5 Mayıs 2018 Cumartesi


“Dumansız Kahveler” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.05.2018

Paylaş :

4 Mayıs 2018 Cuma

Islıklı ötüş


Boğucu bir hava vardı bugün Ankara’da.

 Öğlenleyin iyice bastırdı bu boğuculuk.

Çıkıp dolanılacak gibi  filan değil bu havada.

Kapatıyor, açıyor. Sağanağa yakalanmak da var.

İyi ki hava  öyle olmuş da sığırcık ötüşünü duyup resimlemek kısmet olmuş.


Bu öğlen çektiğim sığırcık karesi, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 04.05.2018

Paylaş :

MİM, Şimdilik İsimsiz Öykü

Şu ara blog sahipleri  arası bir öykü yazılıyor ortaklaşa. Berlin Berlin arkadaşımızın editörlüğünde. Kaldığı yerden öyküyü bırakacak olanlar bunu bırakılan MİM ile anlıyorlar.
Bittiğinde altında pek çok imza olacak. Ve kimse sonunun nasıl olduğunu bilemeyecek. En son yazan, son noktayı da koyacak haliyle.
Henüz adı yok bu öykünün. Bu nedenle “Şimdilik İsimsiz Öykü” diye anılıyor.
Öyküye katkıda bulunanlar yazdıkları bölüm sonrasında öykünün o ana dek yazılıp tamamlanmış kısmını kendi sayfalarında da paylaşmaktalar. Sıra bendeydi.


Şimdilik İsimsiz Öykü





👉Öykü Bölümü: Berlin Berlin


"Saçları terden yüzüne yapışmış, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, koşmaktan dizlerinde derman kalmamış bir şekilde sokağın büyük caddeye açılan köşesinden ana yola fırladı. Zifiri karanlıkta bir arabaya rast gelme umuduyla koşmaya devam etti. Yolun karşı tarafınuda beliren ışığa biraz daha yaklaştığında, birinin kendine doğru geldiğini ve fısıldayarak "Öykü" diye çağırdığını duydu."
👉Öykü Bölümü:  DeepTone
"Öykü, Öykü, Öykü!" Fısıldamaların şiddeti arttı: 'Öykü, kızım, hadi uyan, uyansana, hadi kızım, sabah oldu, okuluna geç kalacaksın, uyan!!!' Bir sıçramayla uyandı: "Ah anne, sen miydin beni çağıran, ne işin vardı ışığın altında?' 'Ne ışığı yavrum, kabus mu görüyordun sen, sana kaç defa dedim, uykudan önce gerilimli filmler izleme diye, hadi kalk artık, bir duş al, portakal suyunu iç ve dersine yetiş."
👉Öykü Bölümü:  Ebemkuşağı
"Neyse ki rüyaymış dedi Öykü. Derin bir nefes aldı. Sonra kalkıp lavaboya gitti. Yüzüne çırptığı suyla kendine geldi. Annesi içeriden; 'İki lokma bir şeyler ye!' diye sesleniyordu. 'Geç kaldım anne!' diyerek, odasına gidip aceleyle giyindi. Annesine bir öpücük gönderip masanın üzerinde duran bir bardak sütü içtikten sonra kendini dışarı attı. Hızlı adımlarla ışıklara geldi.Tam caddeden karşıya geçmeye hazırlanırken acı bir fren sesi duydu. Bir an, geceki rüyanın etkisiyle arabanın kendisine çarptığını zannedip gözlerini kapattı. Sonra kendine gelip gözlerini açtığında yerde yatan bir kedi yavrusu gördü. Hemen kediyi kucağına aldı. Neyse ki birkaç ufak çizikten başka görünür bir yarası yoktu kediciğin. İlk dersi kaçırmıştı zaten. Eve dönüp annemden mi yardım istesem yoksa veterinere mi götürsem diye ikilemde kaldı Öykü." 
👉Öykü Bölümü:  İncirli Kurabiye
"Ama kısa sürede toparladı kafasını. Düşünmesine gerek yoktu ki, ne yapacağını o çok iyi biliyordu. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. İçinde kelebekler uçuşmaya ve kalbi hızlıca atmaya başladı. Çünkü aklına gelen fikir onu heyecanlandırmıştı. Eve dönüp annesinden yardım almayacaktı elbette, kediyi veterinere götürecekti. Her gün okuluna giderken yolunu uzatıp kliniğinin önünden geçtiği, 'acaba karşılaşır mıyım?' düşüncesi ile kapısının önünde oyalandığı, aşık olduğu veterinere götürecekti kediyi. O veterineri de ilk, arkadaşının kedisini götürdüklerinde görmüştü... Zaten o anda da aşık olmuştu. Ondan sonra sürekli oraya gitmek için bahaneler buluyordu. Hatta veteriner onu geçen hafta kapısının önünden geçerken görünce içeri kahve içmeye çağırmıştı. Öykü o günden sonra daha çok görmek istiyordu veterineri. Hakkında bütün bilgiye sahipti.. Öykü daha üniversite 4. sınıftaydı, veteriner ile aralarında 3 yaş vardı..." 
👉Öykü Bölümü:  Feri Peri"
Ayakları ondan evvel davranıp harekete geçmişlerdi bile. Hızlı adımlarla yürüyor, ılık sabah rüzgarını kızarmaktan kendilerini alamayan yanaklarında hissediyordu. Başını gözyüzüne doğru kaldırdı. Mavinin envaiçeşit rengine bürünmüş, güneşin anaç ışıklarından şahsına pay çıkarmaya çalışıyordu gök kubbe.'Ne güzel bir Nisan sabahı..." dedi Öykü mutluluğun iksiri aşık olma hali ile sarhoş olurken. Küçük kedicik o sırada iyice kucağına yayılmış, karamel kahvesi tüylerini yalamakla meşguldü.Bir sokak geçti, sonra bir sokak daha. Veteriner kliniği ile arasında sadece yirmi metre kalmıştı ki hemen yanı başındaki bir dükkanın camekanının önünde durdu. Camın yansımasında kendisini yeterince beğenene kadar üstüne başına bir çeki düzen verme gayretine girişti. Ensesinde topladığı koyu kumral saçlarını saldı. Saçlar omuzlarına düştü; perçemleri de küçük ve sevimli alnına. İşte şimdi hazırdı..." 
👉Öykü Bölümü:  Bir Yıldızın Hikayesi
Heyecan içinde özel kliniğin merdivenlerinden çıkarken kalp atışlarının ritmini frenlemek istercesine elini göğsüne bastırdı ve her adımı ile yüreğinin derinliklerinde giderek daha da çoğaldıklarını hissettiği pır pır uçuşan sevgi kelebeklerine hemen oradan uzaklaşmalarını söyledi. Olabildiğince normal görünmeye gayret etse de kucağında taşıdığı yaralı minik kedi kadar ürkek ve narindi. Bekleme salonunda girdiğinde daha önce hiç karşılaşmadığı sarı saçlı, ela gözlü, beyaz önlüğün içinde bile oldukça alımlı görünen bir genç kız karşıladı onu. 'Bu kız da nereden çıktı şimdi?' dedi içinden. Öfkesini yatıştırmaya çalışarak 'Tunç Bey müsait mi?' diye sordu ve ekledi 'Minik kedinin durumu biraz acil de'. 'Tunç Bey şimdi bir operasyonda. 15 dakikaya kadar çıkar. O müsait oluncaya kadar ilk müdahaleyi ben yapayım dilerseniz. Ben onun yeni asistanıyım, adım Seray' deyip onay beklemeden çekip aldı kediciği Öykü’nün kucağından. Onu muayene odasına doğru götürürken geride bıraktığı parfümün rüzgarından hiç hoşlanmamıştı Öykü. Asistanın mekanik kollarında muayeneye giden kedicik ise çaresizce teslim oldu kaderine. Müjde annenin biricik kuzusu ve mahalledeki en yakın kankası Bücürük’le bugünkü pinpon maçını iptal edecekti mecburen."
👉Öykü Bölümü:  Sibella
"Öyle görünüyordu ki beklemekten başka bir şansı yoktu. Boş bulduğu bir sandalyeye yöneldiği sırada telefonundan gelen sesle aniden irkildi. Arayan Müjde’den başkası değildi. Ne diyecekti şimdi ona? Düşünmek yerine telefonu açmaya karar verdi. Telefondaki sesle ikinci defa irkildi. 'Öykü! Neredesin sen Allah aşkına? Okula da gitmemişsin bugün. Akşamki maçı unuttuğunu söyleme sakın bana!' Derin bir nefes aldı ve 'Müjde...' dedi; 'Söz veriyorum en ince ayrıntısına kadar anlatacağım ama şimdi değil. Maçı da ertelememiz gerekiyor. Kızma olur mu?' diyerek kapattı telefonu. Neyse ki Müjde fazla kurcalamamıştı konuyu.Telefonu çantasına koyarken , merdivenlerden inen Tunç’u gördü. Heyecanlanmayacağına dair kendi kendini telkin ederken Tunç da onu çoktan görmüştü. 'Öykü...' dedi; 'Senin burada ne işin var?' 'Şey...' diyebildi… 'Kedi.. araba çarptı da aklıma sen geldin.' 'Çok iyi yapmışsın, nerede şimdi? Seray ilk müdahaleyi yapmıştır, gel bir beraber bakalım nesi varmış senin kedinin.' Seray adını duymaktan hoşlanmadığını fark etti ama muayene odasına Tunç'la girecek olmak ona adeta zafer kazandırmıştı. Küçük bir müdahale sonrası kedicik de kendine gelmişti. Artık gitme vaktiydi. Oysaki gitmek hiç içinden gelmiyordu. Vedalaşırken dile getirmeye çekinir gibi tutuk bir tavırla 'Şey...' dedi yine. 'Öğle tatili vakti geldi galiba, aç mıydın?' Tunç biraz düşünür gibi oldu; 'Aslında çok aç değilim ama şu köşe başında yeni bir pastahane açıldı, tatlılarının güzel olduğunu söylüyorlar. Ne dersin tatlı yiyelim mi?'"
👉Öykü Bölümü:  Mutlu Yazar
 "Öykü Tunç'un teklifini duyunca sevinçten çığlık atmamak için zor tuttu kendini. Sevincini belli etmemeye çalışarak tamam benim için uygun diyerek cevap verdi. Bir taraftan da Tunç'u süzüyordu. Tunç uzun boylu, geniş omuzlu, kumral, yeşil gözlü kendinden emin tavırlı, sakin bir gençti. Öykü'ye gülümseyerek 'Hadi çıkalım.' dedi. Tunç Öykü'nün ilgisini fark etmişti. Bu ilgi hoşuna da gitmişti fakat belli etmedi. O da Öykü'yü beğeniyordu. Neden olmasın diye mırıldandı. Aslında tanımak da istiyordu onu. Gördüğü diğer kızlardan farklıydı. Doğal, saf bir görüntüsü vardı. Üniversite hayatında  hiç ciddi ilişkisi olmamış, kimseye güvenememişti.Pastahanede oturup biraz sohbet ettiler. Havadan sudan konuştular. Daha sonra Tunç Öykü'nün okulunu sordu. Bu sene bitireceğini öğrenince çok sevindi. Tunç'un ses tonu  o kadar yumuşak ve etkileyiciydi ki hiç susmasın konuşsun istiyordu Öykü. İkisi de çok keyif almıştı bu sohbetten.Öykü Müjde'yi düşündü bir an, Tunç'u tanısa nasıl şanslı olduğunu söylerdi Öykü'ye herhalde.Az sonra Tunç ayağa kalktı; 'Artık gitmem gerekiyor iş beklemez' dedi. Öykü'ye dönüp '...yarın tekrar buluşalım istersen...'  diye gülümsedi.Öykü bu gelişmeden çok mutlu olmuştu. Hiç bu kadarını beklemiyordu. Yeni bir aşk mı başlıyordu acaba? 'Tamam, yarın görüşürüz!' diyebildi. Tekrar buluşmak üzere vedalaşıp ayrıldılar..."
👉Öykü Bölümü:  Berlin Berlin
Öykü'nün içi içine sığmıyordu. Yarın tekrar buluşacaklardı. Bu ne demekti? Acaba Tunç'un hisleri de Öykü'nünki ile aynı mı idi? Bu teklif acaba bir ilişkinin başlangıcı mı idi? Yoksa sadece arkadaşça, basit bir buluşma teklifi mi idi? Seray Tunç'un sadece asistanı mı idi? Yoksa aralarında bir bağ var mı idi? Bunun gibi yüzlerce düşünceyle, heyecan içinde yarının gelmesini bekliyordu. Müjde'yi arasamı idi? Ama geç olmuştu. Bir yandan da bu gece heyecandan uyuyamayacağını düşünüyor ve yarın gözünün altında bir sürü mor halka ile Tunç'un karşısına geçmek istemiyordu. Yatağına uzandı ve bir sürü düşünceyle, sonunda uykuya daldı. 
Öykü Bölümü :Sessiz kaldım 

Öykü derin bir uykuya dalar ve kafasında binlerce düşünceyle uyur...Ve güzel bir sabaha uyanır lavaboya gider elini yüzünü yıkar kendine gelir öyle ki neşeli  neşeli  içinden bir  şarkı mırıldanıyor  du  ..yalnız benim için bak yeşil yeşil diye mırıldanıyor du :) öykü eski  şarkıları dinlemeyi severdi zaman zaman ...Annesi seslendi  hayırdır öykü bu sabah ne mutluluk ne neşe böyle bu sefer güzel rüyalar gördün galiba yüzün de adeta güller açıyor malum geçen sefer kötü bir kabus görmüştün...

Öykü  derin bir nefes alır yüzün de o tatlı gülümsemesiyle annesine döner hiç bir şeyim yok der annesine sadece bir kaç sınavımdan  iyi not aldım    biraz rahatladım ondan anneciğim :)der 

iyi peki öyle olsun bakalım dedi annesi   hadi o zaman kahvaltıya ...Güzel bir kahvaltıdan sonra öykü heyecanla Tunç'la buluşacağı saatleri iple çekiyordu  üstünü giyen öykü artık hazırdı annesini öptü görüşürüz anneciğim diyerek evden çıktı dışarıda bir kaç işini hallettikten sonra Tunç'la buluşacağı zaman gelmişti zaten dünden beri çok heyecanlıydı  ve heyecanı iki katına çıkmıştı kalbi pır pır ediyordu adeta ...Ve  Tunç'un özel   kliniğine doğru yürümeye başladı  ve gelmişti artık içeri girdi karşısın da Tunç'u göreceğini beklerken asistanı Seray çıktı zaten ona karşı içini kemiren sorular vardı neyse ki çabuk toparlandı merhaba Seray dedi Seray da merhaba öykü hoş geldin dedi  ..hoş buldum  der öykü ...Ve tam Tunç'u soracakken  Tunç odasından  çıkar  Tunç öykü gördüğü an içinde kelebekler uçmaya başlamıştı Tunç'un hemen merhaba hoş geldin Öykü ..Öykü: merhaba hoş buldum der onun  da içi cıvıl cıvıldı Öykünün  ...Tunç hadi çıkalım mı  der öyküye ...Öykü Tabi hazırım çıkabiliriz .. Ve     ikisi de çıkar   yan yana yürümeye başladılar Öykünün halen kafasında binlerce sorulara rağmen Tunç'un  yanın da olduğu için çok mutluydu...Tunç o naif sakin ses   tonuyla Öykü'ye bakar nereye gitmek istersin diye sorar ...Öykü  bir an düşünür  güzel bir deniz havasımı alsak  Vapurda çay simit çok güzel gider   martılar der Öykü ..Tunç Tabi neden olmasın çok güzel olur hadi o zaman gidelim der Öykü'ye  Ve vapura doğru yol almaya başlarlar ..  Ve yolda konuşmaya başlarlar ...

Öykü Bölümü :Okuma Günlüğüm
Tunç’la başbaşa olmak, sohbet etmek bir hayal kadar güzeldir Öykü için. Ne konuştuklarının hiçbir önemi yoktur zaten. Havadan sudan konuşurlar, Tunç’un yanında zaman su gibi akmaktadır, neredeyse yarım saatlik yol onlara birkaç dakika gibi gelmiştir ve birden kendilerini iskelede bulurlar.

Ada vapurunun kalkmak üzeredir. “Hadi,” der Tunç, halbuki yol uzundur, kim bilir kaçta dönebileceklerdir, Öykü annesinin onu merak edebileceğini de geçirir aklından ama kalbi öyle hızlı atmaktadır ki hiç bir şey düşünmeden Tunç’un peşinden gider. Kendini inanılmaz hafif ve mutlu hissetmektedir. Vapurda hemen üstteki açık güverteye geçerler, yola çıkar çıkmaz vapurun etrafını saran martılara geçerken aldıkları simitleri atarlar, sonra çay içerler, sohbet ederler ve yine zaman uçup gitmiştir bile. Tunç da Öykü’nün yanında ne kadar rahat ve keyifli olduğunu şaşkınlıkla fark eder. En başta onun güzelliğinden etkilenmiştir ama onu tanıdıkça çok daha özel bir şeyler olduğunu anlamıştır. Zaten Ada’ya gitme fikri de aslında bilinçaltıyla verdiği bir karardır…

Vapurdan indiklerinde Öykü’nün ne yapacaklarını merak etmesine fırsat vermeden “seni biriyle tanıştıracağım,” der Tunç ve kolundan tutup birbirinden güzel evlerin, köşklerin sıralandığı bol ağaçlı bol kedili sokaklardan birine sürükler. Öykü Tunç’un bu heyecanına biraz şaşırsa da mutluluk içinde onu takip eder…



👉Öykü Bölümü:  Berlin Berlin



Böyle güzel, hoşsohbet ilerlerlerken, Öykü'nün telefonu çalar ve annesi ona acilen eve gelmesini  söyler. Tunç'un onu nereye götüreceğini çok merak etmesine rağmen, aklı annesinde kalır. 'Acaba önemli bir şey mi oldu' diye düşünür ve Tunç'a acil işinin çıktığını, bu yüzden eve gitmesi gerektiğini söyler ve oradan ayrılarak  eve doğru yol alır... Yolda, acaba rüyada mıyım, bunların hepsi birer düş mü? diye tatlı bir düşünceyle ilerler. Etrafına mutlulukla bakınarak, ne güzel bir bahar günü, ne güzel çiçekler, her şey ne güzel diye düşünür.



 👉Öykü Bölümü:  Bahçeperim; "https://bahceperim.blogspot.com.tr/"

Bahar bu sefer başka bir bahardı. Çiçeklerin renk cümbüşü, güneşin teni okşayışı ve rüzgarın esintisiyle düşlerin gerçek olma ihtimali var gibiydi.

Öykü, esrik duygularla yolda yürüyordu.

Yine aynı acı fren sesini duydu. Kalbi yerinden çıkmış gibi çarpıyordu. Arkasına dönüp baktığında sabah kediye çarpan arabayı gördü. 
Arabaya odaklandı. Spor araba ile cip arasında yeni modellerden biriydi. Parlak mavi tonuyla, araba hemen fark ediliyordu. Kapı açıldı. 
Saçlarını arkaya toplamış, deri ceketli kirli sakallı ve gözlüklü erkek indi.
Gözlükleri olsa da bakışları Öykü'ye kitlenmişti. Bunu o kadar mesafeden hissedebiliyordu.
O anın etkisiyle mi bilinmez; gök grileşti. Soğuk bir rüzgar başladı... Yanından geçen iki kadın aralarında o adamdan konuşuyordu. Kısa saçlı olan kadın: "Mahalleye yeni geldi. Geçen alt komşu onu merdivenden inerken görmüş. Belinde silah varmış. Her gece, farklı kişilerle eve geliyormuş."
Diğeri yetiştirdi:"Genç kızlarla da görülmüş. Konuştuğunda insan ürperiyor. İçinde canavar var, sanki. Şerrinden koru, Yarabbim! Nereden geldiyse, oraya geri dönse!."
Kadınlar uzaklaşırken adamsa ona doğru yürüyordu. Öykü, kendini gördüğü kabusların içinde hissetti. Kaçmak istiyor, ama; olduğu yere mıhlanmıştı...
İçindeki ses; ona düşünmeden orayı terk etmesini söylüyordu. Öykü sakinleşmeye çalışarak yola baktı. En azından bu sefer kimse zarar görmemişti. 
👉Öykü Bölümü: http://sevdeninsiirler.blogspot.de/

Ve adam gelmişti bile öykü'nün yanına iyi misiniz dedi. Öykü konuşamıyordu sonra kendine geldi iyiyim dedi adam öykü'ye öyle bakmıştı ki daha çok korkmaya başlamıştı ve uzaklaştı oradan hızlı adımlarla öykü. Hemen eve gitti annesine olanları anlattı annesi geçti kızım korkma dedi (annesi bir anda neden panikledi) diye düşündü bir an öykü ama  annesine çok güvendiği için sormadı  onun yanında kendini huzurlu hissediyordu ve odasına çıkıp yatağına yattığın da düşündü ben neden o adamı gördüğüm de bir şeyler hissettim annem neden bu kadar panik yaptı acaba diyerek uykuya daldı. Uyandığın da evin her yerine baktı ve annesi evde yoktu bir şeyler yedi ve oturdu o arada annesi dışarıda dolaşırken bir anda o adamı gördü Selçuk dedi Selçuk  şaşırmıştı öykü'nün annesi başladı konuşmaya yıllar sonra beni bırakıp gittin şimdi neden döndün biliyor musun sen beni bıraktığın da ben hamileydim kızımıza ve sana bunu anlatamadım çünkü beni bırakıp gittin defalarca aradım seni ama dönmedin sen beni hiç sevmemiştin zaten. Selçuk umursamadı ama bir yandan içinde bir his oluştu nedenini bilmediği öykü'ünün hiç bir şeyden haberi yoktu öykü evde oturuyordu ve canı sıkılmıştı hazırlanıp dışarı çıktı etrafına bakınırken annesiyle Selçuğu konuşurken gördü ( ne konuşuyordu bunlar ) diye düşündü ve yavaşça onları dinlemeye karar verdi öykü'nün annesi sen umursamıyorsun ama bizim bir kızımız var adı öykü dedi.Öykü duyduğun da şok olmuştu.

Baba diyerek bağırdı !

Annesi ve Selçuk arkasına döndü öykü dedi......





👉Öykü Bölümü: https://deepinsideones.blogspot.de

Yıllardır adına bir sürü hikaye dinlediği adam şimdi karşısında duruyor olamazdı. Kalbi ile hüzünlü anıların arasında geçişler yaşamaya başlamıştı bile. Annesinin sözlerinin öfkeli yumruklarla çarptığı kişi gerçekten babası mıydı? Buna inanmasını kimse bekleyemezdi ondan. Ailede herkesin dilinde ölmüş olarak dolanan biri nasıl olur da evlerinin önünde dikilebilirdi. "Öykü bunu açıklamamıza izin ver lütfen" dedi annesi gözlerinden yaşlar süzülürken. Bunu açıklamak mı? 21 senelik bir yalan nasıl açıklanabilirdi ki. 
Öykü ne yaptığını bilmez bir halde koşarak caddeye doğru ilerledi. Annesi peşinden koşmaya çalışsa da yetişemedi. Kalbi ve ruhu büyük bir tezatlık içinde yeniden sıkışmaya mahkum edilmişti. Çocukluk anıları birer birer gözlerinde yeniden sahneliyordu. Onca sene öldüğüne inandırılan babasına kavuşabildiği için sevinecek değildi ya. Kalbinin sessiz çığlığı yükselmeye başlarken güneşin yeni yeni aydınlatmaya başladığı caddenin başında tüm bedeni tir tir titremeye başladı. Heyecanla beklediği yarınların hiç bir anlamı kalmamış hissine kapıldı. Babası dedikleri adam, Öykü'nün hayatında hiç bir anlamı olmayan gölgeden başka bir şey değildi. "Kalbimin derinliklerinde kabuk bağlamış bir acı vardı ve her şey altüst oldu." dedi kendi kendine. Bu saçmalığa ne inanmak ne de dahil olmak istemiyordu. Belki de hayatının en hızlı ve zor kararını aldı o an ve annesinin işe gideceği saati beklemek için köşe başındaki kafeye oturdu. 

Saatler inatla ilerlemek bilmezken, evin boş olduğuna inandığı anda koşarak eve döndü. Duvarında asılı olan haritaya baktı. "Yıllardır ertelediğim yolcuk, işte şimdi hayatımı değiştirecek." diyerek çantasına dolapta bulduğu bir kaç parça eşyayı tıkıştırdı. Yıllardır biriktirdiği paraların durduğu desteyi montunun cebine koydu. Susmak bilmeyen telefonunu tamamen kapatarak kendini bulmak için çıktığı yolculuğa adım attı. 

👉Öykü Bölümü: Berlin Berlin

Anne ve babasıyla tekrar yüzyüze gelmek istemiyordu. Neticede kendini kandırılmış hissediyordu. Ama Tunç? Ona da bir veda etmeden mi yola çıkacaktı? Tam aralarında bir yakınlaşma olmuşken, bu kadar basit mi bitecekti her şey? Tekrar telefonunu açtı ve işaret parmağını Tunç'un numarasının üzerinde dakikalarca bekletti. Arasa ne diyecekti ki? Kafası karmakarışık bir şekilde ne yapacağını düşünürken, bir anda telefonu çalmaya başladı. Arayan Tunç'tu. Kalbi ilk defa bu kadar hızlı çarpıyordu. Elleri titreyerek telefonun açma tuşuna dokundu ve titrek bir sesle "Alo" dedi. Tunç'un sesi de tuhaf geliyordu ama onun bir şey söylemesini beklemeden Öykü hemen, " Sana anlatmam gereken çok önemli bir şey var" dedi. Tunç da ağır ve sessiz bir şekilde "Benim de" dedi. "O zaman  yarım saat sonra dünkü buluştuğumuz pastanede seni bekliyorum" diyerek telefonu kapattı.

👉Öykü Bölümü: Acemi Demirci


Öykü’nün şu bir iki gündür yaşadıkları inanılır gibi değildi... Bunca sene öldü bildiği babası çıkagelmişti. Hayalinde yaşattığı babasına hiç benzemeyen garip bir adam. Hiç de tekin gözükmüyordu.

Sonunda hep istediği şey olmuş, Tunç ile bir pastanede oturup laflayabilmiş olsa da yine de istediği gibi olmayan şeyler vardı. Seray aklından çıkmıyordu bir kere. Bilinmezlikler içinde kalmak hoşuna gitmemişti.

Öykü, tüm bu olanlar nedeniyle kendini altüst olmuş hisseder, düşünceleri karmakarışık iken kafasını toparlayamadıkça atacağı adımların doğruluğundan emin olamayacaktı. Sağlıklı düşünmekten çok uzaktı şu sıra.

Gitmese miydi acaba Tunç ile görüşmeye. Öyle ya, Tunç’un kendisine söyleyebileceği ne olabilirdi ki o kadar önemli. Birkaç kez ayak üstü ya da bir tatlı yemelik sürede konuşabildiği birinden bunca önemli ne duyacak olabilirdi ki!

Nasıl olsa uzaklaşacaktı buralardan artık. Gitmeden önce Tunç’u bir kez daha görmekten bir şey olmazdı. Zaten tutup da “bak Öykü, sakın şaşırma ama bunca yıl öldü sandığın baban aslında yaşıyor ve bu mahallede yaşıyor” diyecek hali de yoktu. Bu gerçeği öğrenmişti zaten.

Tunç erkence gitmişti buluşacakları yere. Onu bekliyordu. Bir an önce anlatacaklarını anlatıp Öykü duysun istediği belliydi. Öykü de masadaydı sonunda.

Garsona siparişleri verdikten sonra “gidiyorum” dedi Öykü, damdan düşer gibi. Tunç anlamadı, “daha yeni geldin, ev kaçmıyor ya, gidersin” deyince, “yok, öyle değil. Buralardan uzaklaşıyorum” diye cevapladı Öykü.


Şimdi Tunç da en az Öykü kadar allak bullak haldeydi. Altüst olmuş iki insan karşılıklı oturmaktaydılar. “Neden, nereye?” diye sordu Tunç. “Sakin, kafa dinleyeceğim bir yere”. “Neden?” diye üsteledi Tunç. “Altüst oldum. Karmakarışığım” dedi Öykü. “Ne oldu ki altüst edecek kadar seni?” Öykü, belli ki anlatacak halde değildi. “Anlatması zor. Ben gideceğimi söylemek istemiştim sana” diyebildi. “Nereye?” diye yine sordu Tunç. Öykü sustu. Sonra “Senin anlatacağın önemli şey neydi?” diye sordu Tunç’a. Tunç yutkundu. Anlatacakları, karşısına geçmiş gideceğini söyleyen birine anlatılacak şeyler değildi.

Öykü sessizliği bozmak, buraya kadar gelmişken Tunç’un önemli dediği şeyi öğrenmek istiyordu uzaklara gitmeden önce. Neydi o acaba? “Bir şey söyleyecektin bana?” diye söze girdi Öykü. Tunç, gözlerini üst üste kırparak baktı Öykü’ye. “Anlatacaklarım, uzaklara gidecek birisi için değildi” dedi.

Öykü hep üsteleyen, Tunç da açılmak yerine hep kaçamak cevaplar veren oldu sonraki dakikalarda. Belli ki Tunç anlatacağı her ne idiyse anlatmayacaktı. Telefondaki o kararlı Tunç gibi gözükmüyordu. Bu sırada Tunç’un telefonu çaldı. “Kesin Seray’dır. Bir hayvan gelmiştir, acele gel diyecektir Tunç’a” diye düşünürken telefon ekranında arayanın “Beşik Kertmesi” olarak kayıtlı olduğunu gördü. Tunç da sanki bir çocukla konuşur gibi bir hava içinde tamamladı konuşmasını.

Öykü’nün gözleri büyüdü. Tunç’un bir beşik kertmesi mi vardı yani? Başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Oysa ki her şeyi bırakıp gitmeye hazırlanan, kararlı bir insanın böyle hissetmemesi gerekmez miydi? Ama kazın ayağı öyle değilmiş meğer. Gözünü kırpmadan gitmelere kalkarken bir telefon araması onu ne hale getirmişti bak işte. Bu arada Tunç masadaki peçeteyle oynuyor hatta üzerine bir şeyler karalıyordu aklı karışık insanların çoğunun yaptığı gibi.

“Acele ile alınmış yanlış bir karar olmasın sakın gitme isteğin” diyebildi Tunç. Cevap veremedi Öykü, çünkü böylesi anlarda alınan kararlar ne kadar doğru olabilirse kendi kararı da o kadar doğruydu. Okulunu, bunca sene kendisini tek başına büyütmüş annesini, arkadaşlarını, evini, Tunç’u bırakıp gitmek, kaçmaktı aslında. Hayata kaçarak mı başlayacaktı? Elindeki avucundaki bitince ne yapacaktı? İşi gücü yoktu, elinden gelebilecek bir şey de yoktu. Bulaşık bile yıkayıp kazanamazdı ekmek parasını. Tüm tabakları kırıp borçlu bile çıkardı.

İyisi mi bir düşünse miydi gidip gitmeme kararını. En azından birkaç gün daha bekleseydi. Tunç’un yüzüne bakınca geride neler bırakacağını görmüştü çünkü. Babası gittiğinde annesi de bu halde olmalıydı. Şimdi babasının annesine yaptığını kendisi Tunç’a mı yapıyordu yoksa? Babasından ne farkı kalırdı insanları bu halde bırakıp sırtını dönüp giderse? Yok, gitmemeliydi. En azından şimdilik.
“Tunç”, dedi. “Hemen gitmeyeceğim. Belki hiç gitmeyeceğim.”

Tunç bunları duysa da gözlerini peçeteden kaldıramadı. Öykü biraz daha yüksek sesle aynı şeyleri tekrar söyledi. Sonra da “Şimdi sen söyle, neler anlatacaktın bana” .

Tunç, ”Gitmeme kararın kesinleştikten sonra söyleyebilirim söyleyeceklerimi ancak” deyip, üzerine bir şeyler çiziktirdiği peçeteyi katlayıp Öykü’nün avucuna bıraktı. Birkaç resim, birkaç söz, birkaç şiir dizesi yazmıştı. Bir de öyle bir cümle vardı ki…

“Bunu benim yanımda açma. Eve git. Kendi kendine kal. Hafif bir müzik aç. Sonra bak peçeteye. Okuduğun her sözcüğün anlamını tart. Sonra istersen konuşalım.”

Öykü yine altüst olmuştu. Tunç’tan duyacaklarını sesli olarak duymayacak, görecekti. En büyük korkusu da anladıkları ile anlatılanların birbiri ile örtüşmemesi idi tabii. Ne yazmış olabilirdi ki Tunç peçeteye. İçinde ikisinin baş harfleri yazan bir kalp çizip içinden ok mu geçirmişti? Bu çizim için en iyi yerin ağaç gövdeleri olduğunu sanırdı oysa. Yoksa yüzüne söylemeye cesaret edemediği şeyleri kâğıda yazacak kadar kaçak güreşen biri miydi Tunç?

Madem Tunç konuşmayacaktı iyisi mi bir an önce eve gidip peçete kâğıdına bakmaktı. Ne vardı o kâğıtta? Beşik Kertmesi de aklını kurcalayıp duruyordu, Seray yetmezmiş gibi.


Kimmiş, neyin nesiymiş onu da öğrenmek istiyordu. Çekip giderse buralardan asla öğrenemezdi. Kalacaktı. Ama bunu Tunç’a hemen söylemeyecek ne yaptığını görecekti onun, kendisini gidecek sandığı için. 



👉Öykü Bölümü: https://www.deryasoyguel.com



Paylaş :

3 Mayıs 2018 Perşembe


“Detone  Miyavlayan Kedi” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
03.05.2018

Paylaş :

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Akasyalı Sokak



Ankara'da gün ortası 29 derece. Sabahlar serince.  



Karasal iklimin sıcağı, serini günün başında ve ortasında.
Şimdi akasya zamanı Ankara’da.



Geçmekte çiçekler; ama hala salkım salkım  dökülmekte ağaçlardan.



Akasyalı sokak, öğle tatili için vazgeçilmez şu sıralar. 



Mis kokulu. Trafiksiz, sakin. 



Koskoca  bahçeleri olan müstakil evlerin sıralanıp gittiği, henüz kulelerle, değil AVM bakkal ile bile tanışmamış bu sokak 



Ankara’nın gizli zümrüdü. Zümrüdü çünkü yemyeşil. 



Bahçe girişlerinde kuşburnu, yabani gül sarmaşık halde dolanıp gitmiş demirlere, çiçekler açmış.




Bambaşka bir dünya böyle evlerle dolu böyle sokaklar.



Akasyaları düşünerek yürürken bir rüzgar estirdi. Şiddetlice.  Savurttu bir şeyleri.



Siyah camlı gözlüğümün önünde beyaz pullar belirdi.  



Başımı kaldırınca henüz o sokağa daha varken caddedeki akasya ağaçlarından uçuşup dökülen akasya yapraklarının pul pul döküldüğünü gördüm. 



Başımdan aşağı.



Karşılama da bulunuyorlar sanki. 



Ruhu var canlıların. Akasyaların da. 



Birkaç kare çektim. Ancak o pullar kadrajda seçilemiyor.


Alanis Morissette kulaklıktan şarkı söylerken caddeyi geçip, akasyalı  sokağa çıkan sokağa saptım. Sonunda sokağa  döndüm, sağa.



 Sokak her zamanki gibi. Sakin. Güneşli.



Evlerin kapıları üzerindeki demirler yeşillenmiş. 



Çimler, otlar büyümüş. Böğürtlen çiçeklerinden çektim epeyce. 



Dikenliydi. Bileğime batanlar oldu.



O güzel sokak ve evlerinin değişime uğrayacağını, yıkılacağını duydukça akasyaların kesilebileceği  düşüncesi kaygı veriyor.



Kuleler ve çiçeksiz, kokusuz, renksiz top ağaçlar dikilen her yerde rastlanan sokaklardan değil o.




 Çiçek kokuyor.




 Misler gibi. 



Akasya kokulu o kısacık eski sokak, Ankara’nın içindeki taşra. 



Bir nevi Polonezköy hatta. Onun gibi de saklansa, korunulsa.

  (Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.05.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci