24 Şubat 2018 Cumartesi

Epeyce önce yazdığım bir öyküm;

"Rüzgara karşı savaşan gelincikler"



https://acemidemirci.blogspot.com.tr/2012/09/ruzgara-kars-savasan-gelincikler.html?showComment=1519503656671#c4082196007795124766
Paylaş :

Tezat yükseltideki doğal ve yapay tepeler

Kendi halinde şimdilik uzanıp giden doğal tepenin ardındaki tepemsi yapay beton yükseltiler ile önündeki bahçeli müstakil ev yüksekliklerinin tezatı...

Ankara.

Birkaç gün önce çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.02.2018
Paylaş :

23 Şubat 2018 Cuma

“O Şiir Üzerine” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

NOT: Burada yayınladığım tüm fotoğraf kareleri yalnızca kendi çektiğim karelerdir. Tüm yazılarım da, tüm fotoğraf karelerim de haberim olmaksızın, izinsiz kullanılamaz.


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.01.2018

Paylaş :

22 Şubat 2018 Perşembe

Kupkuru Uzanmıştı

Gülün her hali.

Mevsiminde dalı üzerinde başını taptaze tutabilirken kış gününde bükük kupkuru boynunu çit parmaklıklarına yaslanmış halde.


Sanki çiçeğin yaşı da kurusu da ayrı güzellikte diye belletmeye çalışıyordu.

Bu akşam, Ankara.

Saatler önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.02.2018
Paylaş :

21 Şubat 2018 Çarşamba

Doğanın uzantılarından beton yükseltilere gönderme

Sabahın 06:15’inde bir ara gözüm dışarı kaydığında ortalık hayli puslu gözüktü. Bir, en çok iki saniyeliğine bir bakış. Pencereden o da.


Sabahın toz bulutumsu pusunu o sıra havanın tam aydınlanmamış olmasına  değil şu sıra hava kirli, ona yormuştum.

Dışarıya çıktığımda o pusarıklığın yağmurdan olduğunu anladım. 

Girişteki tırabzanı çubuklarında damlalar yan yana dizili. Çelik parlaklığından sarkan su damlası pırıltısı.

Yağmurun tozu, isi, pisi indirip havayı kadifeye çeviren dinginliği yağışsız kışlarda  çok özleniyor artık. Bu sabah, yağmuru ve tüm özelliklerini  hatırlatan bir sabahtı. Susuzluktan kireci çıktığından beyazlamış arka tepeler, yağmur sonrası toprak rengine -hani terakota diyesim de gelmiyor değil-,  o renge bürünüyor.

Yol üstündeki henüz bodur, birkaç yıllık fidanların dallarından sarkan damlaları  fotoğraf makinemle çekmek için zaman zaman duraksasam da birkaç kare sonra  servis gözüktü.

İlk çektiğim kare, doğanın uzantılarından beton uzantılara bir gönderme gibiydi. Dallardan beton  kulelere. Malum, damlalar, tek dallarda tutunur, dallardan sarkar sonra toprağa düşer. Yani tabiatın huyu, tabiatın suyudur. Doğanın parçası yine doğaya karışır tekrar yağmur damlası olmak üzere.

Damlanın bu döngüsünü hiçbir beton beceremez. Öyle ki beton, doğada yok olmayan  tek şeymiş.

Betonlar doğaya karışamıyor; ama doğayı karıştırıyor. Dağlara kafa tutması yetmezmiş gibi şehirlerde de güneşin işine karışıyor. Güneş  ışınlarını, ısısını engelliyor ya da  yansıtıp şehri bunaltıyor.

Bu Ankara sabahında doğanın uzantıları, beton yükseltilere damlalarla ince bir göndermede bulunurken...

Gönderme inceydi; ama karşısındaki beton olunca….. !!

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.02.2018, 23:19
Paylaş :

20 Şubat 2018 Salı

TAKİP -3

Balkan göçmeni Sungur Bey, annesini kaybettiğinde dört yaşındaydı. Dokuz yaşına geldiğinde babası Ramiz tekrar evlendi. Eşi, çocuğunu doğururken bebekle birlikte ölünce bir daha evlenmedi Ramiz.

Sungur, Birgi’deki konaklarında babaannesi, kocasını erken yaşta kaybetmiş halası ve onun çocukları ile büyüdü. Babası Ramiz’i çok  uzun zaman görmediği olurdu. Dediklerine göre Ramiz başka şehirlerde, çiftliklerinde, zeytinliklerinde ya da orada burada sabahlamaktaydı.

Baba oğul  pek görüşemeden büyüyen Sungur, Ramiz’in tek evladıydı, gördüğünde ne hediyeler verirdi oğluna; ama iki kez evlenmiş, iki eşi de erkenden ölmüş bu dertli adam hala kendini toparlayamamış gibiydi.

Sungur, üniversiteyi İstanbul’da okuyup Birgi’ye döndükten  iki yıl sonra askere gitti. Asker dönüşü evlenmesi de çok sürmedi. Belki biraz da annesini çok küçükken kaybetmiş bir çocuk olarak babasının  yüzüne de hasret büyümesi onu bir an önce kendi düzenini kurmaya itmişti.

Ramiz’in ağzında hep eveleyip gevelediği, dilinden düşürmediği bir evlilik planı vardı oğlu için. Oğlu ile yan yana geldiği her fırsatta Seferihisarlı zeytinci bir ailenin kızından bahsederdi. Kızın babası ile sıkı arkadaşmış Ramiz. En az kendileri kadar zenginmiş o aile de. Sungur tek çocuk olduğundan bir an önce evlenip  hayatının akışını belirlemeliyniş. Böyle bir ailenin iyi yetişmiş kızıyla evlenmeliymiş ki hem işlerinde hem de aile hayatında bocalamamalıymış. ….mış, …..mış, ….. mış.

Babasının anlatıp durduğu  kızı görene kadar  Sungur’un aklı  bu evliliğe yatmasa da İzmir’de üniversite okuyan kızın kendinden emin hallerinden, az ama taşı gediğine koyarcasına konuşmalarından çok etkilendi. Güzelceydi de Ratibe.

Bir yaz günü öğlenden gittikleri Seferihisar’daki çiftlikte  akşam yemeğinden sonra,  yıldızlı gökyüzü altındaki  gecede, incir ve nar ağacı dolu bahçede oturup Ramiz ve kızın babasının koyu sohbetini dinlerken birkaç laf edebilmişlerdi. Kızın her hali yerli yerindeydi. Az konuşuyor hatta Sungur’a bakmıyordu bile. Bildik kızlar gibi süslü değil, alabildiğine sadeydi. Sanki o zengin ailenin kızı değilmiş gibi sapsadeydi üstü başı. Hiç böyle değil bir kıza kız başka birine rastlamamıştı Sungur.

Ratibe, görüştükleri o yıldızlı gecede kendini beğendirmek için en ufak bir gayret göstermedi. Aksine Sungur’un evlenmeye değecek biri olup olmadığını anlamak ister  gibiydi. Hatırlı bir zenginliğe sahip evin tek çocuğu olan Ratibe'nin aklında hep evleneceği kişinin kendisini mi yoksa babasının malı mülkünü mü istediği sorusu vardı. Ramiz Beyler de en az kendileri kadar zengin olduğundan evet cevabı verirken içi rahattı. Çulsuz biri değildi yani Sungur.

Çok sürmedi Sungur ile Ratibe’nin evlenmeleri.

Evlenip Birgi’deki konakta yaşamaya başladıktan sonra İzmir’i de, büyük şehri de çok arar olmuştu Ratibe. Birgi, Seferihisar kadar bile gözünde yoktu. Alışamadı konaktaki kalabalık hayata. Kocasının babası, babaannesi, halası ve onun çocukları ile  her an beraber olmak  yordu onu. Sevemedi gitti yeni yaşamını.
 
Ratibe, oğlu Efe’yi doğurduktan sonra  hastalandı. Annesi  koştu geldi kızını alıp Seferihisar’a götürüp bakmak için. Kayınvalidesinin Ratibe’ye konakta bakmayıp da ille kızını hasta hasta yola çıkarıp Seferihisar’a götürüp orada bakmak istemesinden Sungur işkillendi nedense. Eğer  içini kemiren kurt gerçekse oğlu Efe’yi Ratibe ve annesi ile Seferihisar’a göndermemeliydi. Buralara hiç alışamamış Ratibe olur a, konağa yeniden dönmezse oğlunu da göndermezdi  bir daha Birgi’ye.

Korkulu düş göreceğine uyumamak yeğ  diye düşünerek oğlunu, Efe’yi  konaktan uzaklaştırdıp sakladı hemen. Dört döndü Ratibe’nin annesi kundaktaki bebeyi bulmak için; ama bebek hiçbir odada, çatı katında, müştemilatta, kilerde yoktu. Hatta torununun nerede olduğunu sormak için aradığında Sungur bile yoktu. Dede Ramiz de koltuğunda uyukluyordu. Olan bitenden habersiz görünerek.   

Efe’yi arayıp bulmayınca Ratibe de annesi de niyetlerinden Sungur’un haberdar olduğunu anladılar. Ne zaman geri geleceğini de söylememişti Sungur ayrılırken. Bebek  ortada yoktu, Ratibe çok hastaydı. Ciğerlerini üşütmüştü. Ratibe’nin annesi kızıyla birlikte konaktan ayrılırken kızı iyileşir iyileşmez. dönüp geleceğini ve torununu almadan  gitmeyeceğini haykırıyordu. Gerçekten de geldiler.
 
Ratibe iyileştikten sonra oğlunu birkaç kez almayı denedi   Ancak Efe’nin nerde olduğunu bilen yoktu. Efe’yi gördüklerinde çocuk artık beş yaşındaydı. Onlarla gitmek istemedi her seferinde. Babası ile konakta kalmayı istedi. Zaten boşandıklarındaki mahkeme kararına göre de Efe’nin bakımı babaya verilmişti.

Ratibe,  küçük yerleri zaten sevmiyordu, oğlu da kendisini istemeyince İstanbul’da Kuzguncuk’a yerleşip senelerce orada yaşadı. Evlenmedi, evlenmeyi de hiç düşünmedi. Bir oğlu vardı zaten.

Tıpkı babası Ramiz gibi Sungur da ikinci kez evlendi. Efe yedi yaşındaydı evlendiğinde.

Sungur, kendisinden hayli genç Danimarkalı ikinci eşiyle Danimarka’da katıldığı bir fuarda tanışmıştı. Sekiz on yaş farka rağmen Sungur  da, Celine de konu etmediler yaş farkını. Anlı şanlı bir düğün yaptılar Birgi'de.

Evliliklerinin ikinci yılında bir bebekle sevindiler. Menekşe renkli gözleri annesine benzeyen pespembe bebek pek şirindi. Ona Berceste adını verdi Sungur. Celine’nin evlendikten çok kısa bir zaman sonra  saklayamadığı tuhaf halleri Sungur’un gözünden kaçmamıştı; ama Danimarkalı karısının sıla hasreti çektiğini ve bura kültürüne alışmasının kendisini zorladığını düşündü.  Celine de “kendisine zaman tanımasını” istiyordu her seferinde Sungur’dan. Bunları söyledikten sonra da öyle ilgisiz, tuhaf  şeyler  yapıyor, sorular soruyordu ki Sungur şaşırıp kalıyordu. Bir şey vardı Celine’de, ama ne?

Celine en köşeye sıkıştığı, Sungur’un sorularından ya da onu bir doktora göstermek istemesinden  bunaldığı sıralarda hep ülkesine kaçıyordu. Uzunca da kalıyordu her defasında. Zaten evlilikleri bu memlekete uzun gidişler sayesinde yürüdü biraz da. Bir gitti mi üç aydan önce dönmüyordu Celine. Hatta öyle ki henüz hamile iken gittiği ülkesinden altı aylık hamile olarak dönmüştü.

Sungur, Berceste’nin doğumuyla karısının buralara daha bir alışacağını sanmıştı. Ancak Celine’de belirgin hiçbir değişiklik olmadığı gibi başını arkaya atıp, gözlerini yumup dakikalarca öyle kalabiliyordu. Sungur karısını anlamaya çalıştıkça Celine  konuyu değiştiriyor ya da memleketini özlediğini söyleyip yine aylarca sürecek Danimarka yolculuğuna çıkıyordu. Aslında sadece Danimarka’da kalmıyordu. Birkaç kez  gezmeye gittiği Fransa, Belçika gibi ülkelerden kart da atmıştı Sungur’a.
 
Celine en son gittiği yolculuktan dönmedi. Berceste’de yanındaydı giderken. Ne döndü ne de bir haber geldi. Karısıyla kızını bulmak için Danimarka’ya kaç kez gittiyse ne onları ne Celine’in ailesini bulabildi Sungur. Ne yaptıysa, nereye başvurduysa bir sonuç elde edemedi o zamanlar.

Babası Ramiz’in kaderine benzer bir kaderdi onun başındaki de. Oğlu Efe annesinden uzakta büyüyordu. Bir de kızı vardı, Berceste; ama kim bilir nerelerdeydi. Karmakarışık hayatı onu içinden çıkılmaz bir duruma sürükledi. Yaşama sevincini kaybetti. İşlerini aksattı.

Yıllar geçti böyle. İşlerin başında artık Efe vardı. Babasının halinden bahsetti soluğu Kuzguncuk’ta alıp annesine. Babasının iyi olmadığını, onun için endişelendiğini anlattı.  

Ratibe, bir gençlik toyluğu ile alelacele verdiği ayrılık kararından çok pişman olmuştu sonraları. Hele İstanbul bunca büyüyüp, gürültülü, yaşanmaz  hale gelip, keşmekeş içindeki beton tarlasına dönünce Birgi’deki konağı bile özler olmuştu. Hem babasının hem Sungur Bey’in çiftlikleri, zeytinlikleri gözünde tütüyordu artık.

Sungur’un durumu onu da tasaya düşürünce kalkıp Birgi’ye geldi oğluyla. Konakta kalamazdı; ama konağa yakın bir yer tuttu önceleri. Sonraları Sungur Bey’in onu her görüşünde gözlerinin yaşarmasına dayanamayıp yeniden evlendiler. Efe, annesi ve babasının düğününe  tanıklık eden bir yetişkin olarak çok mutluydu üç kişilik o nikahta.
*****
Birgi konağı hayli yıpranmıştı. Depremlerin sık olduğu bir yerdi Ege. Adamakıllı bir bakım istiyordu tarihi konak.

Sungur tüm izinleri alıp restorasyona başladı konağında. Konak elden geçip restorasyon bitene kadar da çiftlik evinde kaldılar. Epeyce  sürdü  işler. Dört yıl kadar.

Sungur nerede olduğu, nasıl olduğunu hiç bilemediği, gözleri annesi gibi menekşe renkli kızı ile aynı yaşta kimi görse ne yapar eder Berceste adını geçirirdi. Bir punduna getirip. Ama bu kez öyle olmadı. Restorasyon işindeki mimar telefonda konuştuğu kişiye Berceste diye hitap ediyordu. Sungur bu ismi duyunca saçlarının dibine kadar ürperdi. Bir an durdu.  Hafif bir titreme tutmuştu. Mimara birkaç adım daha yaklaştı. Evet, Berceste adlı birisi ile konuşuyordu.
-Yeni bir arkadaş mı gelecek yoksa. Neydi adı? Berceste Hanım da mı katılacak ekibe, diye sordu.
-Yok yok, Berceste benim iş arkadaşım.


Sungur mimarın koluna girip onu sürüklerken mimar ona tamamlaması gereken işleri olduğunu söylüyordu. Sungur “senelerdir tamamlanamamış benim bir işim var ki o daha önemli konağımın birkaç saat geç tamamlanacak işlerinden” deyip onu konağın tenha, işçilerin çalışmadığı bir  odasına doğru çekiştirdi.

Açılmamış boya tenekelerinden birinin üzerine çökerken diğerine de genç mimarı oturttu. “Dinle” diye başladı sözüne. “Benim bir kızım var. İki yaşından beri görmüyorum. Nerede, ne yapıyor, nasıl bilmiyorum. Adı Berceste. Gözleri… Gözleri de adı gibi kimselere benzemez. Menekşe rengi” der demez restorasyon alanında uzmanlaşmış mimar teneke kutunun üzerinden fırlayıp,
-Ama arkadaşım Berceste de menekşe rengi gözlü bir kız. Sizin kızınız kaç yaşında, diye sordu.

Böylece başladı Sungur’un Ankara, İncek’te annesiyle yaşayan  mimar Berceste’den haberdar olması. Haberdar olmakla kalmayıp onu takibe başlaması. Artık Celine’in görüntüsü silikleşip gözünün önüne  tam anlamıyla gelemediğinden arabadan takipteyken bir gözü elindeki Celine’in  resminde bir gözü servisten inmiş  sitelerine yürüyen Berceste’nin gözlerinde günlerce umutla beklemesi.
*****
Yirmili yaşlardaki  genç bir karı koca iken ortada doğru dürüst bir neden yokken evlilikleri biten Sungur ve Ratibe, ellili yaşların neredeyse sonlarına doğru yeniden evlendiklerinde Ratibe artık bundan sonra  Birgi’deki konakta yaşlanmak istiyordu. Mutluydu. Öyle ki en ufak bir şey onu kuşkuya düşürtüyordu. Ne de olsa kocası bunca sene yalnız yaşamıştı. Mutlaka düzensiz hayatı olmuştu. Yeniden onlara dalacak, mutluluğuna gölge düşecek diye ödü kopuyordu. Hele de her sabah oğlunun  yüzünü görmek, onunla aynı kahvaltı masasına oturmak mutluluğunu yaşıyorken. Kuzguncuk’ta tek başına yaptığı kahvaltıların  keyfi ile kıyaslanamayacak buradaki kahvaltı keyfine alışmışken bunları bir kez daha kaybedemezdi. Vazgeçemezdi.

İşte artık böylesi hassaslaşmış Ratibe, Sungur’un zamanlı zamansız sessizce ortalardan kaybolmasından fena halde işkillendi. Bir şey de demiyordu ki adam. Punduna getirip ağzını aradığında geçiştiriveriyordu konuyu.

Yok böyle olmazdı. Neydi bu kaybolmaların aslı astarı öğrenmeliydi. Hem bunca dedektiflik hizmeti artık açıkça verilmeye başlamışken hemen bir dedektif tutmalıydı. Sungur’u adım adım izletmeliydi yeniden kaybolana kadar. Kaç gün sürerse sürsün. Kaybolduğunda nereye gidiyor, ne yapıyor ancak böyle öğrenebilirdi.

Ratibe Sungur Bey’i günlerce takip ettirdi. Ama hiçbir sonuç çıkmadı 
*****

Ratibe’nin, Berceste ve Efe’nin iki çocuğu ile, torunlarıyla  otelde kalıp, kocasının oğlu ve gelinine yapacağı sürprizi onlar gelince dinlemek için sabırsızlandığı sırada Sungur, Efe ve Berceste Lüksemburg'da bir mezarlıkta üzerinde Celine Zeytincioğulları yazan bir yetişkin mezarı ile yanındaki  bebek mezarını ziyaret etmekteydi. Berceste, küçük mezarın başında mırıldanıyordu.

-Sungur Bey’in gelini Berceste Zeytincioğulları olarak Sungur Baba’nın kızı Berceste Zeytincioğulları’nı ziyarete geldim. Babanla büyümedin; hayatta da değilsin. Ama kadere bak! Adından göz rengine seninle aynı, seninle yaşıt sayılabilecek bir kızı oldu yine de babanın senin sayende. Sonunda bulunduğun ve mezarında da olsa seni ziyaret ettiğimiz için mutluyum. Allah rahmet eylesin. Mekânın cennet olsun.

Sonra yetişkin mezarının başına gelip karanfilleri bırakırken, “bu karanfiller  kızım Selin ve oğlum Sungur’dan Celine Hanım. Rahat uyuyun” dedi.

Belki dünyada ilk kez birileri, bir mezarlığı ziyaretten mutlu ayrılıyordu. Ancak  otele yaklaştıkça Ratibe’ye Sungur Bey’in oğlu ve gelinine  yaptığı sürprizin ne olduğu sorulduğunda söylenecek şey bulunamamıştı henüz. İşte bu biraz can sıkıcıydı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.02.2018


Paylaş :

Kızgın kuzguni bakış.

Tüylerini kabartmak için silkinen sığırcığa bakarken gördüm onu. Ankara'nın baharımsı; ama puslu havasında.

Bir karga. Kuzgun. Bakışlar keskin. Kızgın gibi gibi de.

Gökyüzünü  her kuşa dar eden, çok akıllı yaratıklar.

Tüylerinin rengi, kiminin de saç rengi. Kuzguni siyah yani.


Bugün öğle tatilinde çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.02.2018
Paylaş :

İNTİHAL yani AŞIRMA (PLAGIARISM)

 Daha önce de paylaşmıştım. Bir kez daha...
Aşırılacak kadar beğenilen yazı yazan, bilimsel araştırmalar sonucu ortaya makaleler, kitaplar, fikirler koyan herkesin başına gelebilecek intihal olgusunun ne olduğu, bir tür sahtekarlık ve hırsızlık kabul edilen intihalde bulunmanın suç olduğu ve eseri, fikri aşırılan tarafından  hukuk yoluna başvurulabileceği yararlı bilgisini paylaşmanın faydalı olacağına inandığından, kaynaklarını göstererek intihalin de sayfalarımda yer almasını istedim.

İNTİHAL yani AŞIRMA (PLAGIARISM

Bilimde, sanatta emek  ve zaman harcanarak hazırlanıp ortaya çıkarılmış eserlerden başkalarınca ödünç ifade alınması ve o eserlerin başkalarınca kendilerine aitmiş gibi gösterilmeleri  olgusunun (PLAGIARISM) Türkçe karşılığı, Türk Dil Kurumu sözlüğünde  'AŞIRMA'  olarak verilmektedir.


Aşırma, bir kişinin kaynak göstermeksizin başka kişilerin ifade, buluş, düşünce ve fikirlerini kendisine aitmiş gibi kullanması, göstermesi yani çalıntı eser sahibi olmasıdır. Bir tür sahtekârlık,  hırsızlık olan intihalin en sık rastlanan türleri:


1.    Alıntı ifadeler ve fikirlerin nereden alındığına dair  kaynak göstermemek,

2.    Ödünç alınan ifadeleri, tırnak içinde yazmamak ve kaynak göstermemek

İntihal bilinçli olarak veya kaza eseri oluşabilir.

"Bırakılan cisimler yere düşer" veya "II. Dünya Savaşı 1945'de sona erdi" gibi cümlelerde kaynak gösterilmemesi intihal sayılmaz. Zira bu tür yaygın bilgileri, gerçekleri içeren cümleleri yazan kişinin, bunları bulan, ilk düşünen ve ortaya koyan kişi olmadığı zaten açıktır. Böyle yaygın bilgi veya gerçek kabul edilen konularda kaynak göstermemek, intihal yaratmaz.

Aşırılmış fikir ve eserler için hukuki yollara başvurulmaktadır.

Başkalarına ait fikirler alıntı yapılırken, yeni cümlelerle ifade edilseler bile kaynak gösterilmesi gerekir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ntihal

İntihal konusunda başvurulacak kaynak makale: TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi,Sayı 533, Nisan 2012

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.02.2018


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci