14 Şubat 2018 Çarşamba

Sazın Irmağı Boyunda Bir Yılkı Atı

"14 Şubat, kendisine iki anlam yüklenilmiş bir tarih.
Takvimde bugün, o gün.

Bugünün anlamlarından biri pek bilindik. “Sevgililer Günü”.

Pek bilinmeyen ikincisi,  “Öykü Günü” olması.

Bir Mehmetçiğimizin  nişanlısına yazdığı mektubu dinledim de sabah televizyondan.
Çok etkileyiciydi.

Bir öykücü olarak  bugünün, 14 Şubat’ın her iki anlamı için  2014 yılında yazdığım bir öykümü paylaşmak istedim tüm böylesi mektup yazan eller ve o mektupları bekleyenler için."

(Karakalem resim çalışmaları, çok uzun zaman önce çizdiğim kendi çalışmalarımdır.)

Sazın Irmağı boyunda bir yılkı atı

Güneşin doğmasıyla alıp başını gider olmuştu Ehliman, Necmifer’e tutulduğundan beri. O sabah, gün ışırken “tol” denilen  iki üç köycüğü geçerek varılan köyü  Yeşilova’dan,  Hasan Dağı eteklerine doğru  sürdü atını. Çoban köpeklerinin en iyisi olan Aksaray Malaklıları ile sabahın serininde yemlenen  tarla kuşlarının cıvıltısı şarkısı oldu. Yıl, bin dokuz yüz kırktı. Yaz bitmek üzereydi.

Nereye giderse gitsin içini boğan sıkıntının kendisiyle geleceğini bile bile dağlara, kırlara vuruyordu kendini son günlerde Ehliman.  Hasan Dağı’nın zirve çanakları yani iki krateri  aydınlanan hava ile iyice belirginleştiğinde bir tümseğin üzerine oturdu. Gözleri, püsküllü beyaz fular takmış gibi gözüken karla kaplı zirve çanağındayken Necmifer’e kavuşmanın o karlı zirvelere ulaşmak kadar çetin olduğunu düşünüyordu. Ne yaman işti Necmifer’e sevdalanmak.

Necmifer… Parabaşlı Mahallesi’nden Necmifer. Kaç kez istemişti Necmifer’i babasından. Vermemişti bir türlü Gültekin kızını, beğenip de Ehliman’a. Parabaşlı Mahallesi’nden  kız almak zordu ne de olsa.

Köyün zenginlerinden Gültekin’in oğlanı varlıklı bulmamasından değildi kızını vermemesi. Onca malı mülküne bit sokmamaktı derdi. Kızının kıymetini bilecek, kendinden düşecek tarlaları, ekinleri işleyebilip Necmifer’e gün yüzü gösterecek bir damat istemesindendi. Necmifer’i kıymetini bilecek birine verecekti. Öyle ne yapacağını kestiremediği, işleri eline yüzüne bulaştıracak, ayran akıllı, gelgeç gönüllü birine verip de kızının dünyası başına yıkılsın istemiyordu. Gerçi karısı Eşe gibi Gültekin’in de gözü oğlanı tutmuştu tutmasına; ama Ehliman’dan  adamakıllısından emin olmak için yine de işi biraz zora koşacaktı. Sırf bu yüzden Ehliman’ı karşısına çekip bir güzel konuşmuştu da. Bu kış ahırda azalan üç atının yerine ovadaki yılkılardan bir tane yakalayıp getirirse gözü arkada kalmadan kızını vereceğini söylemişti.

Yılkı yakalamak kolay iş miydi? Kementle yakalanırdı yılkılar. Öyle de güzeldi ki bu atlar. Aksaray’a indikçe izlediği kovboy filmlerindeki Kızılderili atları gibi alalı alalıydı  Yeşilova’nın dümdüz ovasındaki yılkı atları. Beyaz, kızıl, kara, ekin rengi alalı. Hareli hareli.

Yılkılar, ovanın köye uzakça yeşilliklerinde, Hasan Dağı eteklerinde otlarlardı. Kaç kez yakalamaya çalıştığı bu atlardan bir  kısrak  vardı ki! Onu defalarca tutmaya kalktıysa da eline yüzüne bulaştırıp kaçırmıştı. Her defasında çocuklar gibi ağladığı olmuştu. Kement atma ustalarıyla çalışmıştı sabahtan akşama. Ama o at ne yakalanıyor, ne de kemendi boynuna geçirtiyordu. Yılkı atını yakalayamamak, Necmifer’i unutmak demekti. Ehliman çaresizdi bu yüzden.

Köyde “kayış kanat kuşları” dedikleri kırlangıçlar uçuşuyordu düz ovanın üstünde. Gözleri, kayış kanat kuşlarına takıldı.

Nasıl da berraktı gökyüzü, gönlünün aksine. Kara dumanlar çökmüş içi biraz ferahladı bembeyaz, pamuk gibi bulutların yüzdüğü masmavi göğe bakınca. Bir de kayış kanatların fütursuzca süzülüşleri vardı tabii. Unutturuveriyordu içindeki darlığı.

Bugün Hasan Dağı’nı seyretmek  istemişti canı. Dün, Sazın Irmağı kenarındaydı. Geçenlerde Uzartık Tepesi’ndeki gelengileri seyre dalmıştı. Gelengi yuvalarının olduğu kimisinin Mıhlı Kaya dediği Çivili Kaya’daki her yuvayı bellemişti neredeyse. Ara sıra başlarını çıkarıp kendisinden korkup içeri kaçan gelengiler bile alışmıştı sonunda ona. Çekinmeden çıkar olmuşlardı yuvalarından, sincabı andıran sevimli  şeyler. Çivili Kaya’da günü sonlandırmadan önce de Camız Anağı’nda ya da Kum Bendi’nde balık tutarak eğlemişti kendini. Ne anası ne babası hiçbir işin ucundan tutmaz olan, aklı fikri Necmifer’deki oğullarına ses etmiyorlardı bugünlerde. Biliyorlardı oğullarının derdini. Onlar da genç olmuştu.

Ehliman,  ılgıt ılgıt esen rüzgârı dinledi, kayış kanatlar çığlık çığlığa varyetedeyken.  Ne tatlı bir şarkı söylüyordu rüzgâr. Kendisi de bir türkü mırıldanmaya başladı; “Acem kızı” diye.

Annesi geldi aklına. Şimdi tek başına şivteliyordu mutlaka ayçiçeklerini. Yani çekirdekleri çıkarıyordu. Yardım etse nasıl hora geçerdi annesine. Ama ne ana babasına yardım eder olmuştu ne de onca işin bir ucundan tutmuştu bunca gündür. Bugün de işte bir tümsekte oturup Hasan Dağı’nı izliyordu.

Koca ovada kayış kanat kuşlarının uçuşlarından başka uzaklarda iki yavrusuyla oynayan bir kızıl tilki gördü. Aksaray Malaklısı köpekleri tilkiye parlayacak gibi oldularsa da Ehliman onları engelledi. Malaklıların tilkiye koşturmak için sabırsızlandıklarını görünce hemen atına atladı. Biraz da su kenarına gidip oyalansa, tilkiyle yavrularını rahatsız etmese iyi olacaktı. Daha akşama çok vardı. Henüz öğlen bile olmamışken gün geç batıyorken biraz da Sazın Irmağı kenarında oyalanırdı. Nasılsa doru at hızlıydı. Ehliman atına atlarken kızıl tilkinin kulaklarını dikip kendisine minnetle baktığından emindi.

Sazın Irmağı’nın berrak sularında yüzen balıkları görünce acıktığını hatırladı. Bir balık yakaladı, üç kişiyi doyuracak irilikte. Annesinin dokuduğu heybesinden çakısını çıkarıp balığı temizledi. Etraftan topladığı çalı çırpıyla yaktığı ateşte pişirip yedi. Köpeklerine de içine biraz ekmek doğradığı yoğurtla süt verdi. Kocaman, iri iri balıkların oynaştığı Sazın Irmağı’nın sularına takıldı gözü. Nasıl berraktı su.

Aklına yine bir türlü yakalayamadığı o yılkı atı düştü. Bir keresinde yılkı tam karşısında durmuş onu seyrederken kemendi öyle ustaca fırlatmıştı ki yakaladı sanmıştı. Sonra nasıl olduysa yılkı aniden yan tarafa kaçıvermişti. Sağ ön ayağını kaldırıp çiğner gibi basmıştı kemendin üzerine.  Meydan okumuştu Ehliman’a açık açık.

Ehliman, yılkının peşinden günlerce umutsuzca koştu. Ya hiç göremedi onu ortalarda ya da kemendi her defasında boş kaldı. Ne zaman köy kahvesinde,  köy meydanında Necmifer’in babasıyla karşılaşsa Gültekin  hala bir yılkı yakalayıp getirememiş Ehliman’ın  yüzüne bile bakmadı.

Bir keresinde Sazın Irmağı’ndan su içerken görmüştü yılkıyı. “Bu sefer kesin yakalarım” diye düşünmüştü. Sessizce arkasından yaklaşmayı denerken yılkı birden dönüp tam Ehliman kemendi boynuna geçireceği sırada şaha kalkmış, öfkeyle kişnemişti.  Kement elinde öylece  kalakalmıştı Ehliman. O gün yine yılkıyı yakalayamadan dönmüştü eve. Yılgın halde.

Ehliman, Yeşilova’nın yemyeşil sulu ırmağının kenarında oturmuş yüzen balıkları seyrederken sanki yılkının kişneyişini duyar gibi oldu. Güldü kendi kendine. Kaç aydır aklında bir Necmifer bir de bu yılkı vardı. Artık Sazın Irmağı kenarında yalnız başına otururken bile yılkının kişneyişini duyar olmuştu. Deliriyor muydu ne?

Aksaray Malaklıları şöyle bir hareketlendi. Kulaklarını dikip burunlarını havaya kaldırdı. Malaklılar durduk yerde kulak kesilmezlerdi. “Belki şu sıralar gün batımı yaklaşmışken  hava serinlediğinden yuvasından çıkmak üzere olan bir tavşanın çıtırtısını duymuşladır; belki bir kaplumbağa geçiyordur yakınlardan” diye düşünüp, oralı  olmadı bile. Malaklılar daha bir tedirginleşti. Hatta huysuzlanmaya başladı.

Ehliman, bir kez daha duydu kişnemeyi. Durduk yerde yılkının sesini duyduğuna göre… Kesin delirmişti. Yılkıyı düşüne düşüne artık kişnemesini bile duyar olmuştu yılkı hiç ortalarda yokken. Malaklılar geriye doğru yekinince başını arkaya çevirdi. Arka taraf, önü meşe ağaçlarıyla dolu kayalıktı.

Sahiden bir ses duydu sanki. At kişnemesi de değildi üstelik bu ses. Çakal sesini andırıyordu. Çakallar vardı yakınlarında demek ki. Kayaların hemen arkasında olmalıydılar.

Çakısını çıkardı; gerçi Malaklılar yanındayken çakıya ihtiyacı olmayacaktı, biliyordu; ama yine de çıkardı. Koşarak  yüksekliği iki metreyi bile bulmayan kayalara tırmandı. Bu arada kocaman iki kertenkele akıl almaz bir çeviklikle kayalardaki yarıkların içine kaçıştı.

Tepenin üzerine çıktığında yüz metre kadar ileride sürü halinde koşmakta olan çakalların dişlerini göstererek kendisine baktıklarını gördü. Aksaray Malaklılarının da kendisinin de kokusunu almış olmalıydılar. “Çok kalabalık bir sürü halinde saldıracaklar bize” diye düşünürken o bildik kişnemeyi duydu. Kayaların dibinden geliyordu yılkının kişnemesi.

Yılkı, yavrulamıştı. Tay, hemen annesinin dibinde ayağa kalkmaya çalışıyordu. Giderek yaklaşmakta olan çakallar da çember halinde yılkıyla tayının etrafını kuşatmaya başlamışlardı.

Ehliman hiç düşünmeden rüzgâr gibi indi tepeden. Aksaray Malaklıları da. Yılkı ve tayın etrafını kuşatıp çakalların yaklaşmasını beklediler. Çakallardan birkaçı iyice yaklaştı. Dört Malaklı’dan biri hemen atılıp saldırınca gerisin geri kaçtılar. Çakal sürüsü uzaklaşıp beklemeye başladı.

Ehliman, az önce yavrulamış anne yılkının yanına yaklaştı. Başını okşamak üzere çekinerek uzattı elini. Yılkı, alnındaki akıtmayı Ehliman’ın  okşamasına izin verdi. Birazdan da yavrusunu yalayıp temizlemeye koyuldu.  

Yılkı elindeydi işte. En azından yavrusunu  alıp götürse ne yapabilirdi ki. Ama içi el vermezdi Ehliman’ın yavruyu anasından ayırmaya. Annesinin sütüyle büyüyecekti kızıllı, beyazlı alalı tay. En iyisi bu yılkıyı unutmasıydı. Belki başka bir yılkı bellerdi bundan sonra.

Hala bekleşen çakallar iyice uzaklaşmadan ayrılmamaya karalıydı Ehliman. Sabaha kadar da olsa bekleyecekti yılkıyı. Zira gece, tekin geçmeyecekti etrafta çakal sürüsü varken. Yılkıyla tayını çakallara yem etmeyecekti. Kararlıydı.

Bekledi de. Geceyi yılkı ve tayıyla geçirdiler. Ovada gece soğuktu; ama aldırmadı Ehliman. Malaklılara yasladı sırtını, ısındı böylece. Gece boyunca gözünü bile kırpmadı bazen dalacak gibi olduysa da.  Gecenin koyusunda çakmak çakmak yanan çakalların  gözlerinin parladığını görünce uykusu dağılıveriyordu. İyiden iyiye uyku bastırdığında Malaklılardan biriyle kayayı aşıp Sazın Irmağı kenarında  yüzünü yıkamış, uykusunu dağıtmıştı. Böylece yılkıyla tayı sabaha sağ salim çıkabilmişlerdi.

Sabaha iyice acıkan çakalların başka bir av bulmak için kayaların çevresinden ayrılmış olacaklarını umuyordu. Haklıydı da. Çakallar, umutlarını kesip arkalarına baka baka gidiyorlardı gün ışırken.
Ehliman, bir kez daha yılkının akıtmasına götürdü elini. Yılkı yine uysalca sevdirdi alnını. "Meğer nasıl da sevmişim bu kızıllı, beyazlı lekeli, Kızılderili atlarıyla aynı görünümde  yılkıyı” diye düşündü. Atları da, at binmeyi de çocukluğundan beri çok severdi zaten.

Artık vedalaşma zamanıydı yılkı ve tayıyla. Yılkının akıtmasını uzun uzun okşadı. Tayı da sevdi. Islık çalıp köpeklerini çağırdı yanına. Atına atlayıp atın başını köyü Yeşilova’ya doğru çevirdi.  Yılkı da orada kalacak gibi değildi. Burnuyla tayına dokunuyordu. Belli ki daha güvenli bir yere gitmeliydiler. Ehliman  yola koyuldu.

Kim bilir bir daha belki de göremeyeceği yılkıya bir kez daha bakmak için başını arkaya çevirdi Ehliman. Tay kalkmış, yılkının yanında yavaş yavaş yürüyordu. Tam arkalarından bir yol tutturmuşlardı.
*****
Karısı Eşe’nin su serpip yumuşattığı yufka ekmeğin içine çörekotlu göğermiş çömlek peyniri koyarak yaptığı dürüm, tahinli pekmez, sahanda yumurta, yanında çıtlık, tekercin otlarıyla  adamakıllı bir kahvaltı yapmıştı Gültekin. Şimdi de pencere önündeki sedire kurulup kahve içme zamanıydı. Pek severdi kahvaltının üzerine mangal közünde, bakır cezve içinde pişmiş kahve keyfini.

Köpüklü kahvesini yutarken keyiften gözlerini kapadı Gültekin. Kahvesini öyle höpürdetmişti ki sanki at kişniyor sandı pencerenin altında. Kahvesini yutmuştu; ama hala at kişnemesi geliyordu kulağına. Gözlerini açtı. Beyaz patiskadan, ucu kanaviçe işli kısa perdenin kapatamadığı camın alt kısmından pencerenin altındaki yılkıyla tayını görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. Yavru henüz doğmuş olmalıydı. Ehliman az ilerden kendisine bakıyordu.

 İşte kahve keyfi buydu. Kahve dediğinin keyfi böyle çıkardı. Hem yavrusuyla birlikte yılkı atı sahibi olarak hem de kızını en üstesinden gelinemeyecek işleri yapan biriyle evlendirerek çıkardı kahvenin keyfi. Ehliman’a da “bundan sonrası size kalmış; var git ananla babanı dünürcü gönder” diyecek olan Gültekin, öyle keyifle bir yudum daha aldı ki kahvesinden karısı Eşe’ye “kapıyı açıp Ehliman’ı içeri çağırmasını” söylerken. Yılkı ve tayıyla  katmerlenmiş bir keyifti bu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.04.2014
Paylaş :

13 Şubat 2018 Salı

“Dere taşında patates soyan ellerden tuşlardaki ellere” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.02.2018
Paylaş :

12 Şubat 2018 Pazartesi

Üç, bir derken hiç; yani sığırcıklar bir pencerede bir pıırrr

Çalışırken bir ses. Sığırcık ötüşü. Bazen ciyak ciyak, avazı çıktığınca. Çıkışırcasına. Kavga dövüş var sanır insan o sesleri duyunca.


Üç sığırcık pencere kenarına konmuş.

İki pozdan sonra biri kaçtı. Kalan ikisi acele etmedi havalanmakta. Ama çok sürmedi, onlar da deklanşörün sesinden  ürktüler.


Bazen de nasıl bir ötüş o öyle. Kuş gırtlağından bir melodi, bir şarkı. Susup dinlemeli.

Öylesi bir müzik.  Sığırcık senfonisi. Baladı. Konçertosu.


Fotoğraf  makinem anında elimde. Sessizce storun arkasında yanaşıp birkaç kare çekmek kar zira. 

Gerçi çift cam pencere gerisinde ve yağmurlu geceden sonraki pencerenin kiriyle ne kadar net çıkar kareler belli de.


 O karelerden bazıları bunlar.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.02.2018
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci