21 Nisan 2018 Cumartesi

Gelincik Safarisi


Refüjlerde, göbeklere, yol kenarlarında öyle kocaman kırmızı kırmızı göz alan güzellikte açmışlar ki gelinciklerin uzun saplı ve kopkoyu kırmızı yapraklı cinsi. Her sabah gözleri şenlendiriyorlar.

Gelincik diyince birkaç türü var; erken açanları, geçe kalanları, sapı üzerinde tek açanı, öbek öbek açanı. Bir de en sona kalan  öbekler halindeki, turuncuya çalan kırmızımsı  renkte daha ufaraktan gelincikler var.

Sapı üzerinde tek açan o kırmızı mı kırmızı olanlar refüjde ve koskoca bir boş alanın yanından  sabahları servisle geçerken hep gözümün önünde; ama kadraja  usturubuyla konuk olamayacak kadar uzağımda.

Aklımda hep onlardaydı. Fotoğraflayabilmekteydi. Bugün çevrede onlara rastlamadım. Ama...


Komşu bir sitenin mor salkımlar sarkarken Polonezköy’ü hatırlatan yeşillikteki demirlerinin sabitlendiği bahçe duvar dibinde gördüm siyah gelincikleri. Küçük yapraklılarıdan.

İlk gördüğüm siyah gelincikler, son okulumun bahçesindeki kocaman yapraklılarındandı. Black Tulip –Siyah Lale- kitabını ders kitabı olarak birinci sınıfında okuduğumuz son okulumun çimlerle kaplı o zaman çoook daha geniş bahçesinde biraz görmüştüm onları. Biraz sadeleştirilmiş o İngilizce kitabı bitirdikten sonra. Sanki kitabın ruhu vardı ve okurken çok merak ettiğim siyah lalenin neye benzediği, nasıl olduğunu sanki bir nebze de olsa görmemi istemiş ve  siyah gelinciklerle merakım birazcık giderilmiş olmuştu. 

Kimselerin fark etmediği minicik güzellikler. Mor salkımlı duvarın dibinde. Kara lekeler gibi. Sapı fark edilemiyor bile. Sanki duvara kara kara bir şeyler bulaşmış gibi algılanıyorlar ilkten. Onlar çiçek ama. Hem de siyah gelincikler. Küçük yapraklısından. Her zaman rastlanmıyor onlara. Hemen fotoğraflamaya başlıyorum.

Hava puslu olduğu bugün ışık hiç iyi değil. Pek memnun kalmadım çekimlerden. Zaten yayınladığım kare de mor salkımlarla kaplı o duvar dibindekilerden değil.


Bu kez silsile halindeki tepelerin bayırındaki gezinde gördüm. Tel çitin gerisi kır çiçekleri ile kaplı. Soğanlı bitkilerin mor mor çiçekleri. Havaciva çiçeği. Çıtlıklar. Beyaz öbekli çiçek. Sarı oy. Yabani havuçlar boylanmakta. Yabani orkideler. Adlarını bilmediklerim de var.

Bir gelincik vardı ki. Çekimler tam istediğimce oldu o ara güneş ışıyınca. Güneş ışımaz, hava puslu olunca karede bir kömür lekesi varmış gibi algılanabiliyor siyah gelincik. Ama güneş ışıdı, kadraj gülümsedi.

İşte o kızıl hareli siyah gelincik kadrajdan sonra fotoğraf gruplarım ve bloguma konuk oldu.
Bugün Ankara.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.04.2018

Paylaş :

Çini Mavisi Kır Çiçeği



Çiçek süslemeli bir çini tabaktan kaçmış gibi.
Ankara.

Havaciva otu.

Dün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.04.2018

Paylaş :

SÜLÜN AVI


Karlı günde kanlı Keklik” adlı öykümün devamı olan bu çalışmam, şiddete maruz kalmış ve hayatını kaybetmiş tüm kadınlara ithaftır”

-Zehirli bir örümcek gibi gencecik hayatlar etrafında ağ dokuyan Sait’in yaptıkları nedeniyle bu çalışmama tema olarak örümcek ağlarını seçtim.-




Keklik, akşama kalmadan gömülecekti. Bebesi bir komşu evde susmaksızın ağlarken köylüler kimsesiz Keklik’in defin işi ile uğraşıyordu. Bir köşede sızıp kalmış Sait, kendisini zar zor ayıltıp ayaklandıranlara küfür ede ede geldi mezarlığa. Düşmemesi için kollarına girenler de belli ki içten içe Sait’e sayıp sövüyorlardı.



Sait, kendisini görünce yolunu değiştiren Keklik’in arkadaşlarından Sülün’ü mezarlıkta görünce gözlerini ona dikti.  Sülün, kendisinden iki sınıf yukarıdaki Keklik’in ardından katıla katıla ağlarken arkadaşıyla kurdukları okumak hayali geçiyordu aklından. Keklik, öğretmen olmak isterdi. Sülün de hemşire.  Keklik’in üzerine toprak atılırken Sait yeni bir av peşine düştü böylece. Sülün avı.

Sait için şimdi sıra sülün avına gelmişti.  “Lise sondaki bu kız okuyup hemşire olacakmış. Keh kehh kehhh… Kah kahh kahhh… Sen görürsün hemşire olmayı! Öyle istemekle olmaz” diye düşünen Sait başka şeyler istemekteydi  çünkü.

*****

Hayatını karartıp, evlenmeye mecbur bırakması yetmiyormuş gibi bir de donarak ölmesine neden olan Sait dışındaki köylülerin çoğu  kırkı için Keklik’in mezarı başındayken sırtına tüfeğini vurmuş Sait, köyün tek bakkal dükkanı önünde  bakkalla sohbet eden  muhtarın “nereye böyle?” diye seslenmesinden hoşnutsuz, “ava” dedi.
-Ne avı be Sait, tam da bugün?
-Size ne? Sülün avlayacam. Var mı?
Muhtar, cık cık çekerek bakkala dönüp, “aklınca dalga geçiyor sülün avlayacağım diye. Bak şu edepsizin yaptığına! Keklik’in kırkıymış bugün umurunda mı delinin? Vah kadersiz Keklik, vah!” dedikten sonra yine de arkasından bağırdı Sait’in  “mezarlık o yanda değil. Öte yanda. Keklik’in kırkı bugün. Unutma haaa!”

Acelesi varmışçasına koşturan Sait’in aklına av düştü müydü hepten dellendiğini bilirdi muhtar. “Olan gül gibi kıza oldu. Geride kalan bebesi de sefil oldu. Sait’in baktığı filan yok yavruya. Anası dersen zaten Sait’i başından attığı için sevindirik delisi oldu. Kime bıraktı da bebeyi, ava gidiyor bu?” derken muhtarın üzüntüsü yüzünden besbelliydi.

O Cumartesi sabahı, üniversite hazırlık kursları için köyden ilçeye götüreceği öğrencileri almaya gelen minibüsün şoförü,  köyün girişine hayli varken  duyduğu sesle irkildi. Tekerlerden biri  patlamış olmalıydı. Sağa yanaşıp minibüsten indi. Arka tekere bakmak için  eğildiğinde  yediği tekme ile gözü karardı.
 
Tüfek sesini teker patladı sanan şoförü bayıltıp bağladıktan  sonra onu ormanın içine  götürüp çalıların arasına sakladı Sait. Eli ayağı bağlı şoför ayıldığında ne bu çalıların içinden  çıkabilir ne de  kaç kat bağla bağlanmış ağzıyla yardım isteyebilirdi. Sait gelip onu kurtarmadıkça diri diri çürürdü çalılıkta.

Sait, minibüse bindikten sonra yanındaki çantadan kasketini çıkardı. Ceketinin yakasını kaldırıp bir de parlak sarı camlı koca bir gözlük taktı. Boğazına da burnuna kadar gelen boyunbağı dolamıştı. Şoför koltuğunun tam arkasındaki  koltuklara çuvaldan kutuya ne bulduysa koymuştu ki Sülün oraya oturmasın, mecburen arka koltuklara yönelsin.

İlk durağa giden yola girmeyip doğruca Sülün’ün tek başına bindiği durağa gelip durdu. Sülün binerken başını çevirip öksürmeye başladı. “Geçmiş olsun” dedi Sülün, şoför arkasındaki koltuğa oturmak için hamlederken. Koltuğun üstündeki içi patates dolu kasalarla, gülle gibi ağır çuvalları  görünce arkaya geçti. “Koltuklar dolmuş, nereye oturacak bizim kızlar?” dediği an Sait yeniden öksürmeye başladı. Bu arada minibüsün  tüm kapılarını kilitledi.

Sülün kendisinden sonra binecek arkadaşlarının durağına değil de köyün çıkış yoluna saptıklarını görünce, “diğerlerini neden almadın şoför amca?” diye bağırdı.  Sait’i yine öksürük tuttu. Bu arada minibüs hızlanmıştı. Sülün bir kez daha seslendi, Sait hala öksürüyordu. Sülün yerinden kalkıp şoför amcası sandığı Sait’e doğru ilerlerken Sait direksiyonu bir o yana bir bu yana kırıp zikzaklar çizmeye başladı. Sülün, minibüsün koltuklarına tutunsa da yalpalıyordu. Sait daha hızlı oynatmaya başladı direksiyonu.

Sülün, önce bir anlam veremedi. Öksürük krizinden mi böyle yapıyor acaba şoför amcası diye düşünmedi değil. Köy epeyce geride kalınca o bildik kirli sesi duydu. “Kes sesini! Kafamı attırma.” Bu ses Sait’in sesiydi. Sülün bir an donup kaldı. Başına gelecekleri anlamıştı. Arkadaşı Keklik’in başına gelenler şimdi kendi başına gelecekti birazdan.
-Seni ahlaksız. Dur çabuk. Dur dedim!
-Kes dedim!

Sülün kapılara yöneldi. Kapılar kilitliydi. Pencereleri yumruklamaya başladı.
-İndir beni. Ben kursa gideceğim!
-Başımı ağrıtma. Nerde inersem ben, sen de orada ineceksin.

Sülün  korkusunu unutup Sait’in arkasına geçti. Omzuna, başına neresine denk gelirse vuruyordu. Sait öfkeden kudurmuşçasına bağırdı. Sülün şoför koltuğunun arkasından abanıp Sait’in kollarına yapıştı. Böylece minibüsü durduracak, olmadı kaza yaptırıp kaçacaktı. Minibüs gerçekten de durdu. Ama Sait’in frene basmasıyla.

Sait, olanca gücüyle direksiyondaki ellerine yapışmış kızın yüzüne yumruğunu indirdi. Sülün, kendisini üniversite sınavlarına hazırlık kursuna götürecek minibüsün  koridoruna yığılıp kaldı.

*****

Göçük tehlikesi yüzünden derenin öte yanına taşınmış komşu eski köydeki  dedesinden kalma, artık içinde sadece sansarların yaşadığı evin kapısını açtığında baygın Sülün’ü kolundan tutmuş sürüyordu Sait. Sülün, sürüklenmenin de etkisiyle gözlerini açtı. Neler olduğunu hatırlaması çok sürmedi. Avaz avaz bağırmaya başladı. Karnına yediği okkalısından  tekme ile uğundu. Nefes bile alamadı. Ölüyor sandı kendini.

Sait, pencerelere yöneldi. Terk edilmiş köyde artık yalnızca gelincikler yaşamaktaydı; ama olsun, yine de emin olmak istiyordu. Sait pencerelerle meşgulken Sülün doğrulup yerde gördüğü oklavayı kaparak var gücüyle Sait’in sırtına indirdi. “Hıııh” diye bir ses çıktı Sait’ten, o kadar. O zaman ilk kez göz göze geldiler. Sülün’ün görebileceği en korkunç, en kirli bakışlardı. Bu arada artık Sait’in elindeki oklava, Sülün’ün her yanına iniyordu. “Yanına bırakmam bunları!” diye ağlıyordu Sülün.  “Sen önce seni bırakmam için yalvar!” deyip oklavayı indiriyordu Sait. Sülün şimdi oklavanın kırılması için dua etmeye başlamıştı.


Sait vurmaktan yorulunca Sülün bir umut kalkıp kapıya koşturdu. Kapı kilitli değildi Allah’tan. Kapıyı açmıştı ki Sait’in pis kokan ceketli kolunu boyunduruk geçmişçesine boğazında hissetti. Sait’in ayaklarına tekmeler savurdu. Sait, Sülün’ü boynundan kavradığı gibi havada savurtup içeri fırlattı. Kapıyı da çatt diye kapattı.  Hah işte, bunca dayaktan sonra yola gelmiş Sülün’ün çıtı çıkmıyordu şimdi. Sülün, düştüğü yerde öylece hareketsiz yatıyordu. Numaracı kız,  bayılmış taklidi yapıyordu besbelli. Filmlerdeki gibi. İlk fırsatta elini ısırıp kaçmaya çalışacaktı
 
Sait, biraz bekleyip ayağıyla dürttü. Tepki alamadı. Biraz daha hızla dürttü. Ne inatçı kızdı. Gık demiyordu. Bu tekme daha savurdu. Sülün’den yine ses çıkmadı. Sait, Sülün’ü omzundan sarsmaya başladı. Kızın gözleri açıktı; ama ne göz kırpıyordu ne de gözbebekleri oynuyordu. Üstelik başı da yana düşmüş haldeydi.

*****

Sülün’ün boynu kırılmış cansız bedenini köyü de geçen derenin kenarında bulduklarında muhtar jandarmaya “son gördüğünde Sait’in sülün avına gideceğini söylediğini” anlatıyordu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
02.12.2015

Paylaş :

20 Nisan 2018 Cuma

Ankara'ya yağmur yağdı, gelincikler ıslandı


Nisan yağmuru damlalarıyla eğilmiş gelincik.
Ankara.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı  saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.04.2018

Paylaş :


Habil ile Kabil’den bu yana…

“NEYDİ BİRİLERİNE O SÖZÜ SÖYLETEN?” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :

19 Nisan 2018 Perşembe

Bir örümcek ağı, kırık camlı eski ev pencerelerinin perdeleri


Terk edilmiş, metruk evlerin camı kırık penceresinden rüzgârla savrula savrula yırtılmış, kirlenmiş eski dantel perdeler gibi.

Örümcek ağı. Ankara.

Bu akşam dönüşte çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.04.2018

Paylaş :

18 Nisan 2018 Çarşamba

Ayva ağacında açan gül


Sonbaharın yumruk büyüklüğündeki sapsarı meyvesinin ilkbaharda pastel pembeli çiçeği.

 Ayva gülü, Ankara.

 Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her  hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
18.04.2018

Paylaş :

16 Nisan 2018 Pazartesi

Çiçek tozu toplayıcıları; arılar


Arıların iş günü bahardır.

Hafta sonu çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
16.04.2018

Paylaş :

15 Nisan 2018 Pazar

Orhan Veli’ye şiir yazdırtan demde havalı günlerden bir Nisan günü


 En geç yeşillenen ağaçlar, bulvar akasyaları. 





Yapraklandıklarında koskoca bir yeşil top gibi duruyorlar gövdeleri üzerinde.




Yeni yeni filizlenen yapraklardan duydukları memnuniyet ile serçeler henüz kapanmamış dallar içinde saklambaç oynuyor.




Göçmen kuşlar da katılınca saksağanların, güvercinlerin, serçelerin arasına ötüşler çoğaldı. 



Hafta sonu sabahları bir konser ki…





Saat ona kadar içeri giresi gelmiyor insanın balkondan. Tekrarı bahara olacak konserler çünkü bunlar. 




Bir de onları şakırken fotoğraflamak.




Gerçi blok gölgeleri ve sabahın pusunda netlik tam olmasa da anlatıyor yine de o küçücük gırtlağın  büyük solosunu.



Şahinler süzülüyor.




Yuvalar açıldı. 




Topraktaki kuş yuvalarından kertenkele yuvalarına….





Karınca yuvaları adım başından da sık.





Kilit taşlar arasını pek seviyorlar.





Kayalıklar yabani çiçeklerle doldu.






Kuşburnu, böğürtlen çiçekleri açtı.



Sanki taştan doğal saksılardan kayalık balkonundan sarkarcasına koy verdiler  dallarını salkım saçak…





Kendi başına bitmiş, kendi başına büyüyen koskoca kırdaki ağaç, yine kendi başına yeşillendi. Kuşlara kucak açtı.




Eski tarlalar yeni kulelere dönüşünce ortalığı müthiş kokusuyla buram buram kokutan beyaz çiçek öbeklerine sadece arkalarda rastlanır oldu. 






Ayva güllerinin güzelliğinden olmalı, güller hala açmadı.





Sanırım ayva gülleri geçince bitecekler kızarmış, yağlanmışcasına parlak kahverengimsi yapraklar arasından. 







Kırmızı beyaz, pembe, alalı, turunculu.






Yağmur ve toprak en verimli ikili. Yağmur yağdıkça toprağın yüzü yeşil. 



Otlar canlı. Haziran sonuna kadar böyledir Ankara’da. 





Temmuz, güneşin ısısını cömertçe saldığı ay olduğundan otlar dayanamaz. 






Toprağın üstü kurumuş, sararmış bitkilerle kaplanır. Ortalık boz renge bürünür.




Ayrıca o görkemli çiçeklerin kareleri aslında gepegenç, küçücük fidelerin çabalarının ürünüdür.




Koku yarışı var şu sıralar.





İğde çiçekleri, badem çiçekleri, kır çiçekleri derken leylaklar.




Leylak denilince akla gelen ilk renk eflatun olsa da beyazı da vardır.





Güller, tüm çiçeklerin sırasını savmasını bekliyor açmak için. 







Tomurcuğa hazırlar. Kızarmış yaprakları bunu anlatıyor.




 
İçerilere giresi gelmiyor insanın. Şu blog işleri de olmasa. :)







İnci çiçekleri beyaz iri inci taneleri gibi açmaya can atıyor şimdiden.


 Ankara’nın henüz bir metre bile olmamış incir ağacı fideleri yapraklandı bile.













Tam Orhan Veli şiirinden kaçma havalar var şu sıra.










  
Limonata gibi. Sıcak da değil soğuk da.










  
Asmaların yeni patlamış körpe yapraklarının taze yeşilinin güzelliği…










Genç kiraz, vişne ağaçlarının meyveleri belli oldu.











Hani o muhteşem ayva gülleri var ya, koskocaman güzellikte.





 İşte o güller bu bodur, küçücük, genç ayva ağacı fidesinin çiçekleri.







  
Çiçekli dalların yukarıdan görüntüsü de farklı bir güzellik.








Ankara’nın toprağı çok bitek. 




Verimli. 




Çiçek türleri zengin. 





Kırları renklerle coşmuş olacak eğer kır olarak kalırlarsa her bahar.






Arılar, en sevdikleri toza bulanmakta her an.





Çiçekli dalların güzelliği…









Dallardaki renklerin güzelliği…










Dün çektiğim bu resimler içindeki açtı açacak keklik gözleri yani adonisler bugün açmış olmalı…

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.04.2018




Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci