17 Mart 2018 Cumartesi

O Şiir Üzerine


İnsanın memleketi köyü, kasabası. İnsanlığın memleketi, dünya.

Köyünden kentine, şehrinden ülkesine kıtasından kutbuna topraklar  şekil şekil harita halinde serpiştirilmiş dünya üzerinde, masmavi engin denizlere kıyılar olarak. O karalar ki bir dönem denizken sonrası  çöl, bir dönem yemyeşilken ardında kutup oluvermekte.

O güzel şairin elinden çıkma o şiir,  “Memleket İsterim”,  ne güzel şiirdir.  Samimidir önce. Gelip geçici dünyaya açılan gözle bakılınca bir göz açıp kapamalık ömür adlı süreçte ruhun nasıl bir yerde konaklamak istediğinin betimlemesidir ilkten. Hepimizin yüreğine, içteki bir  teline, ruhuna dokunmuşluğu vardır.

Cahit Sıtkı’nın arı duru dilinden dupduru, yalın mı yalın  ama bu kavramlarla inatlaşırcasına da görkemli,  ustalıklı şiir yeriyle göğüyle nasıl da anlatır memleketi. Çok şey istemez Tarancı. Göğü, gök gibi ister. Yani gök maviyse, mavi gök ister. Aykırı değildir bu istek.  Dalın yeşil, tarlanın sarı olmasından doğal ne vardır?

Kim istemez ne başta dert ne de sıla hasreti olsun. Cahit Sıtkı,  dünyadaki eli kalem tutmuşların en azından yarısının belki de bir kez bunlar üzerine bir dize yazdığı o en çetin konuyu nasıl da bir çırpıda söyleyip çıkıvermiş  işin içinden.

Kim ister kardeş kavgasını? Hz. Adem’in çocuklarından beri süregelen bu konuyu da atlamamış Cahit Sıtkı, kısacık şiirinde. O yüzden Cahit Sıtkı ya zaten…

Komşusu açken tokun uyumaması gerektiği unutulmaya yüz tutmuş belki de unutulmuşken bir anlamı var mı hala “ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun” dizesinin? En eski tabletlerden en hatırlı şiirlere yakınılıp durulan  bu sitem, öyle gözüküyor ki  hep iç yakmış.
 
“Kış günü herkesin evi barkı olsun” derken Cahit Sıtkı yaşadığı dönemde, bugünlerde sayıları her gün artan  evsizler var mıydı acaba o zaman da? Varsa da İstanbul’un  hala İstanbul olduğu, yedi tepesinin bir bir sayılabildiği o dönemde birilerince gözetilmişlerdi mutlaka. Dağda yolunu şaşıranlarla yolda tipiye yakalananlar donuyordu o vakitler soğuktan belki de tek.

Yaşamaktan bahsederken  yanına koyduğu kavram kin, öfke, ikilik çıkarmak, bencillik, hırs değil. Sevmek kavramı. Hani çocukların, hayvanların, vahşisinden bahçedekine doğanın hasret kaldığı şey. Doğaya, kuşa, çocuğa, sokaktaki  evsizinden hayvanına sevgi! Ülkeye ve onun tüm değerlerine, al bayrağımıza, dilimize sevgi! Kendimize bile sevgi… İnsana,  sanatın her dalına sevgi!
 
O  son dize yok mu…  “Olursa bir şikâyet, ölümden olsun.” Ah, bu şairler! Ozanlar! Daha öncelerinden  sonrasına, Karacaoğlan’a kadar hep şikâyet edilmemiş miydi zaten bu göçten? “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm” dememiş miydi Karacaoğlan’ın yanık yüreği?  Ol git hep söylenegelmiş olduğu da kesin bu sitemin. Ayrı devirlerde aynı şeylerle yanan sinelerin  aynı yakınmaları eskilerden bugüne nasıl sürdüyse bugünden sonraki çağlara da sürecek besbelli.

Şimdi olsaydı Karacaoğlan yine aynı dizesiyle vururdu mızrabını sazının teline, eminim. Peki ya Cahit Sıtkı Tarancı! Tek harf değiştirmesine gerek yok o yalın haliyle olağanüstü görkemli şiirinde. Ancak şimdilerde yaşayıp da yazmış olsaydı Memleket İsterim şiirini, belki ek başka bir şeyler daha söylerdi.


Öyle ya, memleket nere artık? Şimdilerde memleket doğulan değil doyulan yer olarak biliniyorken. Ama doğulan yerler de akıldan, gönülden, yürekten çoğu kez çıkmıyorken. Gurbetçilerimizi görmüyor muyuz memleketlerini yani köylerini, kasabalarını görmek için kaç bin kilometre uzaklardan yola çıkıp gece gündüz direksiyon başındalar.


Dünyadan bakınca falanca şehir, filanca ülke memleket bize. Uzaydan balınca da tüm memleketlerin ve o memleketlilerin ortak memleketi dünya. Dünyanın gerçeği şu ki galiba kalıcı bir memleket yok asla. Nasıl mı? Diyelim ki memleket bellenmiş bir yer, bir yanardağ püskürmesi ile yok olmuş mesela. Bir depremle koca anakaralar batmış. Koskoca anakaralardan geriye dağların  zirveleri kalmış sadece, adacıklar olarak. Nice akarsular kurumuş, göller yok olmuş. Yemyeşil bir yer iken buz tutup  güney kutbu olup çıkmış dünyada bir yerler. Kuraklık olmuş, şu olmuş, bu olmuş derken kalkıp göç edilmiş başka yönlere. Sonrasında memleket, artık  bırakılan değil de gelinen yeni yerler bilinmiş. Artık göçler dünya dışına olmak üzere. Gözümüze Mars’ı kestirdik bile.


İster köyü kenti olsun, ister dünyanın tümü. Tek insanlara mı memleket bu hava, bu kara, bu sular, dağlar? İnsan memleket diye yanıp tutuşurken kuşlar da  yuvalarını en az insanlar kadar sevmez mi? Hangi aslan kedileşmekten hoşnuttur sıkışıp kaldıkları, daraldıkça daralan onlara memleket ormanlarda? Hangi vaşak ona oldu olası memleket olmuş karlı dağ silsilelerinde, ormanlarda av olmadan gezebiliyor rahatça? Kuşlar için memleket gökyüzüyken en güzelinden de olsa kafesin anlamı kanatsız kalmak değil mi onun için? Kanadının sesi bulutları selamlamadığı, nice yükseklikten tüyünün yere yavaşça düşmediği kafesler memleket olabilir mi kuşlara? Hatta soğanı hangi dağ yamacından, ovadan kanırtılarak sökülmüş  hangi orkide saksısından memnun? Dünyayı kendine dar eden insan, başka canlılara da hatta dünyaya da dünyayı daraltmakta.


Sil baştan başlamak ne mümkün mavi göklü, hasat sarısı tarlalı, beyaz bulutlu memleketlerin uzanıp gittiği bir dünya için. Sil baştan mümkün değilken silinenlerin dünyası olmak… Neler silinmiyor ki şimdi… Canlı türlerinden depremde haritadan silinenlere dek.


Bir eski kitapta okunmayı bekleyen Memleket İsterim  gibi böylesi şiirler ve o şiirleri yazan duyarlılıktaki yürekler hala varken dünyayı kurşun kalemle çizilmiş bir resimmişçesine silgileriyle silmeye çalışanlar bu şiiri hiç duydular mı acaba?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.12.2017


Paylaş :

2 yorum:

  1. ah ah bu şiirler ve bu dünya herhalde hiç hatırlanmayacak gelecekte :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O yüzden doğduğum tarihi çok beğeniyorum :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci