19 Kasım 2018 Pazartesi

İyi Kandiller


Dualarımızın kabul 
olunacağı, sağlık ve 
mutluluk içinde 
tekrarlarına erişeceğimiz nice
Kandiller dilerim.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.11.2018

Paylaş :

18 Kasım 2018 Pazar

Temmuz Kareleri


Çok uzun yıllardır


yerleşim anlamında bağım olan bir yere ait 


paylaşımlar yapılan bir fotoğraf grubumda 


dün ve bugün paylaştığım kareler.


Geçtiğimiz Temmuz ayında çekmiştim. 


Orada.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
18.11.2018

Paylaş :

17 Kasım 2018 Cumartesi

Yüreği Daraltan Gecikmiş Sorular

Bu yazıma tema olarak, yazımın başlığında geçen “daraltmak” kavramına uygun olarak  darlıkları, daracık yerlere sıkışıp kalmışlıkları  seçtim.


Hangi ülke daha büyüktür? Sınırları bir anakaranın yarısını hatta tamamını kaplayan mı yoksa bizim Ankara kadar olup da besininden süsüne, makinesine  üretip çoğu koca kıta ülkelerine satanlar mı?

Hangi bakış net; hangisi bulanık? Tek bir bakış açısını kabul eden önyargılı, dogmatik zihniyetler mi hastalıklı;  yoksa 360 dereceden haberdar olanlar mı? Her yöne; öne arkaya, sağa sola, yukarıya aşağıya bakabilmek mi hakkıyla görmektir; yoksa burnunun dikine gidip burnun ucundan başkasını görmeyenlerin görüş açısı mı geniştir?  

Hangi toplum daha zengindir? Mutsuz, insanları çökmüşler mi; kendi toprağı zengin olmasa da başka  toprakların kaynağını acımasızca  kendileri için kullananlar mı? Yoksa nesi var nesi yok tüm zenginliğini bilip onları verimlice  değerlendirebilen toplumlar mı?  

Kim daha gelişmiştir? Koskocaman anakaraların yarısına yayılmış birkaç yüz milyonluk nüfusa sahip ülkeler mi; yoksa üç, beş milyon var yok nüfusları ile olimpiyatlarda, spor yarışlarında kürsülerde ille de milli marşları çalınıp, bayrakları göndere çekilenler mi? Yani sporun her dalında yetiştirdikleri gençler, dünyanın her köşesindeki belli başlı müzeleri, köprüleri, en önemli binaları yapacak mimarlar, ressamlar çıkarmış, edebiyatçıları hakkıyla edebiyatçı olan ülkeler mi daha ileri? Edebiyat demişken… Arkadan itile kakıla da olsa öne çıkarılmış sözüm ona edebiyatçıları payelendiren toplumlarda edebiyat gelişebilir mi? Yok öylelerini değil de yetenekleri, duyarlılıkları, doğrudan şaşmamaları, birikimleri, her konuyu bir çırpıda aktarabilmeleri, sözcük dağarcıkları ile tek bugün değil her gün için okunacak nitelikteki  yazarlarını, şairlerini bilebilip onları el üstünde tutan toplumların edebiyatı mı gelişir? Öyleleri mi Goethe, Shakespeare çıkarabilir; başka dertlerde olan anlayışlar mı?

Hangi toplum yaşanmak istenen toplumdur? Sokaklarında trafiğin kuralıyla aktığı; tanısın tanımasın insanların sabahları selamlaştığı; başta yaşlılara, kadınlara, çocuklara yol, yer verilen; büyüğünden küçüğüne saygı ve sevginin  diğer tüm insanlık dışı, etik dışı  yaklaşımları silip süpürdüğü anlayıştaki toplumlar mı?  Yoksa tümden bir kalemin uydurduğu karakterler olan dizi film bıçkınlarına özenip son zamanlarda özellikle de otuz yaş civarındaki kimilerinin  yaptığı gibi  insanların üstüne üstüne yürümeyi marifet sananlarla dolu  toplumlar mı?  Öyleleri dizilerden, internetten boylarını aşan beylik lafları devşirip sanal âlemde ahkâm keserken diyelim ki Mevlana’dan tek bir rubai bilemediklerinden nutku tutuluverir sanal olmayan gerçek sohbet ortamında.
 
Hangi ten rengi daha acıdır?  Beyaz mı; siyah mı? Hangi gözden akan yaş daha acıtır? Çekik, kara, yeşil, mavi? İnsanlar daha mı  az insandır adları Kunta Kinte olduğunda? İklimine göre toprakları başka başka renkteki dünyada toprak elementli insanların da başka başka renklerde olmalarına  “yaradılış” demek mi insana yakışan; bunu diyememek gaflet mi yoksa?

Hangi eğitim yeterli? Düşündüren, “neden?”, “nasıl?” diye soru sormayı öğreten; aklın şaşıp kaldıklarını laboratuvarın kolayca anlaşılır kıldığını gösteren mi?  Yazılmış her kitap ve  kulaktan dolma bilginin ille  kaydı tutulmuş gerçek, doğru bilgi olmadığı farkındalığını verebilen eğitim mi adamakıllı eğitimdir;  yoksa düşünmeyi öğretmese de “adı üniversite mezunu oluversin canım!” için midir eğitim? Üniversite eğitimi eğer bilimselliğin ve öylesi yaklaşımın  uzağında ise o zaman üniversite ne içindir?  Anlamı nedir?

Kapkara cehalet hangisi? Hakkında atıp tuttuğu ne varsa gidip yerinde görmemiş, bileninden dinlememiş; köyünden çıkmamış, çıktığı zaman da neresiyse orası tüm dünyayı ora bellemiş olmak mı? Yoksa “biz köylüyük, aklımız ermez” derken fizik  kurallarını formüle edememesi sadece eğitim noksanlığından olsa da sağduyusunun yerindeliği en başta kendini bilmekliğinden belli olan mı?
 
Hangi kültür peki? Hangi kültür düzeyi ya? Şimdilerde ev dolusu geçmiş yadigârı yün halısından kilimine, bakırından tahta oymasına, taş yapısından yemeğine, komşuluğuna ne var ne  yoksa onları reklamlarda görülen yapay, beton, kendiliksiz her  şey için  yakıp yıkmak mı kültürdür?  Bir eve girildiğinde büyükanne babalardan kalma küçücük de olsa aile yadigârlarını gururla başköşede sergilemek mi kültürün farkında olunduğu anlamına gelir yoksa? Evlerimize girince ne görüyoruz?  Reklam kültürü mü yoksa özümüzü mü? Halılarımız, kilimlerimiz Türk motifli mi? Yemeklerimiz ya? Kendi mutfağımızdan mı soframızdakiler?  Yoksa bir telefon ile kapıya gelen kutu içindeki  yemek değil; ama yenilebilir şeyler mi?

Hangi tavırlar insanca? Hangi anlayış esas alınarak kadına, çocuğa, hayvanlara olmadık şeyleri reva görmek, gerçek anlamdaki insanlık mı? Geçmiş uygarlıkların bugüne bıraktıkları tümden taştan eserlerde saklı matematiği, mesajları anladıkça tutulan nutkumuz gibi ileride bizlerden kalacak beton yapılar karşısında da nutuklar tutulacak mı?  Bugünlerin  her türlü kirliliği, iklimi, suyu, Afrika gerçeği yani açlığı ve başka pek çok  konu  karşısında dilleri mi tutulacak yoksa gelecektekilerin? İlkel dönem insanlarının mağara çizimlerine bakınca ilkelin onlar mı yoksa bugünkü bizler mi olduğunun cevabı kişilere göre değişiyor mu?

Bugün, tam şu noktada, bize bırakılan doğasından mimarisine, gölünden, ormanından canlı türüne dünyaya yaptıklarımıza bakınca uygar mıyız biz? Evinin duvarına en güzel manzaralı tabloyu asarken o en güzel manzaraya gidilince ortalığı çöpe boğanlardansak biz neyiz? Vahşi, cahil, kötü? Harıl harıl güzel şeyleri  bitirmekle meşgulken aslında kendimizi bitirmek için dev adımlar atan kıt anlayışlılar mıyız? Yani en başta kendisinin cahil olduğu konusunda cahil olan kapkara cehalette miyiz?  Öyle ki güneş bile solmakta bu cehalet  karşısında. Üzerinde dünyanın on bir katı büyüklükte lekeler  oluşmuş malum.

Belki birkaç yüzyıl önce hiç konu olmayacak bu soruların tam şimdilerde gazetelerde, kitaplarda, televizyonlarda hatta dolmuş, otobüs kuyruklarındaki sohbetlerde ardı arkası kesilecek gibi değil. İnsan değişti; değiştikçe dünyayı, etrafını, ortamını hatta kendisini değiştirdi yiyeceğinden, içeceğinden, havasına. Filenin poşete dönüşmesinden toprak, taş evin betona yenilmesinden binlerce yıldır sahip olduğu genlerine kadar. Haliyle bu sorulara ortam doğdu.

Şimdilerde herkesin aklındaki bu soruları cevaplayabildiysek çıkan sonuca bugünün insanları olarak “niteliğimizin yüzdesi” mi diyeceğiz o halde? Duygusal cevaplar çoklukla gerçekçi ve akılcı olmayacağından geçerli de olmaz.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
15.10.2018


Paylaş :

16 Kasım 2018 Cuma

Yedi Uyurlar, Burakiler ve Uzaktakiler


Yakınlardaki bir yazımda Nahçıvan’daki Yedi Uyurlar’ı ziyaretimden bahsetmiştim.

Yedi Uyurlar Türkiye’de de var. Tarsus ve Efes yakınlarında. İkisini de ziyaret ettim hayli zaman önce. Efes’tekini ve tabii Efes’i önümüzdeki yaz da ziyaret etmek mümkün olsun isterim.

Şu an Tarsus ve Efes'teki Yedi Uyurlar'da  çektiğim kareleri, binlerce fotoğraf kartını - o zamanlar 36lık rulolar ile çekilirdi resimler- didik didik etmeden bulamayacağım  için  yayınlayamıyorum. Ancak artık aklımda olduğuna göre onları bulup dijital ortama taşıyıp yayınlamam yakın gibi geliyor bana.  


Birkaç karenin resmini fotoğraftan fotoğraf çekerek  bir klasöre atmıştım ama. Tarayıcı almıyorum, alırsam çok zamanımı alacak zira. O yüzden rastladıkça  fotoğrafların fotoğrafını çekiyorum.

Buradaki kare, Tarsus’taki Yedi Uyurların hemen yakınlarında, bağların yamacında. Mersin'den Ankara'ya dönüşte.

İnsan Tarsus’ta araba kullanınca pozu böyle çıkabiliyor J
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.11.2018

Paylaş :

14 Kasım 2018 Çarşamba


“Kestane Karası Fırtınasında” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),14.11.2018

Paylaş :

13 Kasım 2018 Salı

Ayrıntılar



Kesit.
Bir bloktan.
Yangın merdivenleri.
Ankara.


Yakınlarda çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 13.11.2018

Paylaş :

12 Kasım 2018 Pazartesi

Simit Kafe’nin Garson Kızı


Ankara’da, Bahçelievler 7. Cadde’deki simit kafelerden birinde garsonluk işi bulunca sevinçten deliye dönmüştüm. Bu işten önce açtık neredeyse. Anne babamı merak ettiniz tabii ben böyle deyince. Ne yaparlar, bana bakarlar mı diye. Anlatayım.

Babamı hiç bilmem. Ben daha doğmadan terk etmiş annemi. “Gemilerde çalışacağım, memleket memleket gezeceğim. Kalabilirsem bir limanda kalırım. Sonra sizi de aldırırım. Buralarda  karnımızı doyuramayacağımız belli” dermiş hep. Bir sabah pek keyifli uyanmış. Hiç âdeti olmasa da ıslık çala çala taramış saçlarını. İki gömleğinden daha yeni görüneni giyip, “hoşça kal” bile demeden aceleyle evden çıkmış. Çıkış o çıkış. Annem bir daha hiç haber alamamış babamdan. Ardından babaannem ölmüş. Dedemi kaybedeli zaten çok olduğundan babamdan haber alacak kimse kalmamış. Amcalarım da onların başına kalırız korkusuyla arayıp sormamışlar. Bana hamile annem ortada kalınca komşuların verdiği bir kap çorba,  birkaç  dilim ekmek ile  idare etmiş. Fakir semt  bizimkisi. Bir kap çorba vermek, çok şey vermek onlar için. Ama vermişler.

Kırkım çıkar çıkmaz beni anneanneme bırakıp  ev temizliğinden aşçılığa ne bulduysa koşturmuş annem. Sadece kırk gün anne sütü emebilmişim yani. Bu çelimsizliğim, ufaraktan oluşum ondan gibi geliyor bana. Anneannem süt bulamayınca bulamaç yapıp yedirmiş bana. İyi beslenememişim. Ne buldularsa onu yedirmişler  işte. 

Etraftaki çocukların küçülenleri ile büyüdüm. Üstüm başım iyiden iyiye eski olurdu. Komşunun en büyük çocuğundan en küçük çocuğuna giyildiğinden hali kalmamış olurdu giysilerin. Temizliğe gittiği evlerden kıyafet getirdiği olurdu annemin. Nadir de olsa. Gittiği evde çocuk olacak, benim yaşımda olacak bir de. Ama annem benden on yaş büyük çocukların giysilerini bile alırdı. Büyüyünce giyerim diye.

Simitçi kafeden birkaç dükkân yukarıdaki gümüşçü kadın, annemin temizliğe gittiği evlerden birinin sahibi. Bu işi bana o buldu. Önce beni bir güzel tembihledi. Ne iş olursa gıkımı çıkarmadan yapmalıymışım. Tuvaletlerin temiz olup olmadığına hep  bakacağım. Siparişleri alacağım. Koşturacağım yani gün boyu. Ayaklarıma karasu inse  “bir bu kadar daha koşturacak enerjim var” diyeceğim. Değil bir tek simit, açma tek bir susam tanesini dahi kafe sahibi vermeden ağzıma atmayacağım. Atmam valla! İş bulmuşum, hiç işimi  tehlikeye atar mıyım bir susam tanesi yüzünden.
 
İki aydır çalışıyorum kafede.  Eve pestilim çıkmış halde gidiyorum. Ama…  Üniversiteye hazırlanmam için paraya ihtiyacım var. Biraz param biriksin kursa yazılacağım. Gerçi üniversite tutturup okusam ne değişecek? Öğretmen olsam atanabilecek miyim? İş bulabilecek miyim? Buradaki garson kızlardan biri gıda mühendisi; kasadaki işletme mezunu. Birkaçı da üniversite öğrencisi. Oğlanlardan biri ziraat mühendisi, diğer ikisi muhasebe okumuşlar. Yani lise mezunu garson değil de üniversite diplomalı garson olacağım. Oysa Kül Kedisi olmak istiyorum ben.

Her gün siyah gömlek, pantolon üzerine bordo renkli önlük giymekten nasıl memnunun! Eğer  başka bir işte olsaydım mesela doktor, avukat yanında  sekreter olsaydım ne bulup da ne giyerdim! Aylığımın yarısını eve harcıyorum, boğazımıza; yarısını da  kurs için bir kenara koyuyorum böylece. Annem her gün temizlik işi bulamıyor artık. Hayat pahalandıkça insanlar ilk gündelikçilerden kısıyor. Yüz yetmiş beş lira temizlik ücretini artık karşılayamayacaklarından temizliğe gittiği üç ev, “buraya kadar” deyip anneme teşekkür etmişler. Yol vermişler yani. Ayda bir kez bile temizliğe gitse bize düğün bayram oluyor şimdi.

Bazen dışarıda oturan müşterilere serviste bulunurken gözüm köpeklerini gezdirenlere kayar. Ya da lüks arabalarını bağırttıra bağırttıra caka satan zengin bebesi oğlanlara. Hayatlarımız nasıl farklı! Çoğu kez ev köpeklerinin gördüğü ihtimama öyle imreniyorum ki…  Köpek olasım geliyor o zaman. Ama kimi sokak köpeklerinin halini görüp okudukça gülüyorum bu düşünceme; halimden memnun bile oluyorum.
 
Sabahın beşinde  yine çok zor uyandım bugün. Erken kalkmalıyım ki  en geç altıda evden çıkmış olmalıyım. İşe, okula yetişecek herkesin acelesi vardır. Koşturma sıkıdır  sabah saatlerinde. Saat on gibi de tek başına yaşayan emekliler sökün eder. Kimi konuşacak bir insan bulmak için gelir kimi burayı uğrak yeri yapmıştır. Kahvaltısız işe gidenler mutlak uğrar simit, poğaça alır. Kimi de kahvaltısını evde değil burada yapar. O yüzden yedi demeden açılmış olmalı kafe. Sağ olsun, Sincan’dan banliyö treni ile gelen iki garson çocuk üstlenmişler bu sorumluluğu. Onlar eski olduğundan yol paralarını patron ödüyor.  

Dokuz numaralı masadaki müşteri kalktı. Hemen servisi toplayıp masayı  silmeliyim. Bir masa boşaldığında patronun gözü mutlak üzerimdedir çünkü. Ohh, müşteri gelmeden masayı temizledim. Başımı masadan kaldırmak, yolu görmek demek. O da ne? Karşıdan karşıya geçen şu kısacık saçlı, usturuplu hanımın çantasından bir şey düştü. Aaa, bir cüzdan. Ne yapsam? Biri görüp alır da cebine atarsa... Sesimi çıkarmazsan  kendimi affedemem. Bağırayım en iyisi. Patron nasıl kızgın baktı bağırınca bana... Bu trafikte sesim duyulacak gibi değil. Koşup alayım cüzdanı da kadıncağıza vereyim bari.
 
Ne olduğunu anlayamadan kendimi kaldırımda buldum işte. Bu ses ne böyle? Fren mi?  Off, ne oldu? Kemiklerim! Kırıldı mı ne. Araba mı çarptı bana? Allahım, ann……….
*****
Burası hastane galiba.  Biri beni buraya getirmiş olmalı. Ne güzel bir hastane böyle. Annemi götürdüğümüz üstü başının dökük insanlardan dünya kadar kuyruk olanlara benzemiyor. O hastanelerin civarında olduğu gibi otele verecek paraları olmadığından geceleri parktaki kanepelerde geçiren hasta  yakınlarının dallara sıkıştırılmış şilteleri de yoktur bu hastanenin  etrafındaki parklarda.  Tek kişilik bu oda! Başımda da  cüzdanın sahibesi o kadın. Başına iş açtığım için bana nasıl kızgın olmalı. Eyvah… Durumun çok mu kötü ki? Her yanım ağrıdığına, kolum bacağım alçıda olduğuna göre. Şu feryat annemin olmalı.
*****
İyileşir iyileşmez  hafta içi gittiğim bir kursa yazdırdı beni doktor hanım. Haa, doktor hanım deyince bilemediniz tabii, o da kim. 7. Cadde’ye cüzdanını düşüren kadın. Cüzdanında  çok para varmış; ama ondan da önemlisi tamire verdiği büyük büyükannesinden kalan manevi değeri çok yüksek yüzük de içindeymiş. Başkasının cüzdanı için kendimi o trafikte yola atmam karşısında ilkten biraz kızmışmış ama sonra kucak açtı bana. Şimdi, sekreterinin işi olduğu  zamanlar  idareten muayenehanesine bakıyorum. Bana her ay asgari ücretten fazla ödeme yapıyor o ay muayenehanede hiç işim olmasa da.  Burs vermek gibi bir şey aslında onun yaptığı. Ama sanki ona borçlu hissetmemeyim diye böyle davranıyor gibi geliyor bana. Annem de muayenehanenin  temizliğine, çaya, yemeğe bakıyor. Evine de gidiyor. Eskiden yabancı bir kadın yaparmış bunları. Hem ev hem muayenehane deyip iki kat  para istemiş. Yabancı çalışan evde iş yaparken muayenehanede olmadığı, muayenehanede iken de evde çalışmadığından doktor hanım bu isteği kendisinden daha fazla para kopartmak olarak algılayınca ipler kopmuş.

Bu kısacık saçlı, sapsade, tertemiz kalpli doktor sadece hastalarını iyileştirmekle kalmadı anlayacağınız. Benim ve annemin kırık dökük hayatımızı da iyileştirdi. Nasıl teşekkür etsem bilemiyorum, yok, biliyorum aslında. Ona emeklerinin boşa gitmediğini göstererek. Simit kafede koşturarak çalışırdım; şimdi oturup dirsek çürüterek çalışacağım üniversite öğrencisi olmak için.  Mutluyum artık. Masaldaki Kül Kedisi kadar.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.10.2018

Paylaş :

Vaktinde Parslar Koşmuştu Buralarda



Sanırım yirmi yıldan fazla oluyor, geçirdikleri değişim sonrasında dünyaya açılmaktaki Sofya’da gördüklerim beni çok şaşırtmıştı. Birkaç kilometrede bir gösterişsiz Sofya’nın orta yerinde orman olmuş desem yeridir ulu ağaçlarla kaplı yeşil alanlara rastlayınca bunun nedenini  rehber Bulgar  kadına sormadan edememiştim.

Temiz hava, kent sağlığı, doğadan uzaklaşmamak için belirli aralıklarla vaktinde şehri özellikle ağaçlandırmışlar. Metropol kıyıcılığını henüz tanımayan Sofyalıların belki arıcılık bile  yaptıkları, mantar toplayıp çamların altında kendiliğinden biten tavşankulaklarının fotoğraflarını çektiği gezintilerde dinlendikleri bu alanlar, o güne kadar doğru dürüst resimlerini bile görmediğimiz bu ülkedeki en şaşırtıcı şehir planlaması örneklerindendi.
 
Benzer bir şoku da Slovenya’da yaşamıştım. Bulgaristan gibi onlar da yönetimsel değişiklikler geçirip henüz bir Avrupa ülkesi olmuşlardı. Doğrusu orası hakkında hiç fikrim yoktu gidene kadar. Tek bildiğim ülkelerini, topraklarını bırakmak zorunda kalan Balkanlıların gözü yaşlı ayrıldığı Balkan ülkelerinden birinin de Slovenya olmasıydı. Gerçi gurbetçilerimizden  hep dinlerdik eski Yugoslavya’nın nasıl düzenli ve diğer Demirperde ülkelerinden farklı olduğunu. Ama bu yetmiyor. Tedirgin edici bir önyargı vardı içimizde.  
 
Slovenya’ya başkenti Ljubljana’ya inip, havaalanından çıkınca kendi kendime “acaba yanlış bir uçağa binip farklı bir yere mi geldik?” diye sormuştum. Tarihi yapıları, temizliği, Ljubljanica Nehri, Alp Dağı manzaraları müthiş bir güzellikti. Konakladığımız Bled’e gitmek için  her birimizin yirmi Avro ödediği minibüs sürücüsü gayet güzel İngilizcesi ile kırk dakika süren yolda rehberlik etmişti.

Nasıl bir doğa o öyle! Bir milyon dokuz yüz bin nüfuslu, Alp Dağları’nın içine, yamacına, kıyısına kurulu, “cennet mi  burası?” dedirten bu yerde insanın nutku tutuluyor. Tertemiz Slovenya köylerinde, Bled’de evler bizde villa bellenenlerden. Ama hakkıyla villa. Yani ikiz değil bizim yazlıklar gibi. Koca bahçeler içindeler. Kıvırcık sarı saçlı, yeşil gözlü, önlük takmış tombul Sloven köylü kadınları  ön bahçelere lale soğanları dikiyor. Her bahçede bir manolya ağacı var. İlle yaprak döken cinsten. Kauçuk ağacı yapraklarını andıran kocaman yeşil yapraklarından mahrumdur manolya ağacının bu cinsi.  Yaprak döken cins, görüntüyü ve güneşi kısıtlamıyor. Zarif dallarda koskoca fenerler gibi açmış pembemsi beyaz manolyalar daha belirgin üstelik, yapraklar olmayınca.  Zirveleri karlı dağlarla çevrili bu ülke manolya kokuyor.
 
Ya doğu ladinleri… Nasıl ulular. Bled Gölü kenarı, dağların her yanı onların yeşilinden.  Otel, ormanlı dağ pusu kaplı  gölün hemen kıyısında. Etrafta, suda  tek çöp yok. Göl kıyısında güneşlenen ördekler, kuğular hatta kurbağalar insanlardan korkmuyor; yanlarından geçerken siz tedirgin oluyorsunuz acaba onları ürkütür müyüm diye. İnsanlardan hiçbir zarar görmedikleri için insandan korkmayı öğrenmemişler. Ayrılmak üzere sabahın dördünde otel kapısında taksi beklerken göl kıyısında o saatte hiçbir korku duymadan yürüyen  kadınmış, erkekmiş insanların rahatlığını unutamıyorum.
 
Bled Gölü sabahı demek, bülbül sesinden çalar saatle uyanmak demek. Otel penceresini açınca ortasındaki adası ve on sekiz Avro’ya binilen gondollarıyla göl karşınızda. Ulu doğu ladinlerinin her dalında yüzlerce rengârenk bülbül aynı anda ötmekteyken  düşte gibisiniz.

Birkaç sene önce Kafkas doğasının nasıl benzersiz olduğunu gösteren çifte gök kuşaklı dağlarla çevrili;  ne şehir, ne kasaba; ama metropol hiç değil Nahçıvan’ı görünce seyretmelere doyulamayacak, en az Alp Dağları kadar görkemli doğa manzaraları içinde buluvermiştim kendimi. Küçücük Nahçıvan’da bir cadde vardı ki bizim Kızılay’daki bulvar kadar geniş en az. Kırk metre midir en geniş yollar? İşte onlardan. Öyle bir cadde ki güya trafik akarken  araba kullanmayı öğrenmeye çıksanız yeridir. Birkaç araç var yok seyirde. İşaretlemeler yerli yerinde. Cadde üzerinde bir de sayı yazılı. 40.
 
Kırk; o da ne? Meğer saatte kırk araba bile geçmeyen belki kırk metreden de geniş koskoca bulvarda hız sınırı kırk kilometreymiş. Trafik kazası olmazmış bu yüzden. İlk kez karşıdan karşıya geçmenin bu kadar emin, gözü kapalı yapılabileceği bir yer görmüş olmanın hayretini hala taşırken Nahçıvan’da şaşılacak şey çoktu. Metropol demek bizler için çimentodan dikintiler demekken orada hiç bilinmeyen metropol kavramı sınır ötelerinin sorunu. Binalar gösterişli mimaride. Kibrit kutusu gibi dümdüz, iç karartıcı bol siyah camlı kule cinsinden değil. Süslü, oymalı taşlı, tarihi eserleri andıranlar da var tarihi olanlar da.
 
Böyle yelerde çokça olduğu düşünülen elişleri, dokumalar, zanaatkâr ürünleri  aranır anı olarak. Ama turizm bürolarında bile yerel, özgün elişleri bulunmuyordu. Satılanlar tümden bizdeki  ucuzcu tabelalı yerlerdeki  bir liralık Çin malı şeylerdi.

Henüz gelişmekte olduklarından yemek yenecek yer sorun oralarda. Yolculuk devam edeceğinden her yolcu gibi diyelim ki alışkın olunmayan bir yağ nedeniyle mide sorunu doğmasından korkarak bakkallardan -evet hala bakkallar var Nahçıvan’da, Gürcistan’da- ambalajlı bir şey almak istedik  kafilecek. Bir baktık Antep fıstığı satılıyor alüminyum ambalajlarda. Fiyatı ucuz değildi; ama bizdekinden pahalı da değildi. Ambalajın üzerindeki resimlerde fıstıklar o kadar iri ve taze duruyordu ki  deneyelim istedik. Hiç de pişman olmadık. Pişmanlık ne kelime bu bir abartı değil gerçektir, böylesi taze, iri ve lezzetlisini hiçbirimiz kendi ülkemizde  tatmadığımızı gözlerimiz hayretten büyümüş halde birbirimize söylerken buruktuk.
 
Nahçıvan alabildiğine Kafkas doğası. Yemyeşil. Dağlık. Hele hele dağların içindeki tuz mağarası! Harika bir tesis. Astım hastaları gidiyormuş. O tesis, çok ileri bir ülkede bulunabilecek türdendi.  Ya Nahçıvan’ın tertemiz havası!  Nefes almaya doyulmuyor orada. Ciğerleriniz bayram ediyor. Dağlardaki oyuklardan, bitkilerden  göz alınamıyor. Yorgunluk, halsizlik asla hissedilmiyor Yedi Uyurlar Tepesine ulaşmak için  üç bin beş yüz basamağı tırmanırken.  Ah, Eyfel’i bilen bizler ne yazık ki dibimizdeki bu güzelliği belki ilk kez duyuyoruz şimdi!
 
Nahçıvan’ın Yedi Uyurlar Tepesi’ne kafileden tırmanan tek benken  aşağıda geri kalanlarla aracımız tek beni bekliyordu haliyle. Daha önce Mersin’deki, Efes’teki Yedi Uyurları ziyaret  ettikten sonra kendimi buradaki  Yedi Uyurlar ziyaretinde  bulunca bir telaşla binlerce basamağı çıkarken  nasıl mutluydum. Kaç yılda bir görebilmiştim buraları; tekrar gelmek kim bilir kaç yıl sonra kısmet olur endişesi ile en tepeye dek çıktım. Orada Nahçıvanlı genç kızlarla delikanlıların Azeri Türkçesi kulağa öyle tatlı geliyor ki.  Evinizde gibi hissediyorsunuz. Hatta Gürcistan’da bile yabancı bir dile diyelim ki İngilizceye ihtiyaç yok. Türkçeyi bayağı bilenler fazlasıyla var. Nasıl öğrendiklerini sorunca Antalya’da garsonluk, Ankara’da yaşlı bakımı, İstanbul’da çaycılık yaptıklarını duyuyorsunuz.   Çok küçük yerlerin yaşattığı  büyük hayretler bunlar.  Aynı şey Lüksemburg doğası için de geçerli. Ancak Lüksemburg ne kadar küçük olsa da geçmişten bugüne maddi ve kültürel yönden  bu ülkelerden çok farklı olduğundan ondan bahsetmeyeceğim.
 
Dünyanın tartışmasız en güzel ülkesinde yaşıyoruz. Macaristan’da kahvaltıda hamur işleri, salam sosis bulunur da zeytin altın değerindedir.  Yemek deyince tek patates, lahana, havuç gelirken onların akıllarına bizde tropik meyvesinden bitkisine, soğuk ülke sebzesine yetiştirip tüketebiliyoruz. Kivisinden, çayından, zeytininden, zencefilinden, avokadosuna, Antep fıstığından lahanasından, envai çeşit otuna dolu pazarlar. Dört iklimli doğamız benzersiz. İki boğaz, üç deniz ve bir iç deniz diyebileceğimiz dört deniz; yetmedi yine iç deniz diyebileceğimiz koskoca Van Gölü ile bunca deniz  hangi ülkede var? Bazı ülkelerin denize çıkışları bile yokken.
 
Fiyordumuz bile var Sinop’ta. Doğu bölgelerimizin akarsu zenginliği, doğa güzelliği batı bölgelerimizde bile yok. Vaktinde Anadolu’da yaşamış parstan leopara nice tür yanında bugün yaşayan geyik, vaşak, ayı, Muş’ta toy kuşu,  Urfa Birecik’te kelaynak kuşu, yaban koyunları, Akdeniz foku, kurt, oklukirpi ve daha niceleri var Ülkemizde.  Tüm Avrupa’da yetişen on üç bin tür endemik yani sadece oraya özgü bitki çeşidinin on bine yakını kimisi endemik olmak üzere yine bizim Ülkemizde yetişiyor.
 
İşte bu giderse geri gelişi olmayan, gitmeleri tek yönlü biletler gibi dönüşsüz olan, kıskanılması anormal değil normal hatta kıskanılmaması şaşılası kültür, tarih, doğa zenginliğimizin  köküne kibrit suyu dökecek en büyük etken hepimizce malum, kentleşmenin de ötesindeki metropolleşme. Artık metropol tanımının bile yetersiz kalacağı büyümeler, yaşayacak yerleri kalmayan hayvanlar ve bitecek yer bulamayacak bitkiler için giderek küçülmek sonunda da kaçınılmaz olarak yok olmak demek. O zaman halimiz nice olacak?
 
Dere tepe, dağ bayır, ova vadi, tarla tapan, mera demeden gide gide canım İstanbul’u;
toprağı pek verimli Ankara’yı; tarihi, otları, mimarisi ile efsane İzmir’i; turunç diyarı Antalya’yı; yeşil Bursa’yı  metropole hatta ötesine çevirdik. İyi mi ettik? Zararda mıyız?

Zamanı yutan; insanları koşturan; içesine sinemaya, tiyatroya, resim heykel sergisine gidemedikten; yakınlarda  bir dere olmadığından su sesi dinleyip üzerine uzanan dalların gölgesinde uçuşan yusufçukların mavili yeşilli  kanatlarının ışıltısını izleyemedikten sonra  egzoz üfüren canavar pençeli metropol neye yarar?   Ne için metropol? Koşturmaca için mi? Kirli havası, trafiği, keşmekeşi için mi? En önemlisi tüm bu koşturmaca içinde kendimizi tost makinesi içindeki iki dilim tost ekmeği arasında ezilip eriyen peynir gibi hissetme çaresizliği için mi?
 
Başta maddi ve diğer yetersizlikler olmasa da demincek  anlattığım yerleri bir koşu gidip kolayca görebilme imkanımız olsa ah! Güzel yurdumuzun tarihinden toprakları üzerindeki endemik olsun olmasın otun çöpün kıymetini öyle bir anlardık ki…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 9.11.2017 - 23.10.2018


Paylaş :

Affan Dede’ye para saymamıştım oysa ki


Eskilere dayandığından hayatın büyük bir bölümünü kapsayan ilmek ilmek örülmüş kadim arkadaşlıkların değerini anlatan bu öyküme tema olarak oluşumu binlerce hatta milyonlarca  yıl almış ve sayısı belirsiz yıllar içinde  damlaya damlaya, milim milim beliren sarkıt dikitlerle süslenmiş mağaraları aldım.


Fotoğraflardaki mağara, daha önce birkaç kez ziyaret ettiğim  çok sevdiğim Tokat’taki anlatılamaz güzellikteki  Ballıca Mağarası’dır.



Güneş tam tepedeyken Kızılay’ın kalabalığında ilerliyordum. Kapkara camlı gözlük bile çiğ ışığa kar etmeyince başımı yere eğiyorum. Tek gördüğüm ayaklar, ayaklar… Telaşlı, hızlı, koşturan  adımlar. Şu spor ayakkabılı ayaklar, vitrindeki beğendiği giysiyi annesine gösteren bir kızın,  şu ilerdeki süslü ayakkabılar birini çekiştire çekiştire metroya gidenlerin. Şu oraya buraya vurulmaktan burnu kavlamış ayakkabılar, ortalığı sigara dumanına boğmasına bakılırsa canı hayli sıkkın bir adamın. Pek şık şu ayakkabılar sanki çarpışmaktan korkmazmışçasına  tam karşımdan  geliyor, yana çekilmeli.  

Çocuklukta oyun oynarken takımımıza kimi alacağımızı “aldım, verdim, ben seni yendim” diyerek gerçekleştirdiğimiz adım atmacalar belirlerdi. Takım kurucular, aralarında  belli bir mesafe bırakarak karşı karşıya durup önce tam adımlarla başlardı birbirine doğru ilerlemeye. Ayağına basılan ilk seçme hakkını yani en güçlü çocuğu takımına alma hakkını kaybedeceğinden kâh yarım, kâh burun ucu adımlarla mesafeyi korumaya çalışırdı. Sanki  o seçmelerdeymişçesine ilerliyor bana doğru  şık ayakkabılı adımlar. Biri adımı mı söyledi?

İsmimi duysam da duraksamıyorum; kim bilir kaç kişi var o an Kızılay’ın kalabalığında adaş olan. Tam şık ayakkabıların yanından geçmek üzereyken bu kez daha yüksek sesle söylendiğini duyuyorum adımın. Durup, başımı kaldırıp  bakıyorum.

Bana ismimle sesleniyor. Üstelik “tanımadın mı beni?” diye burukça çıkışıyor. Gülümseyen bu yüzü biliyorum.  Daaa… Ah,  değişen saç renkleri… Daha da kötüsü şu koskocaman kara gözlükler. Sesi de tanıyorum. Ama onun gözündeki kocaman koyu gözlükler zorluyor.

“Gözlüğünü çıkarırsan emin olacağım” diyorum şaka yollu. Çıkarıyor. Ama bu kez de  gözler farklı renkte. Kahverengi olmalıydı oysa. Bakakaldığımı görünce, “lens bunlar. Mavi lens aldım. Sana benzedim” diyor. Gülüyoruz birlikte. Uzun zamandır görüşememiş lisedeyken çok yakın iki kızın samimiyetinde kucaklaşıyoruz.  Acelemiz var mı, yetişmemiz gereken şeyler var mı bir çırpıda sorup senelerin nasıl geçtiğini öğrenmek için laflamaya başlıyoruz. Konu konuyu açıyor. Bir karşılaşma, bin bir anının anahtarıdır zira.
 
Seda, lise sonda Mersin’e gidene kadar sınıf arkadaşıydık. Hatta hiç okul asmayan öğrencilerden biriyken sözlü sınav günü tarih dersinden herkes kaçınca ben de sınıfta kalan üç beş kişiden biri olmaya cesaret edemeyip  Seda’nın önerisiyle okul asma  ne imiş öğrenmiştim o gün. Tarih dersi, kaçtığım tek dersti. Oysa şimdi romanından araştırmasına fırsat bulup okuduğum kitapların hepsi tarih üzerine neredeyse. Sanırım astığım o derse karşı hatamı telafi etmeye çalışıyorum hala. Bana bugün yazacağım bir anı kazandırmış derse karşı o günkü suçluluk duygusunu  anlatamam.

Bizim liseliler okul asınca caddenin yukarısına yürüyüp caddenin sonundaki Kuğulu Park’a  giderlerdi. O zaman Kuğulu Park şimdikinin iki katı daha büyüktü. Banklara oturup  ulu ağaçlarda ıslık çalarcasına öten sığırcıkları, ötücü kuşları dinler; kimin elinde simit, poğaça  görseler ortak olmak için neredeyse omuzlara konacak serçeler, güvercinler ile oyalanırlardı.

Meğer o gün o saatte tek kuşlar değilmiş Kuğulu Park’ta bizden başka. Ben hatırlayamasam da Seda hatırlattı. Turistler sabahın o saatinde parktaymış.  Yanımıza gelip kuğulara, ördeklere  kimlerin baktığını sormuşlar. Ardından da adlarımızı sormuşlar. O  cevabı nereden bulduk da verdik hepten unutmuşum. Uzaylı olduğumuzu söylemişiz meğer. Adımızı da matematikte son öğrendiğimiz formüller ile anlatmışız. Sonra da bize tuhaf tuhaf bakarak uzaklaşan turistlerin  şaşkınlığına  gülmüşüz.  Çocukluk işte. O sıra ne denli zorlu olduğu Ankara’da herkesçe bilinen bizim lisenin tarih dersi, bizi uzaylı bile yapmıştı.

Eski bir arkadaşla yan yana gelindiğinde zaman durur. Elbette o günden bugüne büyüdük, haliyle değiştik. Ortak öykülerimizden kendi öykülerimize geçtik. Artık siyah beyaz fotoğraflardaki gamsız çocuklar olmasak da arkadaşlık gibi bazı şeylerde eskimek, değerin artmasıdır. Naif yaşlarımızda birlikte uzaylı bile olduğumuz sınıf arkadaşım Seda ile yeniden  yüz yüzeyim işte.

Bulvarın Meşrutiyet Caddesi’ne kavuşmasına birkaç adım kala durmuş konuşuyoruz. Seda, bir yerde birer fincan kahve içerek konuşmaya devam edelim istiyor. Ne iyi olurdu. Ama yetişeceğim sorumluluklara koşturmaktayım. Yine de sohbeti bırakıp gidemiyorum. Konuşacağımız şeyler bitmiyor.

Lise yıllarında  annesi sürekli bakım gerektiren parkinson  hastalığına yakalandığından Seda dersleriyle yeterince ilgilenemeyince bu hal  notlarına yansıyor. Yeterince hazırlanamadığından üniversite sınavında başarılı olamıyor. Sonra babası yeniden evleniyor. Daha sonra da Seda evleniyor, cici anneli günlere son verip.

Liseden sonra çok istese de üniversiteli olamamak içine işlemiş arkadaşımın. Belki de bizim lisedeki  sınıf arkadaşlarından hemen herkesin üniversite mezunu olması nedeniyle hissettiği acının gereksizliğini kısacık anlatmaya çalışıyorum, “daha o zamanlar Bill Gates’in kafasındanmışın sen.  Baksana iş kadını olmuşsun” diyerek takılıyorum.

Konuşma ilerledikçe bir çocuklaşıyoruz ki. “Onu da yapmıştık”, “şunu da yapmıştık” diye anımsadıkça anımsıyoruz on altımızdakileri, on yedimizdekileri. Hatırladığımız bazı şeyler var ki gözlerimiz yaşarıyor. Hanife’yi anınca mesela.

Yeşil gözü, dalgalı kısa saçlarıyla kartpostaldaki çocukları andıran, kürsüde yoklamayı yaparken gözlüğünün altından belli ede ede herkesin sırasında oturup oturmadığını sevimli Karadeniz hırçınlığı  ile yetikleyen uzun mu uzun boylu  sınıf başkanımız Hanife’nin çok erken kaybına geliyor sıra. Seslerimiz bir anda en düşük tona iniyor. Demin çocuklar gibi gülen gözlerimiz kederleniyor. Hanife’den başka arkadaşlarımız da var kaybettiğimiz. Galip mesela. Nalan ya da. Ağlayacağız onları da ansam onca insanın içinde. Susuyorum.

Yanımızdan geçenlerin çoğunun gözleri internette gezindiklerinden telefonlarında. O yüzden Kızılay’ın o kalabalığında  gözümüzden yaşlar boşanarak ağlasak, kimseler görmez bile aslında. Başını telefondan kaldırmadan yürümekte olanların kimseyi görecek halleri yok çünkü.  Şimdilerdeki arkadaşlıklar böyle işte. Telefon ekranında. Sanal.

En son lise mezunları derneğimizin gecesindeki görüşmemizin üzerinden neredeyse on beş yıl geçmiş olunca  sohbeti ne o bitirecek gibi ne de ben. Ayaküstü kırk beş dakikayı geçkin  konuşurken zaman yolculuğuna çıkmış gibi oluyoruz. Ne yorulduk ne de yorulacağımız vardı.

En sevdiğim birkaç şairin belki de ilki olan Cahit Sıtkı’nın şiirindeki Affan Dede’nin avucuna para filan saymaksızın bir anlığına geride kalmış günlere gidebilmek bir karşılaşma sayesinde olabiliyor. İçimizde uykudaki çocukluğumuz, o günkü  arkadaşlarla uyanabiliyor tek.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.11.2015




Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci