28 Ekim 2018 Pazar

Ucu açık, gözü yaşlı gerçek: Yalnızlık




Çetin olgu yalnızlık. Keşfedilemez. O gelir bulur hiç beklenmedik anda birilerini. Kimsesizlik, ıssızlık nedir öğretmek üzere. Zamanı, mekânı umursamaz da. Dört duvar arasında da, kalabalıkta da yalnız olmak zor değildir.

Kendinizi keşfe götüren tek gemidir. Çelik gibi gözükenlerin duvarlar arasında tek kendi soluğu, tek kendi ayak sesi ile kaldığındaki kırılganlık, yalnızlığın çıtırtısıdır. Dostluğu bir kedi miyavlamasında aratacak yoksunluktur. Aynadaki yaş ile gözükmeyen içteki yaşın orantısızlığında bazen bir çocuk gibi bekleyiştir. Avuntusuz. Telefonun çalması mı artık, kapının çalması mı tek biri çalsın da, gerisi  önemsenmez.


Belli yaşlarda olmak aslında hemen herkes için yalnızlığın başa gelen türlü haller sırasında az çok tadıldığı anlamındadır. Yalnızlığın en şiddetli göstergesi, doğumgünlerinin tek alışveriş yapılan mağazalar, kartı kullanılan bankalarca kutlanmasıdır. Telefona gelmiş kupkuru bir mesaj ile de olsa hatırlanmak mutluluktur. Böylesi hatırlanmalar  içlendirip ağlatırken yılın geri kalan üç yüz altmış dört günü de zaten yalnızlığa ağıt olacaktır. Çocuklukta kırılan  oyuncaklara ağlamaya benzemez yalnızlıktan dökülen gözyaşları. Her gözyaşı tuzludur; ama yapayalnızlık içinde dökülen gözyaşı, yaraya basılan tuzdur. Acı tuzdur yani.


İstediğiniz kadar güçlü olun, yalnızlık daha güçlüdür.  Onun sessizliği, ıssızlığı darmadağın eder zırhlarınızı. Yalnızlık, bilinmedik bir dağ başında ay ışığı bile olmadan karanlıkta yol bulabilmekten daha çetindir.


Yalnızlık, ille tek başınalık değildir. Yolları karınca yuvasına giden tüneller gibi kalabalık koskoca metropoller yapayalnızlarla doludur mesela.


İçli şairlerin sitemi yalnızlık, elden düşürülmeyen bir eski fotoğrafta artık ya bir, ikisinin sağ olduğu  ya da tümünün göçüp gittiği o eski  günler yaşandığı için sevinilsin mi  yoksa kaybedildikleri için yerinilsin mi bilinemeyip  çoluk çocuk oturulduğunda masalara sığılamayan kalabalıktan tek çorba kaseli yemeklere geçişteki tüm eksilerdir. Yalnızlık, eksikliktir. Tam olunamayıp yitik, uzak parçaları özlemektir.


Yalnızlık, ana babasını hiç bilemeyecek yetimhanedeki bebekten ana babasının yanında büyümüş olsa da  yetimhanedeki çocuklar kadar ıssız kalmışlara  yol bulmuş bir kere. Öyle ki kardeşlere, yeğenlere rağmen bir yan yalnız bazen.  Belki her yan.  Aynı çatı altında birlikte büyümek hep böyle birlikte olunacak sanılırken vaktinde, ne zaman herkes kendi düzenini kurup ayrı çatı altında yaşamakta o zaman bağın, içtenliğin, yakınlığın çatıda değil “kazanırsan dost kazan düşmanı anan doğurur” sözünü söyletmeyecek nedenlerde olduğu anlaşılır.

 
“Yalnızlığı severim” diyenler de çıkar. Haa, bu biraz doğru. Uğultulu, sigara dumanına boğulmuş yerlerde sohbetlerinin sizi hiç sarmadığı kalabalık çemberi dışına çıkınca başınız dinlenir gerçekten. Böylesi yalnızlık,  insanların yakındığı yalnızlığa hiç benzemez. Kafa dinlemecedir olsa olsa. Oysa bir de her akşam dört duvar arasında bir başına kalıp da saatlerin geçmek bilmediği sessiz yalnızlıklar var.


Yalnızlık kılıflara bürünüyor şimdilerde. Pencereden pencereye hatır sorulamıyor; ama sırf iki kişilik odanın bedelini tek başına ödememek için koşullar elverirse  gezmeyi sevenlerle turlarda  bir araya geliniyor. Gezi boyunca akşam yemekleri belki bir daha hiç karşılaşılmayacak yabancılarla yense de sonuçta masadakilerden bir “afiyet olsun, iyi akşamlar” duyuluyor. “Ne nimetmiş meğer bunu duyabilmek” diyen insanlar, yalnızlığın rengi, tanımı gibidir.


Aileler paramparça artık. Ekmek peşindeyken doğulan yerde değil doyulan yerde  olunuyor. O eskiden,  en uzağı iki sokak ötede oturan akrabalar devri de kapandı. Akrabalık kavramı çıtırdadı, uzak şehirler yetmezmiş gibi uzak ülkelere de gidilince. Oysa eskiden gemiciler giderdi çok uzaklara,  denizleri aşıp. Sonunda sefer biter dönerlerdi. Şimdi dönen yok, giden kalıyor gittiği yerde. Kankalık kalıyor kala kala, sıkı arkadaşlık ötesinde  diyelim ki kuzen açığını kapatmak için.


İnsanlar öyle ya da böyle yalnız. Hepsi de bir blok ya da apartmanın bilmem kaçıncı katında duvarlarla çevrili, televizyon sesi dinler  halde. Değil kapının zili, telefonunun zili çalmayanlar var. Çın çın  yalnızlığın haykırdığı evlerde seksen beşindeki, gözleri  artık iyi göremeyen, kendi başına dışarı çakamayanlar yaşamakta. Belki çocukları var; ama çocukları ya hayırsız çıkıp hafta sonu eğlencelerinden, gezilerinden feragat edemez nitelikte olduklarından  kendi hayatlarını yaşamakta ya da kardeşlerden yufka yürekli olana yıkmaktalar her şeyi.


Aile yapısında küçüldük, şehirler olarak büyüdük. Küçüle küçüle kaybolur parçalar. Kimileri kayboldu bu yüzden. Evsiz oldu, sokaklarda yaşadı. Yalnızlık mı? O da ne? Şairler bilir onu tek sanılırdı… Ama öyle olmadı. Sokaklar kalabalıklaştıkça biz yalnızlaştık.


Aileler bazı bölgeler dışında büyümedi, daraldıkça daraldı.  O bölgeler dışındaki yerlerde öyle emekliler tanırsınız ki tek çocuğu evlidir ve  uzak bir mahallededir. Metropol çaplı uzaklık,  taşranın üç dört köy  uzaklığına denk gelebilir. Bir de o tek çocuk kırk beşinde hala evlenmemiş ya da çocuksuz ise eğer… Torun sevgisine hasret kalmış, eşini seneler önce  kaybetmiş biri için yalnızlık hiç davet edilmemiş, akla gelmemiş, kendini zorla ağırlatan istenmeyen konuktur. Vaktinde yara olacak diye duvara çivi çakılmazken artık kaybedilenlerin resimleri duvarlardadır. Öyle ya büfelerin, konsolların, rafların üstlerini süsleyecek torun resimleri yoktur.


Yalnızız artık. Evlisinden çocuklusuna, ana babalısından yetimhanedeki öksüzüne. Yalnızız artık öyle ki hastanede yanda biri bulunmadan yapılamayacak bir tetkike giderken birini bulamayacak kadar yalnızız. Bunca “bence…” lerin arasında doğrularla yaşarken yalnızız.


Ortaçağınkinden de kara  cehaletin  moda olup çıktığı şimdilerde bilmek, bilgiyi sevmek yalnız olmak demek. Bir bakıyorsunuz yüzünün tura kısmını bir bakıyorsunuz yazı kısmını gördüğünüz ve her ortaya fırlayışında bu kez hangi yüzüyle düşecek  bilemediğiniz insanlar arasında yalnızız. Maskelerden yakınsak da yalnızlığımızı gizleyecek maskelere sığınırken daha bir yalnızız.


Her sol yanda kalp varken, yürekten beklenilenlerle değil ziftle dolu kalplerle yaşayanlar arasında elbette yalnızız. Yufka sözcüğünün artık neredeyse yüreklerle değil ama  börek tariflerinde geçtiği bu çağın insanları olarak yalnızız. “Kardeşi, akrabayı akrep soksun” diyebildiğimize göre çok yalnızız.


O yüzden yalın değiliz. Karmaşık, içi dolu, kendi kendineyken gözü dolu, bizi hiç terk etmeyen tek arkadaşımız televizyon  ile dört duvarlar arasında yalnızız. Tabii televizyonlar da bozulur.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
16.03.2017

Paylaş :

7 yorum:

  1. Canım yeni keşif ettim,Başarılar dilerim öncelikle.Ne güzelde yazmışsın "yanlızlılığı".Kalabalıklar içinde "yanlız" gezeriz çoğu zaman..Ama şu var ki doğru bir konuda yanlızlık iyidir.Herkes düşman olsun...Allah dostun olur.Allah yanlızın dostudur..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :)

      Yalnızlık çetin konu. Metropolde ciddi sorun. Özellikle yaşlılarda. Gerçi çok önceden beri de arkadaş, dost üzerine neler yazılıp söylenmiş ve içten insanlara rastlanılamadığından duyulan üzüntüler şiirlerde, türkülerde, şarkılarda anlatılmış. Sanırım hep var olacak konulardan.

      Dediklerin çok güzel. İçtenlikle "Amin".
      :)

      Sil
  2. sibel özerin izleyiciler şeysi en altta solda :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gözümden kaçmış. Uğruyorum :)
      Teşekkürler :)

      Sil
    2. Facebook gördüm ve oradan bir de g-plustan takipteyim.
      :)

      Sil
  3. ay baak işteeee deniz kenarında banklarda oturan insanlar işte tema buuu :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci