17 Mart 2018 Cumartesi

Bir dalda meyve öncesi, tomurcuk sonrası öykünün renkleri. Bugün, Ankara.


Bir dalda meyve öncesi, tomurcuk sonrası öykünün renkleri. Bugün, Ankara.

Bahar dallarındaki renkleri belki de ebemkuşağı renkleri gizliden kıskanıyor.

Ve belki de şükrediyorlar ki dallar yalnızca birkaç haftalığına  çiçekli, yani beyazın pembeyle, şeftalimsi, bordonun kızılıyla karışımından  oluşan şenliği fazla sürmeyecek.

İşte o şenlik Ankara’da aldı başını gidiyor bugünlerde.

Kayısılar, bademler, erikler…
Henüz iğdeler çiçeklenmedi.
Kokusu müjdeleyecek yakında  onun da çiçeklendiğini.

Ankara böyle pıtır pıtır patlamış çiçeklerle baharın güzelliğine bürünmüşken bugün çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.03.2018

Paylaş :

Başka mimariden yuvalar


Arkadaki yamaçta her sene açılan yuvaların delikleri belirmiş. Hayli geniş bir girişi var bu yuvanın. Ankara doğası çok zengin aslında.




Tilki ya da tavşan yuvası bile olabilir. Ama bu yamaçta toprağa yuva yapan kuşlar da yaşar. 




Kediler çok şükür ki bu yuvalara kolayca tırmanamadığından güvende olurlar.




Bir giriş de biraz daha yukarıda açılmış. Daha küçümence. 




Kertenkele yuvalarının girişleri bundan da daha dardır.




İki yuva girişi belki de bir yuvanın iki girişi aynı karede. 




Üstteki oyuk, alışkın olmayan gözler için biraz seçilmesi zaman alacak gibisinden.



Önde, otoparkta karıncalar belirmiş. Komşu yuvalar yapılmış, karınca sitesi kurulmuş.




Harıl harıl da çalışıyor karıncalar. 




Sonbahara kadar çoook uzun mesaileri olacak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

17.03.2018


Paylaş :

Durmuş Emmi, Oğlu Ali ve Turist Kız

 (Bu öyküme tema olarak turistlerin ilk uğrayacağı yerlerden ve bol kapılı üstelik bu kapıları sonuna kadar açık, epeyce  önce bir turda  kendi çektiğim karelerden oluşan kervansarayları seçtim.)

 (Gerçek hayat öyküsüdür)
Durmuş Emmi’nin oğlu Ali’nin hikâyesi gazetelerde bile  çıkmış. Ben yedi sekiz yaşlarında iken. Çocukluk işte! Gazetede ya çizgi kahraman Hoş Memo’ya takılmıştır gözüm ya da Ayşegül okuyorumdur bizimkiler o haberi konuşurken. Yer etmemiş çocuk belleğimde.

Bin dokuz yüz kırklı yılların başında  savaş yorgunu bir ülkeyiz. Geçim kaynağı  çoğunlukla toprak. Toprağı olanların bile kıt kanaat yaşayıp gittiklerine   sevindikleri dönemler. Bir karış toprağı, tek bir koyunu, ineği olmayanlar var. Onlar, doymak için kalkıp gittikleri gurbet ellerdeki en güvenilir kapılara çocuklarını veriyorlar ki çocukların karınları doysun, rahat büyüsün, zanaat öğrenip işi gücü olsun diye.  Bakacak halleri yok zira. Doyuramıyorlar. Ayaklarına bir soğuk kuyu olsun alamıyorlar. Açta açıktalar, açlar.

Durmuş henüz sekiz yaşındayken geliyor geçmişi koskoca beylik olan o kapıya. Bu parantez Durmuş’un verildiği kapının hangi kapı olduğu iyi anlaşılsın diye açıldı.
 
Taa Sivas’tan Aksaray’ın Yeşilovasına oğullarını getirmiş aile, onu emanet edecekleri bir kapı arıyor. Orada bakılsın, büyütülsün, iş öğrensin, geleceği kurtulsun diye. Mehmet Bey’in torunu  çini mavi gözlü Esma çok akıllı bir kadın. Sekiz yaşındaki Durmuş’a bakıyor ve çocuğun sanki içini okuyor. Kocası Hacı Ümmet çocuğu yanlarına alıyor böylece.

Çocuk Durmuş çok çalışkan. Öyle ki evin mirasyedi, şıpsevdi gönüllü, dünyalar güzeli karısı Senem evde beklerken eğlence peşinde oradan oraya gezip duran yetişkin oğlu Tevfik’ten nasıl farklı olduğunu hemen gösteriyor. Durmuş evin öz oğlu olmasa da evin gerçek  oğlu gibi katkıda bulunuyor her şeye. Yedi kız, tek erkek evlatlı evin tek oğlu gezmelerdeyken Durmuş o evin çiftçisi, çubukçusu oluyor.

Durmuş artık evlenme çağına geldiğinde Hacı Ümmet ve karısı Esma ona on dönüme yakın toprakla bir deve veriyorlar. Evini dayayıp döşüyor, düğününü yapıyorlar. Durmuş’u baş göz ediyorlar. Durmuş artık evli bir çalışan Hacı Ümmet ve Esma’nın kapısında.
 
Durmuş çoluğa çocuğa karışıyor haliyle. Oğlu Ali yetişiyor, İstanbul’da jandarma eri oluyor. O gün Haliç Köprüsü’nde  görevli Ali’nin yanına turist bir kız yanaşıyor. Sarışın, yeşil gözlü bir İngiliz. Kız, elindeki kâğıdı Ali’ye uzatıp adres soruyor. İlkokul mezunu Ali kâğıda bakıp el kol hareketleriyle kıza anlatabildiğince anlatmaya çalışıyor nereye sapacağı, caddeye çıkınca kaç metre sonra nereye dönüp sonra  ne kadar gideceğini.

Turist kız, adres sorduğu başkalarında bu içtenliği ve yaklaşımı görememiş. O yüzden ısrarla Ali’ye sormaya devam ediyor. Ayrılmıyor bir yere. Ama anlatılanları da anlayamıyor bir türlü. Sonunda Ali’nin koluna yapışıyor. Çekeliyor. Belli ki Ali’ye güvenmiş, gideceği yere kendisini Ali’nin götürmesini istiyor.

El kol hareketleriyle adresi tam olarak  anlatamadığından kıza yardımcı olamayan Ali, endişeye kapılıyor kız için. Kimselere de emanet edemiyor turisti. Kendini mecbur hissediyor kızı gideceği yere kadar götürüp bırakmaya. İngiliz kız, gördüğü bu insanlık karşısında  çok mutlu. Ali’den adresini istiyor.

Böylece  İngiltere’den Ali’ye mektuplar gelmeye başlıyor. Ali İngilizce bilmez ki. Kız bu yüzden mektupları Türk arkadaşlarına Türkçe yazdırıyor. Ali’nin Türkçe mektuplarını da İngiltere’deki  Türkler tercüme ediyor kıza. Mektuplaşmaların sonucunda evlenmeye karar veriyorlar. Kız kalkıp İstanbul’a geliyor.

Durmuş Emmi kesinlikle istemiyor bu evliliği. Dili, göreneği, her şeyi farklı bir kızla oğlunun yapamayacağını düşünüyor. Kızın annesi de aynı düşüncede. O da Ali’yi istemiyor.

İngiliz kız Müslüman oluyor. Evleniyorlar. Ali’nin ne işi var ne de geçimini sağlayabilecek bir düzeni burada. Kızın orada geliri, işi olduğundan geçimlerini orada rahatça sağlayabileceklerinden İngiltere’ye gidiyorlar. Bu arada bu hikâyeyi öğrenen gazeteciler peşlerine düşüyor. Ali ve İngiliz kızın aşkı gazetelerde artık.

Kızın ailesi iki genç evlendikten sonra da hala aynı tavırda olunca İngilizce konuşulan başka bir ülkeye  taşınıyorlar. Bu arada Ali çat pat öğrenmeye başlıyor İngilizce’yi.

Taşındıkları ülkede Ali dilini ilerletince belediyede işe giriyor. Yavaştan düzen kuruyorlar. Ev alıyorlar. Halleri vakitleri giderek iyileşiyor.
 
Annem’in hem ziraatçi hem hukukçu abisi Mustafa, altmışlı yılların sonlarında ziraat konuları için birkaç yıl sürecek uzun çalışmalar yapmak üzere devlet göreviyle o ülkeye gönderiliyor. Mustafa’nın, oğlunun yaşadığı yere gideceğini duyan Durmuş Emmi koşup geliyor. Mustafa’dan ısrarla oğlunu görmesini, gerçekten düzeni olup olmadığını, hali nasıl, iyi mi, geçimi yerinde mi gözleriyle görüp kendisine anlatmasını istiyor.

Mustafa, çok uzun aylar kaldığı o uzak ülkede ilk fırsatta Ali’yi buluyor. Gördükleri umduğundan da fazla. Ali ve karısı çok iyi durumdalar. Çalışıyorlar. İyi kazanıyorlar. Ali’nin dil sorunu kalmamış artık. Konforlu evleri kendilerinin. Halleri vakitleri yerinde. Hatta kendilerine ait bir iş bile kurmuşlar. Hemen Durmuş Emmi’ye mektup yazıyor Mustafa. Ali’nin düzeni, içinde bulunduğu şartlar çok iyi diye. Durmuş Emmi sevince boğuluyor okuyunca.  

Ali, işlerini yoluna koyunca Yeşilova’daki yakınlarını teker teker yanına almaya başlıyor. Sivas’tan Yeşilova’ya gelmiş, halleri vakitleri pek yerinde olmayan yakınlar bir bir göçüyorlar. Hepsi de fırsatları değerlendirip iyi işler kuruyorlar. İşlerini geliştiriyorlar ve Sivas’ın bir köyünden  karın tokluğuna Aksaray’a gelip sekiz yaşında anasından babasından, evinden ocağından, doğduğu yerden ayrılan; dürüstlüğü, çalışkanlığı ile  geldiği kapının gerçek oğlunu aratmayacak emeği geçen Durmuş Emmi’nin oğlu Ali, artık çok uzaklarda  bir kapı oluyor;  vaktinde kendilerine açılan kapı misali. Oraya gelmelerine vesile olduğu tüm yakınları da iş güç sahibi olup halleri vakitleri iyiler arasına giriyorlar.

Hacı Ümmet ve Esma’nın hep yaptığı gibi kapıya gelenlere sıcak yuva, ev, sofra, ana baba, uzanan yardım eli  olmak geleneği sonraları sürmese de bu geleneğe, elden tutmaya en güzel örnek bu hikayenin tümü değil; ama sevdaya ait bölümü gazetelerde yer alıyor. Ben de öncesini ve sonrasını yazdım. Öykü tamamlansın diye.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.08.2017






Paylaş :

O Şiir Üzerine


İnsanın memleketi köyü, kasabası. İnsanlığın memleketi, dünya.

Köyünden kentine, şehrinden ülkesine kıtasından kutbuna topraklar  şekil şekil harita halinde serpiştirilmiş dünya üzerinde, masmavi engin denizlere kıyılar olarak. O karalar ki bir dönem denizken sonrası  çöl, bir dönem yemyeşilken ardında kutup oluvermekte.

O güzel şairin elinden çıkma o şiir,  “Memleket İsterim”,  ne güzel şiirdir.  Samimidir önce. Gelip geçici dünyaya açılan gözle bakılınca bir göz açıp kapamalık ömür adlı süreçte ruhun nasıl bir yerde konaklamak istediğinin betimlemesidir ilkten. Hepimizin yüreğine, içteki bir  teline, ruhuna dokunmuşluğu vardır.

Cahit Sıtkı’nın arı duru dilinden dupduru, yalın mı yalın  ama bu kavramlarla inatlaşırcasına da görkemli,  ustalıklı şiir yeriyle göğüyle nasıl da anlatır memleketi. Çok şey istemez Tarancı. Göğü, gök gibi ister. Yani gök maviyse, mavi gök ister. Aykırı değildir bu istek.  Dalın yeşil, tarlanın sarı olmasından doğal ne vardır?

Kim istemez ne başta dert ne de sıla hasreti olsun. Cahit Sıtkı,  dünyadaki eli kalem tutmuşların en azından yarısının belki de bir kez bunlar üzerine bir dize yazdığı o en çetin konuyu nasıl da bir çırpıda söyleyip çıkıvermiş  işin içinden.

Kim ister kardeş kavgasını? Hz. Adem’in çocuklarından beri süregelen bu konuyu da atlamamış Cahit Sıtkı, kısacık şiirinde. O yüzden Cahit Sıtkı ya zaten…

Komşusu açken tokun uyumaması gerektiği unutulmaya yüz tutmuş belki de unutulmuşken bir anlamı var mı hala “ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun” dizesinin? En eski tabletlerden en hatırlı şiirlere yakınılıp durulan  bu sitem, öyle gözüküyor ki  hep iç yakmış.
 
“Kış günü herkesin evi barkı olsun” derken Cahit Sıtkı yaşadığı dönemde, bugünlerde sayıları her gün artan  evsizler var mıydı acaba o zaman da? Varsa da İstanbul’un  hala İstanbul olduğu, yedi tepesinin bir bir sayılabildiği o dönemde birilerince gözetilmişlerdi mutlaka. Dağda yolunu şaşıranlarla yolda tipiye yakalananlar donuyordu o vakitler soğuktan belki de tek.

Yaşamaktan bahsederken  yanına koyduğu kavram kin, öfke, ikilik çıkarmak, bencillik, hırs değil. Sevmek kavramı. Hani çocukların, hayvanların, vahşisinden bahçedekine doğanın hasret kaldığı şey. Doğaya, kuşa, çocuğa, sokaktaki  evsizinden hayvanına sevgi! Ülkeye ve onun tüm değerlerine, al bayrağımıza, dilimize sevgi! Kendimize bile sevgi… İnsana,  sanatın her dalına sevgi!
 
O  son dize yok mu…  “Olursa bir şikâyet, ölümden olsun.” Ah, bu şairler! Ozanlar! Daha öncelerinden  sonrasına, Karacaoğlan’a kadar hep şikâyet edilmemiş miydi zaten bu göçten? “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm” dememiş miydi Karacaoğlan’ın yanık yüreği?  Ol git hep söylenegelmiş olduğu da kesin bu sitemin. Ayrı devirlerde aynı şeylerle yanan sinelerin  aynı yakınmaları eskilerden bugüne nasıl sürdüyse bugünden sonraki çağlara da sürecek besbelli.

Şimdi olsaydı Karacaoğlan yine aynı dizesiyle vururdu mızrabını sazının teline, eminim. Peki ya Cahit Sıtkı Tarancı! Tek harf değiştirmesine gerek yok o yalın haliyle olağanüstü görkemli şiirinde. Ancak şimdilerde yaşayıp da yazmış olsaydı Memleket İsterim şiirini, belki ek başka bir şeyler daha söylerdi.


Öyle ya, memleket nere artık? Şimdilerde memleket doğulan değil doyulan yer olarak biliniyorken. Ama doğulan yerler de akıldan, gönülden, yürekten çoğu kez çıkmıyorken. Gurbetçilerimizi görmüyor muyuz memleketlerini yani köylerini, kasabalarını görmek için kaç bin kilometre uzaklardan yola çıkıp gece gündüz direksiyon başındalar.


Dünyadan bakınca falanca şehir, filanca ülke memleket bize. Uzaydan balınca da tüm memleketlerin ve o memleketlilerin ortak memleketi dünya. Dünyanın gerçeği şu ki galiba kalıcı bir memleket yok asla. Nasıl mı? Diyelim ki memleket bellenmiş bir yer, bir yanardağ püskürmesi ile yok olmuş mesela. Bir depremle koca anakaralar batmış. Koskoca anakaralardan geriye dağların  zirveleri kalmış sadece, adacıklar olarak. Nice akarsular kurumuş, göller yok olmuş. Yemyeşil bir yer iken buz tutup  güney kutbu olup çıkmış dünyada bir yerler. Kuraklık olmuş, şu olmuş, bu olmuş derken kalkıp göç edilmiş başka yönlere. Sonrasında memleket, artık  bırakılan değil de gelinen yeni yerler bilinmiş. Artık göçler dünya dışına olmak üzere. Gözümüze Mars’ı kestirdik bile.


İster köyü kenti olsun, ister dünyanın tümü. Tek insanlara mı memleket bu hava, bu kara, bu sular, dağlar? İnsan memleket diye yanıp tutuşurken kuşlar da  yuvalarını en az insanlar kadar sevmez mi? Hangi aslan kedileşmekten hoşnuttur sıkışıp kaldıkları, daraldıkça daralan onlara memleket ormanlarda? Hangi vaşak ona oldu olası memleket olmuş karlı dağ silsilelerinde, ormanlarda av olmadan gezebiliyor rahatça? Kuşlar için memleket gökyüzüyken en güzelinden de olsa kafesin anlamı kanatsız kalmak değil mi onun için? Kanadının sesi bulutları selamlamadığı, nice yükseklikten tüyünün yere yavaşça düşmediği kafesler memleket olabilir mi kuşlara? Hatta soğanı hangi dağ yamacından, ovadan kanırtılarak sökülmüş  hangi orkide saksısından memnun? Dünyayı kendine dar eden insan, başka canlılara da hatta dünyaya da dünyayı daraltmakta.


Sil baştan başlamak ne mümkün mavi göklü, hasat sarısı tarlalı, beyaz bulutlu memleketlerin uzanıp gittiği bir dünya için. Sil baştan mümkün değilken silinenlerin dünyası olmak… Neler silinmiyor ki şimdi… Canlı türlerinden depremde haritadan silinenlere dek.


Bir eski kitapta okunmayı bekleyen Memleket İsterim  gibi böylesi şiirler ve o şiirleri yazan duyarlılıktaki yürekler hala varken dünyayı kurşun kalemle çizilmiş bir resimmişçesine silgileriyle silmeye çalışanlar bu şiiri hiç duydular mı acaba?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.12.2017


Paylaş :

Dere taşında patates soyan ellerden tuşlardaki ellere



 (Bu yazımda kullandığım karelerden ikisi dışında kalanları doğası, birkaç caddesindeki işlemeli taş evlerinin mimarisi, Ege’de bile olmayan nefis otları, lezzeti tarif edilemez jağ otu  salamurasının kızartması, geceleyin üzerinden göğe bakınca gerçek gök ne imiş, gerçek yıldızlar simsiyah kadife üzerindeki elmaslar gibi nasıl yanarmış anlaşılan ve “daha önce biz geceleyin gökyüzünün böyle gözüktüğünü, yıldızların bu kadar parlak ve  iri olduğunu  hiç görmemiştik” dedirten  tarihi taş köprü, yılankavi kıvrımlarla  ovaya bereket saçan gürül gürül nehir, ana caddenin sonundaki dağın yamacına kurulu ve belki de Yeni Toskana denebilecek bağ evleri ile doğa harikası Muş’ta çektim birkaç yıl önce. )



 
İnternet mahallesinde gezintideyiz gözümüzü açtığımızdan uyuyana dek.  Yerken, içerken, bir arkadaşla karşılıklı oturmuş güya görüşürken. Cebimiz internet dolu. Selamımız sabahımız, iyi dileklerimiz, boğaz ağrısı reçetemiz hep internetten. Birinin doğum günü mü var, hemen bir görsel beğenip kutlayıveriyoruz yeni yaşını kolayca; ama ruhsuzca. Nerede ne yaptık, ne hissederiz o an söyleyip duyurduğumuz sesimiz, mektubumuz, telefonumuz, telgrafımız hep internet. Yaz tatilinde ne yaptınız ödev sorusunun tek sözcüklük, tek cümlelik cevabı neredeyse internet. Bir de temizliği yapıp yıkanmışları ütüleyebilseydi…
 
Gazetemiz, özlü sözler kitabımız, arkadaş çevresinde, akrabalar arasında neler olmuş bitmiş; kim neye kızmış da kızım sana söylüyorum gelinim sen anla dercesine atmış tutmuş; kim hangi havaalanından nereye uçmuş; hangi istasyonda inmiş  şöyle bir göz atar atmaz haberdar olduğumuz dedikodu kumkumamız yine internet. Oysa önceleri birilerini bir konudan haberdar etmek için herkesi tek tek telefon ile aramak gerekirdi. Şimdi yaz, gönder ve duyur. O kadar.  İnternet her şeye sonuna kadar açılan bir kapı nicedir. Ama mektup hatta telefon öyle mi ya? Onlar azıcık aralanan kapılar gibiyken, olsa olsa anahtar deliğinden bakmak kadar  gösterirken içerileri, internet sanki seyir terası.

Tetkik sonucunda kanımızda ortaya çıkıvermiş yeni değerlerden biri gibi içimize işlemiş internete  bunca tutunuşumuz neden demeden olmuyor hal böyle olunca.

Teknoloji iyi güzel de kıyıcı. Teknoloji, insanların hayatını görünürde kolaylaştırırken içte yalnızlığa itici. Elbette bugünü bugün yapan, hayatı rahat kılan ne çamaşır makinesinden, ne bulaşık makinesinden ne cep telefonundan vazgeçemeyiz. Yani teknolojiden vazgeçemeyiz; ama kendimizden vazgeçtik bu yüzden. Bir solukta hem de.

Eskiden bir sosyallik olan çamaşır yıkamadan girelim konuya hadi. Daha atmış, yetmiş yıl önce arka bahçede koskoca kazanlarda, fırın küreğimsi kocaman bir sopayla ara ara alt üst edilerek kaynatılıp yıkanırmış çamaşırlar. Sonra bahçedeki  iplere asılıp güneş altında kurutulurmuş.

En güzel örneklerinden biri Safranbolu, Yörük köyünde olan köy çamaşırhanelerinde yıkarmış kadınlar çamaşırları. Ya da dere kenarına gidip güle  konuşa, çamaşır çitilemekten  kızarmış ekerini ara sıra dinlendirerek yıkarlarmış. Patatesler bile dere kenarındaki taşlara sürtülerek soyulurmuş o zamanlar. Hatta akşam yemeği balıklar da kendi dere ya da deniz suyunda temizlenir ve deniz suyu değenler tuzlanmadan pişirilirmiş.
 
Şimdilerde ne çamaşır yıkayacak dere ne  zaman ne de hal var buna. Dere kenarında çamaşır yıkayan eskinin kadınları da isterdi mutlaka çamaşır makineleri olsun. Orası kesin. Bizler de çamaşır makinelerimizden vazgeçecek değiliz elbet. Ama şu kesin ki dere kenarı ve çamaşırhanelerin sağladığı sosyalleşmeye bile hasret kaldık sosyal medya hesaplarıyla sosyalleştiğimiz şimdilerde.

Aslında bile bile vazgeçmedik biz çok şeyden, çağın zorunlu getirisi olarak karşılaştık bunlarla. Bir baktık taşradaki iki katlı bahçeli evlerimizin pencerelerinden karşı komşuya ya da bakkala giden falanca hanıma seslenme  ortamlarımız bitivermiş. Çünkü çok katlılara tıkılmışız. Önceleri apartmanlardaki hayat hayli sosyaldi. Az mı kapı çaldık çocukken sonraları bir kitaba ad olacak “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek” diyerek. Ya çocukluk arkadaşlarımız bizim evlerimizin kapılarını az mı çaldı? Apartmanları bile arar olduk kule deneyimleri karşısında. Kuleler  en sıkı yalıtımlar insan hayatı için.
 
Aslında insan ruhu için bir besin olan aranılıp sorulma, metropol gerçeğinde zamansızlık hanesinde yer alıyor çoğu kez. Böylesi ruhsal vitaminlerden, minerallerden yoksun kalmış ruhlar kuruyor desek yeridir. Kapıdan ya da telefonla fırsat bulunup da hal hatır sorulamayanların hallerini artık internetten öğrenir olduk bu yüzden.

Megakent koşturmacası yorgunluğunu hiç hesaba katmadan çamaşır, bulaşık makineleri ile güya işleri bir nebze kolaylaştırdığımızı sanırken  ruhumuzun işi giderek zorlaşıyor. Oysa makineler de olsaydı, konu komşuluk da bitmese, daha gelişseydi keşke. O zaman tablo bambaşka olmaz mıydı? Şimdilerde de çiçekler dikip eş dostla  çay, kahve  içtiğimiz, rüzgarda örtüsü uçuşan masalı ön bahçelerimiz olsaydı. Salata yaparken ne kadarsa ihtiyaç, tarhlarımızdan o kadarını toplayacağımız her türlü yeşilliğin boy verdiği, meyvelerini kuruttuğumuz yahut reçel yaptığımız  ağaçlarla dolu arka bahçemiz olsaydı şimdi de.  Reçel tariflerini internetten değil anneannelerimizden, annelerimizden öğrenirdik yapa yapa. O zaman neler mi olurdu?

Şehircilik anlayışımız betonlu anlayış olmasaydı, bahçeli evlerden şaşmasaydı temel komşu anlayışı içinde yan, ön, arka, karşı bahçelerde içilecekti sabah kahveleri elbet. Şimdiki gibi sosyal medya hesaplarında dumanı tüten kahve resimleriyle ağırlanmayacaktı arkadaşlar. Sosyal hesaplarda paylaşılan fincanlardan yayılan o muhteşem koku alınamayıp kahvenin orta şekerli mi, şekersiz mi olduğu asla tadılıp bilinmese de yine de memnuniyet duyuluyor galiba. Betonlarla çevrelenmeseydi dört yanımız hal hatır sormak sıradan olacaktı ki şimdi halden anlamayanların çokluğundan, hatırlarının sorulmadığından yakınmakta özellikle tek yaşayanlar, yaşlılar.
 
Gülümseyerek bir günaydını etrafımızdakilerden esirger olsak da internette günaydınlaşma, iyi akşamlar dileme gırla gidiyor. İnternette dolanan eller, gözler ayaklara zincir vuruyor. Mıh gibi çakılıp kalıyor spor sahalarında olması gereken  gencinden parkta olması gereken yaşlısına herkes bilgisayar başına.  Mutlusundan acısına haberleri yazın siz duvarınıza, anında görsün herkes. Hatta arkadaşlarınızın arkadaşları.
 
Teknoloji ve bilim elbette hep olacak. Olmalı. İnsan hayatını desteklemeli, kolaylaştırmalı. Sosyal medya da olacak tabii ki. Zaruri olarak. Ancak sosyalleşme, insani çok şey görsellere, duvar yazılarına indirgenmeseydi keşke. Birbirine çok konuda hiç benzemeyen insanların yığıntısı olan antisosyallik yuvası kuleler keşke masallarda kalsaydı. Rapunzeller olmasaydık şimdi ah keşke kulelerdeki. Artık kulelerde oturanlar saç sarkıtmıyor haliyle, internetle mesajlar saçıyor.
 
Diyelim ki teknolojiden caydık, hatırlayabilecek miyiz o gün gelse eğer eskisi gibi essah komşular, arkadaşlar, akrabalar olmayı? Kahveyi resimle değil de elimizle dumanı tüte tüte ikram etmey?. Yoksa hatırlamak için yine internet mi gerekecek?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL 
(Acemi Demirci), 03.02.2015

Paylaş :

Külüboz Renkli Pisitüy ve Erpeten


 (Bu çalışmama tema olarak, külüboz ya da pisitüy renkli yani gri renkli tüyleri olan güvercinleri seçtim. Onlar, suya yakın olabilmek için kış öncesinden yuva yaptıkları bir kurum lavabosunda bahara kadar konuk olurken en az bir düzine yavru çıkarıp uçurmuşlardı.)




(Gerçek hayat öyküsüdür)
Ulu Irmak üzerindeki Tahta Köprü’den aşağıya  doğru gidildiğinde kavaklıklar ile çevrili Hasas Mahallesi’ne varılırdı. Ulu Irmak’ın tertemiz çağıl çağıl suları ve iki kenarındaki yeşil otlar ile o dönem Aksaraylıların hemen hepsinin evlerinin  altında ya da bahçede bir yerlerde  mini bir hayvanat bahçesini andıran ahırlarındaki inekten camıza yani mandaya, koyundan keçiye,  attan eşeğe, tazıdan, köpekten kediye, kazdan, ördekten, keklikten, hindiden tavuğa horoza hayvanların otlak yeriydi kavaklıklar.

Yıl bin dokuz yüz kırk dört olmalıydı. O gün sabahtan yine Hasas Mahallesi’nin yeşilliklerinde, bir kavaklığın kenarındaydı ufak sürüsü ile Döndü. Koyunlarını, camızını ve eşeği Pisitüy’ü hep bu otlaklarda yaylıma çıkarırdı. Fareye pisi denilirdi Aksaray’da. Pisitüy de fare rengi yani gri anlamındaydı. Kül rengi anlamındaki külüboz diğer adıyla kılıboz da gri demekti. Boz renkli yani; koyu değil.

 Kavaklığın hemen kıyıcığında  taze biçilmiş ot yığınından bir tepecik oluşmuştu. Boynuzları pek biçimli, gürbüz camız hemen ot yığınına yöneldi. Pisitüy,  biraz kenarda bekledi, yerdeki otları bırakıp usulca ot tepeciğine yanaşıp  camızdan  uzakça bir köşede yemeye koyuldu.

Camızlar kıskançtır. Otlarını paylaşmayı hiç sevmezler. Pisitüy’ün ot kümesine yanaşıp yemeye koyulduğunu gören camız  otları bırakıp öfkeyle Pisitüy’e doğru fırladı. Başını eğip boynuzlarını eşeğin karnına sertçe sapladı. Pisitüy’ün karnı camızın boynuzuyla bir boydan bir boya yarıldı. Bağırsakları dışarı taştı.

Döndü, Pisitüy’ü o halde görünce Hasas Mahallesi çocuklarından biri ile kocasına haber saldı hemen. Baytarı bulup getirmesi için. Çocuğa dönüşte yanında erpeten, yıkanıp yemeni sandığına kaldırılmış en temiz yaşmaklar, tülbentler, patiska bezler ile yorgan iğnesi ve tentürdiyot ile beraber gelmesini tembihledi. Çocuk biraz uzakça bir mahalledeki Döndü’nün kocasına haber vermek üzere koşturdu. Olanı biteni Döndü’nün kocası Mehmet’e anlattıktan sonra  elindeki kesede Döndü’nün istedikleri  ile bahşiş olarak da  iki cebi dolusu kavurga, kuru üzüm, leblebi ve ceviz ile yeniden Hasas Mahallesi otlaklarına doğru seğirtti.

Döndü yığılıp kalmış Pisitüy’ün başında bekledi, bakındı; ama baytarın geleceği yoktu. Korktuğu başına gelmişti. Aksaray’daki yetmedi köylerdekilerden onca hayvandan fırsat bulursa gelebilecek baytar kim bilir hangi hasta ya da doğumu güç olan hayvanın başındaydı şimdi. İş başa kalmıştı.

Döndü “ıııı” diye inlemekteki bağırsakları dışarı taşmış Pisitüy’ün yanına çöktü. Daha önce baytardan gördüklerini yapacaktı kendi başına. Zaten eli pek yatkındı böyle şeylere.  Eşeğin karnını tentürdiyot ile sildi, kanlarını temizledi. Ellerine iğneye kadar tentürdiyot ile temizledi. Sonra hayvanın bağırsaklarını karnına itip yerleştirdi. Ardından  iğrilmiş yünden ip yani erpeten geçirilmiş yorgan iğnesi ile  Pisitüy’ün karnını dikmeye başladı. Pisitüy o kadar halsizdi ki “ııııı” diye inlemek dışında bir şey yapamıyordu.

Dikiş bitince Döndü yeniden tentürdiyot sürüp en temiz yaşmaklar, patiskalar ile  yarayı sardı. Pisitüy’ün çektiği acı karşısında daha fazlası elinden gelemiyordu.

Mehmet, baytar ile geldiğinde gün inmek üzereydi. Baytar hayvanın dikişlerine bakıp  Döndü’ye, “ben daha iyisini yapamazdım bu imkanlarla. Gayet güzel olmuş” dedi. Pisitüy’e bazı ilaçlar verdi.

Baytar her gün gelip Pisitüy’e baktı. Tek korkusu Pisitüy’ün  içinde kalan kanlardı.  Döndü nereden bilecekti hayvanın karnına akmış kanları boşaltıp da dikiş atmayı. Gerçi kendisi vaktinde gelebilseydi bile yara çok kötüydü. Bu yaradan pek kurtuluşu olamazdı Pisitüy’ün. Parçalanmış organları vardı mutlaka. Pisitüy, Ulu Irmak boyunda bir hafta kadar öylece yattı. Camızın açtığı hayli derin yaraya daha dayanamayıp öldü.
*****
Pisitüy’ün artık olmadığı ahırın at için ayrılmış bölümünde tavuklar kendileri için tünek olarak duvardan duvara uzanan kalın ağaç kütükler üzerinde  geceleyerek, kazlar, ördekler Ulu Irmak’ın gürül gürül tertemiz sularında yüzerek, kedi ayıklanan her balığın başında  bekleyerek, pek nazlı tazı, içi kuş tüyü dolu kadife  büyük minderinin üzerinde uzanarak, Aksaray Malaklısı cinsi bekçi köpeği ne bahçede ne otlaklarda ahırın hayvanlarının yanından kuş bile uçurtmayarak yaşayıp gitmekteydi.
*****
Pisitüy’ün karnından aldığı boynuz yarası sonucu ölmesinin üzerinden on yıl geçmişti. Döndü diğer tüm mandalardan daha görkemli olan kendi camızının günden güne eridiğini sezince  telaşlandı. Kocası Mehmet de fark etmişti durumu. Mandaları kötülemekteydi günden güne.

Baytar geldi baktı, hayvanın eridiğini o da fark ettiyse de kesin bir şey söyleyemedi. Mehmet ve baytar bir gün çarşının ortasında  camızın halini konuşurken kasap Taki kulak kesildi.  Mehmet’in üzüntüsünü görünce.  “bana ver hayvanı. Göz göre göre ölümünü seyretme” dedi. Mehmet önce istemediyse de birkaç hafta sonra hayvan iyiden iyiye kötüleyince razı oldu.
*****
Camızını verdiğinden beri kasap vitrinine bakmadan geçer olmuş epeyce ilerlerdeki  Mehmet’i dükkanının penceresinden görünce Taki elindeki işi bırakıp, Mehmet’in arkasından koşturup  seslendi. Mehmet arkasını dönüp bakınca soluk soluğa kalmış adam  durdu, derin derin nefes aldı.
-Mehmet amca, kurtulamazmış camız. İçinden kocaman yorgan iğnesi çıktı. Otlarken bir yerlerde iğne yutmuş demek ki.
Mehmet’in gözü önüne karısının bir baytar maharetiyle yorgan iğnesi ve erpeten ile karnını diktiği Pisitüy geldi. Camızın başına da nerdeyse Pisitüy’ün başına gelenlerin aynısı gelmişti. Sanki Pisitüy’ün ahı tutmuştu camızı. Artık Döndü ile Mehmet’in ahırlarında ne Pisitüy ne de camız vardı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.02.2018

Paylaş :

15 Mart 2018 Perşembe

Bahar dalı tomurcuğundan renk dersi. Bugün, Ankara.


Yolun üstünde gencecik bir ağaç.
Fidan daha.
Çekirdekten bitme.
Rüzgârın savurduğu mu, çöp poşetinden düşme mi, yeyip de orta yere fırlatan biri eliyle mi düştü o çekirdek belli değil.
Elle dikilme değil; ama yol üstündeki o üç fidan mı fidan bir ağaç.

İncecik bir dal.
Uzanmış gövdesinden ilerilere.
Site gölgesinde kaldığından çiçeklenmede hep geç kalır.
Bu sene de öyle.
Hala açamadı  çiçeklerini.


Tomurcukları bir elin parmakları kadar.
Birkaç dalda üç beş tane.
Yetiyorlar ama renk şölenine. Göz şenliğine.

Bugün akşama doğru çektiğim tomurcuğun renk dersi verdiği bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.03.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci