24 Mart 2018 Cumartesi

Baharın Ankara Hali




Çiçek mevsimi bahar. Yılın çiçek zamanı. 





Ağaç dallarından gövdesine, dağ yamaçlarından sırtlarına, ovasından kırına, çayırına dek çiçeklerin renk yarışı yaptığı ayların geçidi.





Badem dallarının çiçek açtığı, badem çiçeklerinin acı  tetirde burcu kokularla havaya parfüm sıktığı günler.





Pembelisinden pembemsi beyazına çiçeklerle dolu dalların, metropol betonlarının arasından neşe, şenlik olduğu zamanlar.



İnce uçlu iğde dallarının bahar fırtınasında saçları savrulanlarca zora düştü günler.






Sırasıyla açacak çiçeklerden ilk açanların  diyelim ki sarı papatyaların yumurta sarısına kafa tuttuğu yeşillenme dönemi.





Yeter ki kendi halinde kalsın tepesi, eski tarlası nasıl da baharın tablosu oluveriyor bozkır bellenmiş Ankara’da Mart dedi mi gösterdiği günler.





Çiçekler keşke hep çiçek kalsaydı. 





Kalsaydı iyiydi de çiçekler meyveye dönüşemezdi o vakit. 




İşte o dönüşüm rüzgarda, fırtınada bahar çiçeği yapraklarının çimlere düşmesiyle bir tatlı öykü olarak anlatılıyor.




Gülün yabanisinden en nazik olanına, otun biçileninden diken dikenine desen  yeşilin tonlarında bağırdığı mevsim, bahar.


Bahar, elinden geleni yapar, üç cemreyi geçidinden sonra. 





Ama bahar, metropolde sarpa sarar. 





Toprak bulamaz bile şöyle bağrından bir karış çiçek sunacak. 





İşte o zaman ufalanıp toprağa dönüşmüş kiremitlerle onların arasına rüzgarla doluşmuş toz toprak bulur bulmaz otların yeşilliğini esirgemez.






Metropol, baharın cenderesidir.







Baharın ayağının basacağı tek bir toprak parçası bırakmamacasına yutan betonun adıdır.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL

 (Acemi Demirci),

 24.03.2018, 15:00

Paylaş :

Sevimsiz beton dikintiler ve taptaze bahar dalı


Gökyüzüne kat kat erişmek mümkün olmasa da göğe doğru üst üste yığılmış katlardan oluşan kuleler yaz kış demeden bitiveriyor her yanda.

Yaz kış demeden. Her yerde. Yol kenarlarında en çok. En yukarıdan aşağıya bakınca karınca yuvaları bile gözükmez; ama insanlar karınca  kadar gözükür. Sanki uçaktasınız.

Oysa ağaçlar ve onların dallarının uzaması, doğanın gelişimi ve yaz kış demeden değil, sadece bahardadır. Üstelik yukarıya doğru uzamaktan yanlara, aşağıya doğru eğilmeye her yöne boylanırlar. Çünkü doğa  beton değildir. Beton mantıklı hiç değildir.

Taptaze bahar dalı, kentin en yüksek kulelerine onlar gibi sadece yukarıya yukarıya doğru değil, eğilip bükülerek her şekilde uzayabileceğini kendince anlatırken… Dün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.03.2018



Paylaş :

22 Mart 2018 Perşembe


Kandilimizi kutlar, 
dualarımızın kabulünü dilerim.

Allah tekrarlarına sağlık, mutluluk
 ve erinç içinde eriştirsin.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci

22.03.2018

Paylaş :

21 Mart 2018 Çarşamba

Tomurcuk çiçek, meyve üçlemesindeki ortancalar. Bugün, Ankara.

Birkaç  karışı henüz geçmiş demek abartı olsa da hala birkaç metre bile olamamış birkaç dalı olan genç ağaçların başında her sabah yetmedi akşam elimde fotoğraf makinemle beni gören oranın o saatlerdeki sakini birkaç  kişi, o birkaç çiçekli dalda ne bulup da çekmekte olduğuma mutlak şaşırıyorlardır.

Oysa bir dal üçüncü cemreden az sonra patlar. Ardından  tomur tomur olup tomurcuğa döner. Tomurcuklar çiçek olur, Dallar çiçeklenir. Çiçekler, meyveye yolculuktur.

İşte ben o yolculuğu sabah ve akşamları an be an çekiyorum  eğer makinemle başlarındaysam.

Bu akşam üstü çektiğim bahar dalı karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.03.2018
Paylaş :

19 Mart 2018 Pazartesi

Al. Rengin Türkçesi. Bu öğlen. Ankara.


Baharın yaza kaçanı bir öğlen. Yirmi derecede bir Mart günü öğleni. Yürüyüşteyim.

Yolun kenarındaki binaların bahçelerindeki bitkileri  ezbere bilirim gibi. Hangi adımda hangi ağacı göreceğimi; kaldırımdaki kesilmiş ulu ağacın kaç yıldır kapkara duran kalıntı gövde çeperinde mantar çıkmış mı yoksa kupkuru duruyor mu kurumuş çeper…

Dolmuşların, otobüslerin, pervasız üniversitelilerin bilmem ne görüntüsündeki  bilmem ne marka arabaları ile asfaltın zift karasına kapkara izler bıraktığı, egzoz kokan caddeli yollar oralar.

Yüzlerce dönüm üzerine kurulu binalar eklendikçe çimenliğin küçüldüğü dev bahçenin demir parmaklarından bakıyorum  oraya gelince. O koskoca yerin içi ulu ağaçlar, çamlarla doludur. Bir de süs bitkileri.

Bu sene yolunu gözlediğim renk işte karşımda. Al.

Rengin Türkçesinin adı al. Dün sitenin bahçesinde de çekmiştim de aynı çiçekleri,  onlar böyle coşkulu büyümemişlerdi daha. Tam karşımda renk ve o renk kadar güzel çiçeği. Elim deklanşörde, gözüm kadrajda. Çiçeklerden, tomurcuklardan hangisini kadraja sığdırmakta  zorlanmak bir yana vakit kısıtlı olup bir saatlik öğle tatili bitmek üzereyken  bu kare kadraja girenlerden oldu.Bu öğlen çektiğim al renkli bu karem, yani  rengin Türkçesi karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.03.2018

Paylaş :

18 Mart 2018 Pazar

BEŞ PARASIZ



Bahar
Şeytan mı dürttü ne! Cüzdanıma bakasım tuttu birden.  Bir seminere gitmek için servis otobüsünde, uzunca tutacak bir yolda durduk yerde nereden estiyse aklıma! Elimi bir çimento karıştırıcısı gibi çantama daldırdım hemen.

Kocaman bir güneş gözlüğünden başka yakın gözlüğü kabı elime geliverdi ilkten. Sonra diş fırçamın kutusu, bir deftercik. Cep telefonu. Derken bir toka. Anahtarlar, birkaç gerekli şey. Yakınlara kadar sabahlar kapkaranlık olduğundan ufak bir el feneri. Ama hala iricene cüzdan gelmedi elime.

Bir daha, bir daha çantamı harman yeri gibi altüst ettim. Yine yok. Yok! Cüzdanım yok! Kayıp mı? Değildir canım; iş yerinde, masamın çekmecesinde kalmıştır. Öyle midir acaba? Çekmecemde midir? Ben kolay kolay bir şeyi ne unutur ne kaybederim. Ama bugün çok telaştaydım. Bak, oldu olanlar işte!   

Mehtap
En son dün marketten bir kutu Alaçatı kurabiyesi aldıktan sonra kullandığım, içinde kredi kartımdan başka şeyler de olan cüzdanımı  kaybettiysem ya? Belki hafta sonu çantamda kaldı, belki çekmecemde şu anda. Öyle olmasını nasıl diliyorum, nasıl!

Eğer yanımda cüzdan yoksa param da yok demektir. Kahvaltı bile etmediğim bugün ne  yaparım ben şimdi? Kahve dahi içmeden gün boyu  bir amfide! Öğle yemeği de yiyemem. Açım yani bugün. Kahvaltı etseydim pek sorun olmazdı da, sabah yedi otuzda evden çıkan birinin midesi o  saatte hiçbir şey  almıyor. Off oooff! Bir kez daha bakayım çantama. Her gözünü iyice yetikliyeyim. Nasıl olsa elli kuruş, bir lira filan atmışımdır içine. Gerçi yoldaki büfelerden su aldığımda bozuk paraları ön gözlere koyuyorum sonra da ağırlık yaptı diye biriken  bozuklukları boşaltıyorum. Yakınlarda boşaltmış mıydım ki acaba?  

Havacılığın Burçak gibi çok değerli öykücü kalemler.i var.
Bir saat sürmekte iş yerimden Esenboğa. İş yerine de zaten bir saatte gelmiştim. Bu demek ki saat ondan önce bir yudum su bile içemem. Suu… Tek içeceğim. Ohh! Çok şükür… Bir küçük şişe varmış neyse ki yanımda. Bugün çantamın bir gözünde  bir lira dahi olsun para bulamazsam eğer, o zaman bu su eve gidene kadar hem yiyeceğim hem içeceğim olacak. Kahvaltım, öğle yemeğim olacak. Off, ne zor şeymiş çay parası bile olmaksızın kalakalmak. Gerçi seminerdekiler hepten tanıdık, arkadaş; durumu söylediğimde beni darda bırakmazlar. Ama şimdiden sıkıntıya düştüm halimi nasıl anlatacağım konusunda… “Çay içer misiniz arkadaşlar?” demeye benzemiyormuş meğer “çay içecek param bile yok bugün yanımda arkadaşlar” demek! Offf, ooff! Bakalım artık, bir varalım da sıkça eğitim aldığımız  o yere.

Ankara’dakiler, şehir dışından gelmiş arkadaşlar çay, kahve kuyruğundalar. Hava soğuk, Esenboğa hepten ayaz. İçim üşüdü. Sıcak bir şey içmeli. Hadi içemezsem o mis gibi kokan kahveden! Olmadı bir yudum su içerim. Suyum var ya sonuçta.

Ankara ya da görevler, arkadaşları buluşturuyor. 
Ooovv. Su nasıl soğumuş bu havada. Boş mideye  nasıl indi. Yok olmayacak su ile.  Sıcak bir şey gerek. Bahar sesleniyor, kuyrukta olup olmadığımı soruyor.  Tam dalmış düşünürken parasızlığımı.

“Günaydın Bahar, iyiyim. Ben çay sırasına giremeyeceğim. Cüzdanımı unuttum.” Bahar’a rastlamam iyi oldu. Onun hiç ikiletmeden “konu olur mu, ne içeceksin söyle” diyeceğini biliyordum. Biliyordum; ama cüzdanın yanındayken arkadaşına şımarıklık yapabilir, “bugün de sen ısmarla, bana ne” diye takılabilirsin. Ama beş parasız olunca bir tuhaf oluyor insanın hali. İnsanın çay parası bile olmaması nasıl zor! Hoş, çay kahve ve öğle yemeği için burada on lira borç bile yeter. Ama  halini söyleyemeyenler de vardır; duyarız,  biliriz ya, asıl onların hali  harap diye bahsedilir, işte o hal pek yamanmış! Bunu anlamak için ara ara -bilerek hem de- beş parasız kalmalı. Yanlış anlaşılmasın, parayı çarçur ederek değil cüzdanınızı, kartlarınızı evde bırakarak yola aç çıkın hele bir! Bir restoranın, pastanenin vitrini önünde aç aç  durun, ya da kışın ortasında çorbacıda çorba içenleri üşüyerek seyredin. Halimize nasıl şükretmeyiz şimdi!

Bana ne içeceğimi soruyor Bahar. Bugüne dek duyduğum en güzel soru. Ne mutluluk! Kahvenin kokusu bedava; ama tatmak paraylayken… Allahım, çok teşekkürler. “Kahve içeyim. Dur ama, kahvaltı yapmadım ki henüz.  İyisi mi çay alayım Baharcım”. Halden anlamak ne  insanca bir şey!

Hah, Mehtap da bizim masaya doğru geliyor. Yıldız da. Diğer arkadaşlar da. Bahar, çayın yanına bir şeyler almış. Tuzlu bisküvi türü şeyler. Aç girmeyeceğim amfiye. Mutluluk, bir sıcak bardak tutmak mesela  bilebilene. Ve şimdi benim elimde sıcak bir çay bardağı var.

Cüzdanımı unuttuğumu öğrenince Mehtap bana  bir ihtiyacım olup olmadığını soruyor. “Öğle yemeğinde bana destek ol  desem…” Ve diyorum. “Tabi” deyip soruyor, “para vereyim mi?” Yirmi lira uzatıyor. Ama galiba para vermenin borç vermek demek  olduğunu düşünmüş olacak ki Mehtap birden utangaçça tereddüde düşünce gülüyorum. Arkadaşlık böyle bir şey işte. Cüzdanımı iyi ki unutmuşum. Bu güzel hareketleri görmeyecektim yoksa. Artık  o yirmi liraya ihtiyacım yok. Geri veriyorum. Mehtap, benim hatırnaz arkadaşım, almamakta ısrar ediyor. Ama çay kahve tamam, öğle yemeği de hale yola girdi, servis de olunca harcamak istesem bile harcayacak yer yok yirmi lirayı. Daha ne! Şu an off, offların yerini ohhhlar aldı.

Çayım, kahvem Bahar’dan. Öğle yemeğim de Mehtap’tan.  Ya böyle bir ortamda olmasaydım! Beş parasız  olup da hiç kimseleri tanımadığım bir yerde olsaydım. Bugün aklımdan o sitemkar laf hiç gitmiyor; “paranın gözü kör olsun!”. Bir bardak çay bile içilemiyor çünkü, eğer yoksa.

“Cüzdanın doluluğu, çok şeyi belirliyormuş hayatta anlaşılan” dedirtti bugünkü yaşadıklarım.  Hayatın akışında  çoğu kez cüzdan direksiyondaymış meğer. Cüzdanı  boş, cebi delik, bir ömür beş parasız olanların halini öğrenmenin tek yolu, ara sıra paradan, kredi kartlarından  tutun da gidilecek güzergahın neresi olduğuna dek evde, çekmecede unutmak sanırım. En önemlisi parasız kalınca paranın araç olduğunu daha bir belleyip amaç edinmemek onu. Boyna boyunduruk gibi geçirip ona hizmet etmek değil ki para sahibi olmak. Gerektiğinde ona boyunduruk takıp halini söyleyemeyenlere hizmet ettirmek. Francis Bacon’ın o  ünlü lafı gibi; “para iyi bir uşak, kötü bir efendidir”. 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.03.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci