17 Mart 2018 Cumartesi

Dere taşında patates soyan ellerden tuşlardaki ellere



 (Bu yazımda kullandığım karelerden ikisi dışında kalanları doğası, birkaç caddesindeki işlemeli taş evlerinin mimarisi, Ege’de bile olmayan nefis otları, lezzeti tarif edilemez jağ otu  salamurasının kızartması, geceleyin üzerinden göğe bakınca gerçek gök ne imiş, gerçek yıldızlar simsiyah kadife üzerindeki elmaslar gibi nasıl yanarmış anlaşılan ve “daha önce biz geceleyin gökyüzünün böyle gözüktüğünü, yıldızların bu kadar parlak ve  iri olduğunu  hiç görmemiştik” dedirten  tarihi taş köprü, yılankavi kıvrımlarla  ovaya bereket saçan gürül gürül nehir, ana caddenin sonundaki dağın yamacına kurulu ve belki de Yeni Toskana denebilecek bağ evleri ile doğa harikası Muş’ta çektim birkaç yıl önce. )



 
İnternet mahallesinde gezintideyiz gözümüzü açtığımızdan uyuyana dek.  Yerken, içerken, bir arkadaşla karşılıklı oturmuş güya görüşürken. Cebimiz internet dolu. Selamımız sabahımız, iyi dileklerimiz, boğaz ağrısı reçetemiz hep internetten. Birinin doğum günü mü var, hemen bir görsel beğenip kutlayıveriyoruz yeni yaşını kolayca; ama ruhsuzca. Nerede ne yaptık, ne hissederiz o an söyleyip duyurduğumuz sesimiz, mektubumuz, telefonumuz, telgrafımız hep internet. Yaz tatilinde ne yaptınız ödev sorusunun tek sözcüklük, tek cümlelik cevabı neredeyse internet. Bir de temizliği yapıp yıkanmışları ütüleyebilseydi…
 
Gazetemiz, özlü sözler kitabımız, arkadaş çevresinde, akrabalar arasında neler olmuş bitmiş; kim neye kızmış da kızım sana söylüyorum gelinim sen anla dercesine atmış tutmuş; kim hangi havaalanından nereye uçmuş; hangi istasyonda inmiş  şöyle bir göz atar atmaz haberdar olduğumuz dedikodu kumkumamız yine internet. Oysa önceleri birilerini bir konudan haberdar etmek için herkesi tek tek telefon ile aramak gerekirdi. Şimdi yaz, gönder ve duyur. O kadar.  İnternet her şeye sonuna kadar açılan bir kapı nicedir. Ama mektup hatta telefon öyle mi ya? Onlar azıcık aralanan kapılar gibiyken, olsa olsa anahtar deliğinden bakmak kadar  gösterirken içerileri, internet sanki seyir terası.

Tetkik sonucunda kanımızda ortaya çıkıvermiş yeni değerlerden biri gibi içimize işlemiş internete  bunca tutunuşumuz neden demeden olmuyor hal böyle olunca.

Teknoloji iyi güzel de kıyıcı. Teknoloji, insanların hayatını görünürde kolaylaştırırken içte yalnızlığa itici. Elbette bugünü bugün yapan, hayatı rahat kılan ne çamaşır makinesinden, ne bulaşık makinesinden ne cep telefonundan vazgeçemeyiz. Yani teknolojiden vazgeçemeyiz; ama kendimizden vazgeçtik bu yüzden. Bir solukta hem de.

Eskiden bir sosyallik olan çamaşır yıkamadan girelim konuya hadi. Daha atmış, yetmiş yıl önce arka bahçede koskoca kazanlarda, fırın küreğimsi kocaman bir sopayla ara ara alt üst edilerek kaynatılıp yıkanırmış çamaşırlar. Sonra bahçedeki  iplere asılıp güneş altında kurutulurmuş.

En güzel örneklerinden biri Safranbolu, Yörük köyünde olan köy çamaşırhanelerinde yıkarmış kadınlar çamaşırları. Ya da dere kenarına gidip güle  konuşa, çamaşır çitilemekten  kızarmış ekerini ara sıra dinlendirerek yıkarlarmış. Patatesler bile dere kenarındaki taşlara sürtülerek soyulurmuş o zamanlar. Hatta akşam yemeği balıklar da kendi dere ya da deniz suyunda temizlenir ve deniz suyu değenler tuzlanmadan pişirilirmiş.
 
Şimdilerde ne çamaşır yıkayacak dere ne  zaman ne de hal var buna. Dere kenarında çamaşır yıkayan eskinin kadınları da isterdi mutlaka çamaşır makineleri olsun. Orası kesin. Bizler de çamaşır makinelerimizden vazgeçecek değiliz elbet. Ama şu kesin ki dere kenarı ve çamaşırhanelerin sağladığı sosyalleşmeye bile hasret kaldık sosyal medya hesaplarıyla sosyalleştiğimiz şimdilerde.

Aslında bile bile vazgeçmedik biz çok şeyden, çağın zorunlu getirisi olarak karşılaştık bunlarla. Bir baktık taşradaki iki katlı bahçeli evlerimizin pencerelerinden karşı komşuya ya da bakkala giden falanca hanıma seslenme  ortamlarımız bitivermiş. Çünkü çok katlılara tıkılmışız. Önceleri apartmanlardaki hayat hayli sosyaldi. Az mı kapı çaldık çocukken sonraları bir kitaba ad olacak “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek” diyerek. Ya çocukluk arkadaşlarımız bizim evlerimizin kapılarını az mı çaldı? Apartmanları bile arar olduk kule deneyimleri karşısında. Kuleler  en sıkı yalıtımlar insan hayatı için.
 
Aslında insan ruhu için bir besin olan aranılıp sorulma, metropol gerçeğinde zamansızlık hanesinde yer alıyor çoğu kez. Böylesi ruhsal vitaminlerden, minerallerden yoksun kalmış ruhlar kuruyor desek yeridir. Kapıdan ya da telefonla fırsat bulunup da hal hatır sorulamayanların hallerini artık internetten öğrenir olduk bu yüzden.

Megakent koşturmacası yorgunluğunu hiç hesaba katmadan çamaşır, bulaşık makineleri ile güya işleri bir nebze kolaylaştırdığımızı sanırken  ruhumuzun işi giderek zorlaşıyor. Oysa makineler de olsaydı, konu komşuluk da bitmese, daha gelişseydi keşke. O zaman tablo bambaşka olmaz mıydı? Şimdilerde de çiçekler dikip eş dostla  çay, kahve  içtiğimiz, rüzgarda örtüsü uçuşan masalı ön bahçelerimiz olsaydı. Salata yaparken ne kadarsa ihtiyaç, tarhlarımızdan o kadarını toplayacağımız her türlü yeşilliğin boy verdiği, meyvelerini kuruttuğumuz yahut reçel yaptığımız  ağaçlarla dolu arka bahçemiz olsaydı şimdi de.  Reçel tariflerini internetten değil anneannelerimizden, annelerimizden öğrenirdik yapa yapa. O zaman neler mi olurdu?

Şehircilik anlayışımız betonlu anlayış olmasaydı, bahçeli evlerden şaşmasaydı temel komşu anlayışı içinde yan, ön, arka, karşı bahçelerde içilecekti sabah kahveleri elbet. Şimdiki gibi sosyal medya hesaplarında dumanı tüten kahve resimleriyle ağırlanmayacaktı arkadaşlar. Sosyal hesaplarda paylaşılan fincanlardan yayılan o muhteşem koku alınamayıp kahvenin orta şekerli mi, şekersiz mi olduğu asla tadılıp bilinmese de yine de memnuniyet duyuluyor galiba. Betonlarla çevrelenmeseydi dört yanımız hal hatır sormak sıradan olacaktı ki şimdi halden anlamayanların çokluğundan, hatırlarının sorulmadığından yakınmakta özellikle tek yaşayanlar, yaşlılar.
 
Gülümseyerek bir günaydını etrafımızdakilerden esirger olsak da internette günaydınlaşma, iyi akşamlar dileme gırla gidiyor. İnternette dolanan eller, gözler ayaklara zincir vuruyor. Mıh gibi çakılıp kalıyor spor sahalarında olması gereken  gencinden parkta olması gereken yaşlısına herkes bilgisayar başına.  Mutlusundan acısına haberleri yazın siz duvarınıza, anında görsün herkes. Hatta arkadaşlarınızın arkadaşları.
 
Teknoloji ve bilim elbette hep olacak. Olmalı. İnsan hayatını desteklemeli, kolaylaştırmalı. Sosyal medya da olacak tabii ki. Zaruri olarak. Ancak sosyalleşme, insani çok şey görsellere, duvar yazılarına indirgenmeseydi keşke. Birbirine çok konuda hiç benzemeyen insanların yığıntısı olan antisosyallik yuvası kuleler keşke masallarda kalsaydı. Rapunzeller olmasaydık şimdi ah keşke kulelerdeki. Artık kulelerde oturanlar saç sarkıtmıyor haliyle, internetle mesajlar saçıyor.
 
Diyelim ki teknolojiden caydık, hatırlayabilecek miyiz o gün gelse eğer eskisi gibi essah komşular, arkadaşlar, akrabalar olmayı? Kahveyi resimle değil de elimizle dumanı tüte tüte ikram etmey?. Yoksa hatırlamak için yine internet mi gerekecek?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL 
(Acemi Demirci), 03.02.2015

Paylaş :

2 yorum:

  1. sen nostalji seviyon, bu geçmiş ve bugün konusunu seviyon valla :) öyle işte böyle oldu dünya artıkın, geriye dönüş yok artık yanii :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci