4 Şubat 2018 Pazar

TAKİP -2-

 (Bu çalışmama tema olarak birbirini takip eden mevsimleri seçtim. Her biri ayrı renkte, aynı çiçeğin, ağacın her mevsimde tomurcuktan meyveye, çiçeğe, sararmaktan kurumaya bambaşka hallerde olduğu mevsimler.

Her biri bir diğerini takip etmede gece ve gündüzle yarışan  mevsim görsellerini  yazdan başlayarak birbiri ardı sıra göreceğiz bu çalışmama seçtiğim görsellerde)

Nisan 2000, saat 20:00
Sungur Bey’in  biraz can acısından; ama daha çok sevinçten ağladı ağlayacak gözlerindeki ifadeyi herkes kendince anlamlandırırken herkesin içinde ağlanacak bir an var idiyse, o an işte şu andı Sungur için. Ve Sungur keyifle yumdu gözkapaklarını. kumun inciye yolculuğunca sabrın olgunlaştırdığı öykünün pırıltısı gözyaşı yanağından akarken o avucundaki kutucuğu daha bir sıkı kavrayıp koca salonun  ortasına doğru ilerledi
*****
Aralık 1998
İncek’teki sitenin ıssız yolunda otobüsten inen Berceste bugün de kendisini takip için bekleyen bir araba göremeyince şaşkınlığına düştü. Yoksa artık izlenilmiyor muydu? Demek ki  peşini bırakmışlardı.
*****
Ocak 1998
Berceste’yi kızı sanan adam, tuttuğu dedektif sayısını arttırdı. Yıllardır çatı katında olduğu gibi duran  karısına ait kutusundan çantasına ne varsa tek tek  bakma vaktiydi artık. 

Sarı renkli bir kutuda zarflar, kâğıtlar vardı. Zarflardan birinin içinden doktor faturası çıktı. Karısı doktora gidiyordu demek. Zaten kendisini terk etmeden önce garipleşmişti biraz hali tavrı. İçine kapanmıştı. Takvim yapraklarına işaretler bırakıyordu. Bazen başını arkaya atıp dakikalarca gözü kapalı dururdu.  Garip sorular soruyordu. Karısının sıla hastalığına tutulduğunu sanmıştı.  Açtığı pembe zarftan çıkanı görünce donakaldı adam. Hiç beklemediği bir şeydi  elinde tuttuğu kâğıt. Bir doktor raporuydu. “Bana neden söylemedin Celine?” dedi  kâğıdı kutuya bırakırken. Kâğıtta Celine’e konan tanı yazılıydı; şizofren…
*****
Haziran’ın ilk haftası, 1975
Celine, kızının  da ileride bu hastalığa yakalanabileceğini öğrendiğinden beri çok huzursuzdu. Şimdilik hastalığı ileri boyutta değildi ama çocuk doğurmasının pek akılcı olmadığını söylemişti doktor. Aynı hastalığı taşıyan anneannesinin  kendisiyle birlikte dedesini de yaktığını hatırladıkça kıvranıyordu.  Bir umut başka doktorlara da gitti Avrupa’daki ailesini ziyareti sırasında. Hepsi de aynı şeyleri söyledi.
*****
Şubat 1998
Haftalardır takip edilmeyen Berceste “oh!” mu desin, “neden?” mi desin kestiremiyordu. Alışmış mıydı acaba artık oyun gibi gördüğü takibe? Kendisini kızı sanan adam da bir daha karşısına çıkmamıştı. Besbelli aklı başına gelmişti adamın.
*****
Mayıs 1998
Şimdi de bu metalik gri araç ne sık çıkıyordu karşısına. Aklına yine takip edildiği geliyorsa da bunu düşünmek istemiyordu. Daha önce de öyle sanmıştı; ama birdenbire kesilmişti takip. Birilerinin o yolda işleri olmalıydı. Onların orada olduğu sıralar tam da kendisinin otobüsten indiği anlara denk geliyor olmalıydı, o kadar. Ama bu gri cip neden  yolu ortalamış kendisine doğru yavaşça  gelmekteydi ki? Camlara baktı. Siyah olmasını bekliyordu. Yok, siyah filan değildi. İçindekini de az çok seçebildi. Gençten bir erkeğe benziyordu sürücü.  
 
Gri cip o hafta  Berceste’yi her gün  takip etti.  Cuma günü araba yine bekler haldeydi. Kimse arabadaki, ne işi varsa oralarda, bir bilseydi Berceste’yi nasıl huzursuz ettiğini! Evet,  işte yine site girişine az kalmışken cip hareket etti. Tam yanındayken öyle yavaşladı ki neredeyse durdu sandı Berceste. Sürücü iyice eğilmiş kendisine bakan sürücüyü fark etti Berceste açık camdan. İri dalgalı saçlı genç biri.
*****
Mayıs sonu 1998
Danışmadaki görevli telefonda  bir ziyaretçisi olduğunu haber verince Berceste, Ankara’da işleri olup da sürpriz yapmak için habersizce geliveren arkadaşlarından birini göreceği umuduyla zemin kata indi. Bekleme salonunda oturanlara bakındı. Kimisi üçlü beşli sohbetteydi. Köşedeki cam kenarında kendisine bakmakta olan iri dalgalı saçlı birini fark etti. Gri cipte gördüğü sürücü olup olmadığını anlamaya çalışırken adam kalkıp Berceste’ye doğru ilerledi. Önce zahmet verdiği için özür diledi, ardından kendini tanıttı. “Efe ben, Berceste Hanım” dedi. Adını biliyordu! Galiba dinleyeceği uzun bir hikâye kendisini bekliyordu. Ağzını bile açmadan cam kenarındaki köşeye yürüdü. “Buyrun, dinliyorum” dedi tek.
*****
Haziran’ın  ikinci haftası, 1975
Hiç haber vermeden kızını alarak  kaçıp memleketi Lüksemburg’a gelmiş  Celine, geleceğinin anneannesi, dayısı gibi olacağını biliyordu. Belki bir tımarhaneye kaparlardı onu dayısı gibi. Aynı şey kızına da geçmiş olabilirdi. Kızında çıkmasa torununda çıkardı illa bir gün diye düşünürken çocuk bahçesinde oynayan diğer çocuklara göz attı. Çoğu otuzlu yaşlarına geldiklerinde  yuva kurmuş, evli barklı, çoluk çocuğa karışmış, işi gücü yerinde insanlar olacaktı Ya kızı?  Gözlerini yumup başını arkaya attı. Birkaç dakika sonra kaydıraktaki kızını  kucakladığı gibi delicesine tarihi köprülere doğru koşmaya başladı.  
 
Ertesi gün gazeteler genç bir anne ile kızının  köprüden düşüp can verdiğini yazıyordu. Görgü tanıkları kadının kızıyla birlikte intihar ettiğini söylüyordu.
*****
Ekim 1998
Berceste’yi sıkça ziyaret etmeye başlayan  Efe bu kez yalnız değildi. Efe’nin birlikte geldiği kişi, Berceste’nin tanıdığı biriydi; Sungur Bey.

 “Kaybettiğim öz kızımı aramak için  değil bundan sonra kızım bileceğim Berceste için buradayım” deyip ortamı yatıştırdı Sungur Bey. Ardından Berceste’yi öz kızı sanmasından  yabancı karısının ve kızının Türkiye’den ayrıldıktan kısa bir süre sonra öldüklerini yakınlarda öğrendiğinden bahsetti. Berceste’ye yine dinlemek düşmüştü.  
*****
Nisan 2000, saat 21:00
Sungur Beyin kendisi için bir kız beğendiğini duyunca kaçacak köşe arayan, gülmekten yanakları ağrıyan Efe, babasının bir ev almak ister bahanesiyle götürüp Ankara’da, İncek’te ıssız bir yolda otobüsten inen Berceste’yi “buralarda otobüsten inen tek kişi bu kızcağız olmalı” diye  gösterişini hatırladı nikah masasına otururken.  Oğlunun Berceste’yi gördükten sonra yapacağı hamleyi gayet iyi bilen Sungur Bey ertesi gün yine aynı saatte  oğluyla birlikte güya emlakçıyla buluşmak üzere oradaydı. Berceste otobüsten inince “yine denk geldik, demek her gün burada bu saatte iniyor bu cici kız” demişti. Sonra da oğluna bakıp, “Güzel kız, değil mi?” diye sormuştu. Efe o zaman anlamıştı emlakçıyla filan buluşmayacaklarını. Babası haklıydı ama. Kız güzeldi de Efe  babası gibi düşünmüyordu. Evliliğe vardı daha.

Sungur Bey Birgi’ye dönmüştü. Efe birkaç gün sonra bir baktı ki Berceste’nin otobüsten ineceği saatte kendisi de orada. İstanbul, yurtdışı, Birgi arasında mekik dokurken arada bir İncek’te mola verir olmuştu. Kendinden emin olunca konuyu babasına açtı. Sungur Bey hazırlıklıydı. Berceste’nin işyerinin adresinin yazılı olduğu kâğıdı uzattı oğluna. Ertesi gün Efe  camlı köşede Berceste’yi beklemiş, sonra da onun “buyrun, dinliyorum” demesiyle babasından hiç bahsetmeden Berceste’yi ciddi ciddi tanımak istediğini söylemişti. Zaten hayatında olmadık şeylerle karşılaşmaya alışmış Berceste ile o gün başlayan tanışıklığı şimdi evlilik ile sonuçlanıyordu.
 
Efe’nin annesi, Berceste’yi takip ettirdiğini hatırladıkça kızarıyordu. Meğer kocasının herkese sorduğu Berceste, oğlunun beğendiği kocasının da kimin nesi neyin nesi diye araştırdığı bu  mimar kızmış diye düşünüp kendine gülerken masadaki davetlilere “tam da istediği geline kavuştuğunu” söylüyordu gururla. Bugünkü düğünle sonlanan öykünün aslını daima üç kişi bilecekti yalnızca. Sungur Bey, Berceste ve Efe.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.01.2018

Paylaş :

2 yorum:

  1. mutlu sonun arkasında neler gizli yaa olsun ama mutlu son işteee :)

    YanıtlaSil
  2. Sungur Beyi de yazacağım. Onun hayatını. Kimse fark etmedi ama onun hayatını yazmazsam Berceste Efe'den bir hayli büyük sanılacak :)))

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci