu kasada durmuş konuşuyor adam. Yığınla poşeti gösterip bunların aldıklarına yetmeyeceğini söylüyor. Kasiyer kız bir demet poşet daha çıkarıp bırakıyor. Adam, umursamaz bir tavırla sırada bekleyenlere bakarak bir poşet  alıp,  hiç acelesi yokmuş gibi  keyfini çıkarırcasına doldurmaya başlıyor. Usul usul.
 
Bu kaçıncı poşet dolmaktaki. Kasanın boşalacağı yok.  İyisi mi ben yan kasa kuyruğuna geçeyim. Orası rahat.

İyi ki kasa değiştirmişim. Hemen bitti işim. Şöyle kenarda atkımı sarayım, beremi giyeyim ve çıkayım artık marketten.

Market arabaları için eğimli iniş yerini üç market arabası kapatmış. İnişin iki yanında park etmiş araçlarla dolu otopark uzanıyor.  Otopark ile market arasındaki alanı sıkça sıralanmış uzunca yüksek  dubalar ayırıyor. Bu durumda market arabası yolu boşalana kadar mecburen bekleyeceğim.

Üç market arabasının başındaki kız, demin şapkalı adam ile birlikte dokuz yüz doksan iki liralık alışveriş yapan kız. Bordo bir arabanın kıza doğru geri geri  yanaştığını fark ediyorum aniden. Sanırım kızın beklediği araba bu. Ne pervasız bir yanaşış o öyle, işte dubalardan birine çarptı. Durmuyor, daha hızlı geri geri geliyor. İşte öndeki market arabasını da sıyırdı. Sesleniyorum, “durun, çarpıyorsunuz”. Hiç aldırmıyor, çapmanın etkisiyle yavaşlasa da  geri geri gitmeye çalışıyor hala. Öbür market arabasına da çarptı. Birkaç saniye içinde olanlara bak! Genç kız  ne yapacağını bilemez halde, şaşkın. Arabayı kullanana bakıyorum, ekose şapkalı adam.

Park etmiş arabalara çarpmadan sonunda durduğunda çizilmiş sağ kapı içine göçmüş haldeydi. Kız arabadan inen adama  seslendi,  “dede, duymuyor musun?”.  Hıımmm, demek kızın dedesiymiş bu adam. Adamda tepki yok, boş boş bakıyor torununa. Bu arada aldıklarını bagajlarına yüklemekteki araç sahiplerinden biri “akli melekelerinin birazı gitmiş sanki” deyince başka biri “biraz tatlanmış mı ne beyni?” diyor.  Kız, dönüp cevap veriyor. “Evet, biraz”.  Sonra da kendini arabaya atıyor. Öne oturuyor. Dedesi yüklüyor geri kalanları bagaja.
  

Hala bekliyorum üçüncü market arabası da boşalsın diye. Nihayet o da boşalınca eğimli inişi geçip arabaya yöneliyorum. Yüküm çok olmadığından hemencecik boşalmış market arabasını yerine bırakıp arabaya gitmek üzere dönmüşken kız ve dedesinin olduğu bordo arabanın hareket ettiğini görüyorum. Arabanın altında bir şey var sanki. Dopdolu  bir poşet. Düşmüş belli ki.

Bağırıp el kol hareketi yapıyorum, poşetiniz  kaldı diye. Hiç  fark etmiyor ekose şapkalı sürücü adam. Aynalara bakmıyor mu acaba araba kullanırken? Baksa görecek. Hemen arabanın bir iki metre arkasındayım zira. Gidiyor. Yola öyle bir çıktı ki… Allahtan kaptırmış gelen araçlar yoktu. Yukarıdaki ışıklarda kırmızıya yakalanmış olmalılar.

İçinde kocaman karnabahar, yabancı marka çikolatalar, kahvaltılık, tereyağı, peçeteler, kurabiyeler olan poşeti alıp kasaya gidiyorum. “Deminki ekose şapkalı bey ve torunu düşürmüş bu poşeti” diyorum. Kız gülüyor “hani eline ayağına çabuk o amca mı?” diye şaka yapıyor, ekose şapkalı adam nedeniyle oluşan kuyruktakilerin aldıklarını kasadan geçirirken. “Evet, o diyorum”.  Kuyruktakiler de ben de gülüyoruz.
 
Arabadayım sonunda. Belki ışıklarda yakalarım dede ve torunu. Olmazsa ikinci ışıkta kesin yakalarım. O kadar uzaklaşmış olamazlar trafik  hatırlıyken. Olmadı biraz uzaktalarsa uzunları yakarım, uyarmaya çalışırım.

Birinci ışıkta bekleyenler arasında yok bordo araba. Hız yapmış demek ki. Yoksa böylesi geniş görüş alanlı bir yerde görmemek olası değil. Ekose şapkalı adam ve torunu görünürde yok.

İçimden bugünü tek sağ kapıdaki hasar ve düşürdükleri poşetle kapatmalarını diliyorum.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.12.2018





ı






Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci