15 Haziran 2018 Cuma

Bomboş kentte bayram sabahı



Mutlu,  sağlıklı,  gerçek bayram anlamındaki günlerden oluşan   nice bayramlara...


Yakınlarda çektiğim bu kare, çiçek gruplarım ve blogumda. 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

15.06.2018

Paylaş :

Gök gürledi; şimşekler yanıp söndü; o saatte fotoğraf makinesinin gördüğü

İlk şimşek  çekimi denemem.
Çektiklerimin kimisi başarısız kimisi de çıkmamış. Bu sanırım fena değil :)

Gök gümbür gümbür. Şimşekler ardı ardına. Hava sert.
Az önce, Ankara.

Bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.06.2018


Paylaş :

14 Haziran 2018 Perşembe

Mutlu Bayramlar :)



Adını aldığı şekerler gibi tatlı gelip tatlı gidecek, ertesi yıl sağlıkla yeniden karşılanacak, neşe dolu bir bayram olsun dileğimle.

Mutlu bayramlar :)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.06.2018


Paylaş :

13 Haziran 2018 Çarşamba


“Gülün Sessiz Öyküsü” adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/gulun-sessiz-oykusu-makale,887.html
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.06.2018

Paylaş :

12 Haziran 2018 Salı

YUMURTANIN MASUMİYETİ ya da YANLIŞ NİNNİLERLE BÜYÜDÜK





Tüm ninniler değişsin! Çocuğunu, bebeğini uyutan anneler, “uyu yavrum, ninni” demesin! “Sadece dinlenmek için uyu, sonrasında hep uyanık ol. Çünkü sen uyanık olduğun sürece insanlar sana karşı iyi kalabilirler tek. Yok,  aksi olursa pek muhtemel ki sen zararda olursun. Elindekini de, avucundakini de alırlar da ‘güvendiğim dağlara karlar yağdı’ dersin sonra” desin ninniler artık! Evet, ninnilerde kesinlikle yeni güftelere gereksinim var. Neden mi? Nereden mi çıktı bu durup dururken?

Çoğu kişi anladı eminim, Tosuncuk diyorlar bir  genç var ki tavuktu, yumurtaydı, süttü diye üstelik de yaşı başı yerinde ama malum ninniler ile büyümüş aklı başında bilinen, parası olan insanları hem de nasıl uyutmuş… Sakın büyük söylemeyelim bu arada, öyle yöntemler var ki herkes uyutulabiliyor. Telefonla, internetle, kılıktan kılığa girmişlerce. Gazeteler yazdı, televizyonlardan dinledik yıllar boyunca, defalarca. Daha da ötesi ya komşuların ya da onların eski komşularının başına geldiğini duyduk, gün oldu. Hatta evlerimizin telefonu çaldı da kendisini falanca görevli olarak tanıtanlar dinlediğimiz, okuduğumuz bu öykülerin aynını bizlere yaşatmaya kalkmadı mı? Diyelim ki telefonda kendisini komiser olarak tanıtıp da “komiserler bir konuyu telefonla bildirmez. Du bakayım,  hangi karakoldaysanız siz? Biz gelelim de görüşelim konu her ne ise” deyince telefondaki sesin “ben koskoca başkomiser olarak yalan mı söylüyorum size yani?” diye hiddetle bağırıp, telefonu çaaat diye kapatırken yanındakilere   “bu kez yutturamadık” diye hayıflanmasını duyduk.
 
Yumuk yumuk yan bakışları hiç de tekin olmayan,  Mona Lisa’yı kıskandıracak  gülümseyişli Tosuncuk denilen genç ile ilgili haberler ilk değil malum. Ondan önce de vardı  böyleleri. Vaktinde köyünden hiç çıkmamış, çıktıysa tek askere giderken çıkmış,  taşı toprağı altın diye İstanbul’a gelmiş saf Anadolu insanlarına Galata Kulesi’ni, Beyazıt Meydanı’nı satanlar, sizi işçi olarak Almanya’ya götüreceğiz diyerek kasası kapalı bir kamyona  istifledikleri insanları herhangi bir köyümüzün ıssız yolunda aç susuz bırakanlar  olmuştu. Kamyonlar dolusu o insanların bebekliklerinde dinlediği ninniler de aynı ninniydi.

Telefon açıp “eşinizin, kocanızın, çocuğunuzun hayatı tehlikede. Şimdi dediklerimi aynen yapın. Biz polisiz” diye arayanlar nedeniyle başına ne işler gelenleri gün geçmiyor ki televizyonlarda görmeyelim. Kapıya gelip pazarlamacılık yaparken okunamayacak kadar küçük, kargacık burgacık yazılı sözleşmeler altına evde kim varsa onlara attırdıkları imza ile bir tencere setini meğer bir daire fiyatına satanları az duymadık…  
 
Neler neler okuduk, dinledik bu tür. Şimdilerde teknolojinin güdümünde yöntemler değişmiş olsa da  aslında hep olmuştu saf yanını yakaladıklarına diyelim ki Galata Kulesi’ni satanlar… Bu sorun şu sıra öyle çığırından çıktı ki artık telefonlarımıza polisimizden bunlara  kanmayın, inanmayın diye mesajlar gelir oldu. Ama…

Ama bir şey, neyse o şey,  çok cazip olmalı ki onun karşısında tüm bu uyarılar da evvelce yaşanıp öyküleri hala anlatılmaktaki  acı tecrübeler de unutuluvermekte. Sanki uzayda yaşarmış da böylesi kişileri ve onların yaptıklarını hiç duymamışçasına habersiz olunuverilmekte gerçeklere bazen. Normalde şaşmamız gereken,  televizyonların atlamadığı bu haberlere pek de şaşmamak gerek aslında. Çünkü…

Hani “Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni Sultan Süleyman, oğlu Mustafa’yı boğazlatırken neden Atatürk yetişip kurtarmadı ki?” diyecek kadar tarih kavramından zaman kavramına kavram kargaşası içindeki,  beyinde, bellekte kavramların oluşup yerine oturamadığı  zihinliler varken telefonun öbür ucundan kendini  falanca görevli tanıtanlar kolayca semirip gelişecek belli ki.

Tek bu konu mu günlük hayattaki tuzak bildiğimiz şeyler? Şimdilerde kim var kim yok yediklerinden içtiklerinden  korkar halde değil mi? En kötü hastalıklar alıp başını giderken gıdalarla hastalıklar arasındaki ilişki hepimiz tarafından az çok biliyor artık. Bu yüzden herkes bahçesinde yetişen her şeyi organik diye satmaya başladı. Oysa organik gıda nedir? Bir tanımı, kuralı var elbette organik olmanın… Organik ürün yetişecek bir bahçe, tarla egzoz gazı ve  diğer atıklardan,  trafikten kaç kilometre uzakta olmalı mesela? Havası yani? Toprağının yapısı, gübresinin cinsi, kalitesi? Suyu? Tohumu? Hormonsuz, şunsuz bunsuz mu? Diyeceğim kavramların içi boşaltıldıkça organik olma kavramı da ürün süsleyen bir etikete dönüşüyor.

Tuğlasından konserve fabrikası ürünlerine taşıyan kamyonların, TIRların, tatilcisinden iş bulmaya gelenlerin her türlü aracının vızır vızır geçtiği karayolları kenarında kurumaya bırakılan üzümler hangi sınıflamaya girecek mesela? Bol egzoz soslu olarak mı anılacaklar satılırken yoksa organik olarak mı? Yetiştirdiklerini organik diye satanlar, ürünlerinin gerçekten organik olduğunu mu sanmaktadır? Yoksa egzoza bulanmış belki de üzerinde ilaç kalıntısı taşıdığından yıllar sonra  sadece hastayı değil onun ailesini de uzun yıllar perişan edecek parkinson gibi bir illete yakalanma sebebi olduğunu biliyor mu organik adı altında sattıklarının? Dahası bahçelerindeki, tarlalarındaki meyvelere, sebzelere o ilaçlardan sıkanlar da ilaca maruz kaldığından belki de kazandıklarını kendi yakalanacakları hastalıklar için harcayacak. Bumerangı atarken bumerangın dönüp geri geleceği bilinmeyince ya da hesaba alınmayınca bumerang gelip kendisini atana çarpacak  elbet.
 
Yumurtasından etine, sütüne, meyvesine, havasından suyuna  kendi halinde iken sırf yararlı olan doğanın nesi var nesi yoksa biz onları teker teker zararlı hanesine  gönderme çabasındayız galiba. Oysa yer, gök ve ikisi arasındaki tüm bu  dünya nimetleri insanlar için yaratılmadı mı? İnsan yemek, içmek ve solumak zorunda olan bir canlı değil mi? Öyleyse?

Yediği içtiği zehirse insanlar da kaçınılmaz olarak zehirlenecek elbette. Oysa o zehirlerin öncelerine bakınca onların hiç suçu yok. Suç bizim; yumurtanın değil!

En ucuz, en besleyici, kendi ambalajı ile paketli yumurta, çiftlik olmanın çok ötesinde başka amaçlı sanal bir çiftliğin ortaklarının gözüne kazanç  olarak gözükürken gerçeği göremeyen ya da görmemekte hala ısrarcı gözlerimiz dönmüşçesine bizler masumiyet kavramının canına okumaktayız. Sarısının renk tonuna dek oynayabildiğimiz çocukların beslenmelerinin vazgeçilmezi yumurtasından aynı dalda hepsi aynı çapta, aynı yuvarlaklıkta sanki fabrikada üretilmişçesine tek tip domatesine masumiyetleri yumurtanın kabuğu gibi soymakta, onlara bambaşka kılıflar biçmekte değil miyiz? Bunu yapanlar, “uyu yavrum, ninni” ile büyüyen bizler değil miyiz?
 
O halde tüm ninniler değişsin! Bir yerde çocukların kulaklarına ilk fısıldanan öğütler olan ninniler, bahçesinde tavukların gezdiği evlerde söylenip, sağlıktan  insani değerlere  güzel ve arı kavramlardan oluşsun artık!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.03.2018



Paylaş :

10 Haziran 2018 Pazar

Tevek Tazeliğinde Yeşilin İlk Hali


Taze asma dalı teveğinin zeytinyağlı sarma olmadan yağlanmış gibi parlak görüntüsü. 
Ankara.

Tevek, yeni sürgün asma dalı ya da yaprağına deniliyor. İç Anadolu'da çok bilinir.

Bugün çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
10.06.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci