31 Mayıs 2018 Perşembe

Pek Yaman O Kent


 
Tepede  güneşin kavurmadığı; ama yağmurun sele dönüştüğü serince Adıyaman’ı hele de Urfa’dan sonra görünce  bu iki şehrin mesafe olarak yakın; ancak benzerlik olarak birbirinden  çok uzak olduğu hemen algılanıyor.  



Lezzetin acısının kebap kokulu, tatlısının Antep fıstığı yeşilinde olduğu bu iki kent, doğa güzelliği ve  tarihin en eski sayfalarından olma zenginliğinde benzerler ama.



Adıyla bile yaman Adıyaman daha girişinde kent havası taşıyor. Düzenli. Metropol olma bahtsızlığına yakalanmamış her şehrin ana caddesinde olduğu gibi burada da belli kurumların binaları, bankalar, dükkanlar, mağazalar sıralanmış. 



Daha da ötesi size ilk hoş geldinlerden birini tarihin, kültürün, sanatın harmanı olan, gepgeniş alana kurulu müzenin sunması şehrin turizmdeki anlamını yoğunlaştırıyor.  Benzersiz nehirler, çaylar bereket şarkısı söyleyerek ovalarda kıvrıla kıvrıla dolanıp dururken üzüm bağlarına, başak dolu tarlalara, zeytinliklere, bademliklere, fıstıklıklara can katmanın gururunda gibiler.


Buralar, deniz kıyısındaki antik tiyatrolara şaka edercesine dağ zirvelerine kadar tarihle iç içe.  Dumanlı dağ başına yaraşırcasına dağ gibi heykeller deniz tuzu ile değil sisle, bulutla haşır neşir.  Bura tuzu en çok peynirlerde. 


Güneşli havalarda kendilerini görmek isteyenlere zorluk çıkarmayan Nemrut Dağı’nın ıssız kalmaya alışmış dev heykelleri, yağmurlu havada  sise gömüldüklerinden oralara kadar gidip de onları göremeden dönmek de var biz gibi.


Heykellere ulaşabilip  fotoğraflabilmek, Nemrut Dağı ile özdeşleşip  efsaneleşmiş gündoğumu ya da batımını izlemek için iki bin metre çıkabilmek havanın sissiz, yağışsız olması gibi bir rastgeleler silsilesine bağlı. Dağ başı yüksekliğince ıraktaki heykeller, kötü havalarda  insan gözünden saklanırken binlerce yıldır karanlıkta kedi gözü gibi parlayan yıldızların ışıltılı bakışlarından gocunmuyor belli ki. 


Tonlarca ağırlıktaki heykellerin yanı başından gündoğumu izleyenlere şarkılar söyleyen rüzgâr,  kanyonlarda su sesine karışır. Bu kez heykeller arasında dolaşmaz; tarihi bir köprünün bir başından öte başına sütunlar arasında gezinip,  eser.


Bir kanyonu iki yakasından yakalamış bir köprü gördük ki, bırakıp da gidesi gelmiyor insanın. Dünyanın kemerli en eski köprüsüymüş. Dahası dünyanın hala kullanılmakta olan en eski köprülerinden biriymiş Cendere Köprüsü.  Cendere Köprüsü’nün iki başında da üstleri yazılı iki sütun var. Bir baştaki sütunlardan teki onarım için götürüldüğünden tek sütunlu kalmıştı.  Seyri doyumsuz bir kanyonun üzerine kurulu Roma Dönemi’ne ait köprüden önce Karakuş Tümülüsü önünden geçiliyor. 


Kanyon, Mayıs ayında susuz kalmış olsa da Cendere Köprüsü’nü görünce olduğunuz yerde mıhlanıp bakakalıyorsunuz o taştan güzelliğe.  Ah, zaman kısıtlı olmasaydı… Kuru kanyonun çakıl taşları arasından dereden de ince akan sularda ayaklarımızı serinletebilseydik...  Kanyona inip kocaman girişleri çaya bakan mağaraları gezebilseydik… 


İlkten yarasa sansak da beyaz karınları, kırmızı gerdanları, ok ucu gibi kuyruklarını görünce yarasa olmadıklarını fark ettiğimiz, mağara ağızlarında varyetedeki kırlangıçların  içine dalıp kanat çırpışlarını hissetseydik…


Baharın çoğu yeri susuz kalmış çay yatağı belli ki kupkuru gözükmek istemiyordu. Bu yüzden olacak, kanyonda kalabilmiş  sular, bilekten ayrılan parmaklar gibi derecikler halinde akıyordu.  Arp tellerinde dolaşan bir el zarafetiyle.


Kâh yağmurlu, kâh güneşli, kâh dolu yağdıran Mayıs’ta oraların hiç alışkın olmadığı bu sepserin havada köprü kenarları boyunca bir divan gibi uzanan koskoca taş kütleleri görünce nice eskilerde köprüyü geçenler düşünülmeden olmuyor. 


Kocaman taş kütleleri minder bilip oturup soluklanmış, azığını yemişlerin öyküleri hayal ediliyor. Yılın iki baharı arasında köprünün üzerinde uçan  göçmen kuşlara  “allı turnam bizim ele varırsan” türküsüyle seslenen  kervancıların yanık sesi duyulur gibi oluyor.  


Uzun yolların yorgun yolcuları, hanlarına geç kaldıklarında köprünün taş kütlelerini sedir belleyip uzanarak güneşin vurması ile uyuyakalmıştı mutlaka. Geceleyin kutup yıldızına bakıp yollarını belirlemiş,  dinlenirken de alabalıkların suda oynayışını izlemiş olmalıydılar.


Kanyona kurulu köprünün gözlerinden gürültüler  kopararak, köpüre köpüre akan su  olmasa da yine de  görkemliydi köprü.  Çay yatağında yer yer derecikler halinde akan suda balık tutmak için birileri ağ fırlatıyordu. 



Kanyonun ortalarındaki yağmur suyu birikintisince sudan kırlangıçlar su içmekteydi. Yeter ki ırmak olsun, dere gibi kalmışken  bile bereket saçıyor.    

 
Üstü sarı sarı yosun tutmuş kayalık uçtan kanyona inilirken taş köprünün gözlerine bakmaktan düşme tehlikesi yaşanabilir. Kaya aralarından gelincikler, kır çiçekleri çıkmış. Hiçbiri bir diğerine benzemeyen kuş ötüşleri, şu sıra sessiz akan çayın vokalistleri gibi. 


Çay yatağını mektup,  çakıl taşlarını kalem yapmış kimi aşıkların yüreklerine  yine de su serpmiş demek ki çoğu yeri kupkuru kanyon. 


Hangi aşıksa o, yumruk büyüklüğündeki beyaz çakıl taşlarıyla koskoca bir kalp yapmış çay yatağına. İçine bir isim  ile aynı harften iki kez yazmış. Ne için  yaptı o kalbi; kalbi kurumuş birisine sitem olarak mı; karşısındakine taş kalpli demek istediğinden mi; ya da dile getiremediklerini çay mı anlatsın istedi, bilemedik. Oysa öğrenip öyküsünü yazmak  isteyeceğim bir ıssız sevdaydı, kuru kanyona çakılla işlenmiş o resim.


Oralarda şehrin içindeki, dağların arasındaki tüm yollar Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de  olmadığı kadar düzgün; nerdeyse pist kadar. Bademler ormanlarda kendiliğinden yetişiyormuş. Orman içlerindeki çağla ağaçlarının meyvelerinin daha iyi olduğu söylenir hep. 


Zeytinliklerin yanı başında  olgunlaşmaktaki başak tarlaları, onun da yanında dönümlerce fıstık ağaçları, hemen bitişiğinde nadastaki kızıl kahve renkli tarlalar yama yama desen oluşturmuş.



Değme kırk yama ustaları ortaya bu desenleri çıkaramaz gibi geliyor insana. İri ve sarı Besni üzümü, Sultani üzüm ile yarışmaya can atar gibi. Çok lezzetli üzümün kurusu yağlanmış gibiydi. Yıkayıp yesek de karın ağrısı çekenler oldu.


Pamuk pamuk  bulutlar berrak gökte gezinirken bir bakıyorsunuz elektrik direği tellerinde bir arıkuşunun göz alan parlaklıktaki mavi göğsü, göğün  boncuk mavisine nispet yapıyor. Kızıl sırtlı kuyrukkakan, konduğu çitten sizi izliyor. Kahvenin en kızılından, pas renginden bozuna kanatlar tarlaların üzerinde çırpınmakta. Hem  kızgın güneşli hem sulak buralar kuş cenneti gibi de.



Çiçekleri açmaktaki sumak bitkisi, hemen yanındaki akasya ağacına nasıl da benziyor. Yapraklarında dolaşan  arı cinsi her yerde görülebilecek gibi değil. 


Yamaçlardan yukarılara doğru tür tür ağaç bitmiş. Yaz sıcağına aldanıp oraları çöl sanmak  en büyük yanılgı. Evet, orada buğdayları, meyveleri olgunlaştıran güneş alev alev tepedeyken yerde nehirler, barajlar suyun hayat olduğunu anlatıyor. Hem dümdüz de akmıyor ırmaklar; kavisler çizen dolambaçlı yataklarıyla sulanmadık bir karış toprak bırakmak istemezmiş gibiler.   


Yemeğinden  müzikli eğlencesine keyfin, hayatın merkezinde olduğu kentler oralar. Sokaklar metropollerdeki gibi belli bir saatten sonra boş değil. Herkes her an dışarıda olabilir. Bu yılın yeni doğanları seneye  abla ya da abi olmak üzereler. Bu yüzden aileler o kadar kalabalık ki.  Sokaklar, caddeler çocuk, genç kaynıyor. Rakım aynı kalsa da nüfusun aşırı artışı nedeniyle şehir girişindeki  tabelaların ne sıklıkta değiştiğini merak etmeden olmuyor. 

Tabelalardaki nüfusu  her yıl değiştiren orada doğmuş  gençlerin aklı fikri başka yerlerde ama. Havası suyu kirli, işsizliğin çığ gibi büyüdüğü, göçlerle perişan haldeki İzmir’de, Antalya’da gözleri. 



Oysa İzmir’den fazlası var ora doğasının, eksiği yok. Niye peki, buralardan Ege’ye kaçış; ille de İzmir ya da Antalya?  Oysa keşke Ege’ye kaçmak gibi çıkmaz bir düşünce yerine oraları yeni Ege yapma çabasına bürünselerdi! Bu kaçış, tükenmiş İzmir’i tümden bitirecekken suyun, güneşin, bitki çeşidinin en zengini olan yerlerin atıl kalması demek.  Bu da fakirleşmek demek. 



Halbuki nereye gidersen git, insan kendisini de gittiği yere götürmez mi? Yani aynı kafayla, aynı alışkanlıklar ve yaklaşımla  gitmez mi aralarına katılmak istediği anlayışların,  kafaların içine? 


Yer farklı ama zihniyet aynı olunca göçle ne değişecek o zaman? Gidilen yerin düzeni değişecek elbet. Gittiğin yeri, bırakıp geldiğin yere benzetirsen  o göçün ne anlamı var ki? Olduğun yeri, imrendiğin yer yapmak varken? Hem oralar Ege gibi nemli, susuz, kalabalık da  değil.



O uzaklar gezilmedik, görülmedik, bilinmedik kaldıkça  hayallerde nasıllarsa öyle bellene gidecekler. Ne zaman gidilir görülür bir yer o zaman ora bilinir, hakkında laf edilebilir. Ah bir anlaşılabilse! Oralar hem saklı Ege hem gizli Akdeniz aslında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
16.05.2018

Paylaş :

Dağ koşucuları


Hayli serin bu sabahtan beri birkaç üyelik kümeler halinde koşuyorlar. 

Hep hoplayıp zıplarlardı.

Bugün boz tavşanlar uzun mesafe koşucusu oldular.


Az önce, Ankara.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.05.2018

Paylaş :

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Dün yağmurlu, bugün tunç gibi ya da turuncu Ankara havası

Biz çocukken başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz boncuk mavi göktü.



Bulutlar da pamuk gibi beyaz olurdu.


Göğün rengi aslında bellidir. Gün doğarken, gün batarken nar gibi. Gün içinde gök renkli. 


Bulutun rengi de bellidir, beyaz. Eğer yağmur yüklü değilse. 

Gri, kurşuni bulutlar yağmuru ha döktürdü ha döktürecek demek, biliriz.


Galiba hava kirliliği, ozon tabakası gedikleri, iklim konuları ortaya çıktığından beri bulutların da, havanın da rengi farklılaştı.


Dün yağmurlu havada gıpgri, kopkoyu olan bulutlar bugün rengin bambaşka bir tonunda boncuk mavi göğü de değiştirmekle kalmayıp ortalığın rengini de başkalaştırdı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
30.05.2018

Paylaş :

27 Mayıs 2018 Pazar

Kangurunun dublörü var bugünün karesinde


Çok güzel başlayan, çok güzel süren bugün akşamına çok yakıştı bu görüntü.

Seneler önce ilk kez koşar halde gördüğümde kanguru gibi gözükmüştü gözüme. Boz tavşan olduğunu anlayana dek o kangurunun buraya nasıl geldiğini merak etmiştim. Avustralya'dan Ankara'ya yüzmek zor iş ne de olsa!

Epeydir fotoğraflayamamıştım. Son fotoğraflamamın üzerinden bir ay geçti sanırım kanguruyu andıran bu cinsi. Gerçi on metre ötenizde de olsa otların arasında, çamların dibindeyseler görünmüyorlar.

Bugün kaşla göz arasında çektiğim boz tavşana ait bu kare, fotoğraf  gruplarım ve blogumda. Boz tavşan, Ankara. Az önce.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.05.2018


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci