23 Haziran 2018 Cumartesi

Kayıp yapboz parçası


 Arkadan estiğinde itekleyici, önden eserse akışı sekteye uğratan hayat rüzgârı değil mi doğrular denklemi aslında?  Hani hep derler ya doğru zaman, doğru mekân, doğru ortam ki bunu kişi diye söyleyenler de var.” Nasıl da doğru çıkarım!” demeyenimiz var mı?

Hayat, doğruların kesişip kesişmemesinden ibaret. Yolunda giden hayatlar, doğru kurulmuş denklemler gibi. Belirleyici üç doğrunun aynı anda bir arada olması, mutluluğun hala bulunamamış formülü işin gerçeği. Oysa çoklukla birbirinden o kadar uzak seyirdedir ki üç halkalı bu zincirin her bir halkası…

Herkes için ilk hedef olan mutluluk, hayatın ıskalanmayıp tam on ikiden yakalanması istenilen amacı. Mutluluk bir hedef tahtasıysa eğer, o hedefe  atılan ok tahtanın dışına da gidebilir, kenarından kıyısından da vurabilir. Mutluluğun harcı olan zaman, mekân ve kişiler üçlüsünün on ikide aynı anda olması anlaşılan çoklukla mümkün olmamış ki hala mutsuzluktan yakınmalar var. İç içe geçmiş doğru halkalarının  eş zamanda on ikide olmaması kimileyin  Kül Kedisi’nin korktuğu an olan saat gece yarısı on iki anlamına gelebiliyor.

Zamanından ortamına doğruların içine düşmek, doğumla başlıyor. Hayatımızda kimi  şeyler var ki belirleyicisi biz olamıyoruz. “Bu benim için doğrusudur ya da yanlıştır” diyerek  ailesini, memleketini, anakarasını, yeteneklerini seçerek doğmuyor kimse. Saç renginden ten rengine olduğu gibi. Biz sadece “kader!” diyebiliyoruz o kaçılamaz  gerçeklerle karşı karşıya kalınca.

Her bebek, kulaçlar atacağı hoşundan nahoşuna  bir girdaba doğuyor. Kimisi daha yürümeyi bilmeden boğulmamak için yüzmeye çalışacak kimisi de güya girdap denmiş cam berraklığındaki bir lagün kıyısında hiç sert dalga sesi duymadan keyif yapacak. Diyeceğim dünyaya gelmek, hayatın ağlarına takılmak.

Doğru zaman, doğru mekân, doğru kişi denildiğinde aklıma ilk bir köy çocuğu gelir. Sosyal medyada hala rastlıyorum resmine. En çok on, on bir yaşlarında, başı kazılı, ayağı soğukkuyulu yani siyah lastik ayakkabılı bir köy çocuğu.  Hiç gitmediği, sadece televizyondan gördüğü  metropol üstgeçitlerini, yoncalarını her ayrıntısıyla birebir yapabiliyor çamurdan. Toprağı oyarak. Metropol çocuklarına “her gün okul servisi ile geçtiğin yoncalardan birini çiz hadi” deseniz çizmeyecekken.

Böyle bir çocuk ister köyde, ister metropolde nerede olursa olsun tepeden tırnağa bir şehir planlamacısında olması gereken  yeteneklerle doğsa bile doğru şartlar içinde bulunmadığında belki de asla şehir planlamacısı olamayacak; ama adını bile bilmediği bu mesleği oyun olarak bir köşede oynayacak. Şehir planlamacısı olmak için doğru insan olması tek başına  yetmeyecek; onu bu mesleğe kavuşturacak doğru ortamdan uzak olması, attığı oklardan en az birinin baştan kırık olması anlamına gelecektir. Yani okun yaydan fırlayacak hali yoktur.
 
Diyelim ki o çocuk üniversite mezuniyet yaşı olan yirmi ikisine geldiğinde belki yokluktan, belki babasız ailesinin geçimini üstlendiğinden okula devam edemeyip hayata erken başlamış, askerden dönmüş çocuk sahibi bir babadır artık. Çamuru üstgeçitlere dönüştüren uz eller de şehir planlamacıları gibi planlar çizmek yerine aranılan bir sıva ustası olarak  inşaatlarda mala tutmaktadır.

Zaman, keskin bir belirleyici. Hani acil servise getirilen kimi hastalar için “bir dakika daha gecikmiş olsaydınız hastayı kurtaramazdık” denilir ya! Ya da “buradan bir saniye sonra geçseydiniz inşaattan düşenler tam başınıza  isabet ederdi” denilir. Hayatın bir döneminde sadece bir dakika, bir saat tüm yaşamın yönlendiricisi olabiliyor. Öyle ki birkaç saatlik kimi sınavlar hayatın geri kalanının rotasını kesinkes belirliyor.
 
Bir de işin bize kalan yanı var doğrularımızda yanlışlarımızda. Mesleğinden arkadaşına yaptığımız seçimlerin doğruluğunu onların sonuçlarını görmeden bilebilseydik keşke… O zaman her şeye rağmen yaptığımız kimi seçimlerde ısrarcı olur muyduk? Yoksa şimdiki aklımıza  sahip ama o zamanki yaşımızda olsak bambaşka mı olurdu seçimler? 

Aynı ortamda bulunmak, doğru zaman anlamına gelmeyebilir kimileyin kimileri için.  Aynı sınıfta onca sene okuyup da mezuniyetin ardından çok farklı hayat akışına sürüklendikten otuz beş yıl sonra karşılaşıp, okulda konuşamadıklarını konuşmuşlardan birini dinlediniz mi hiç?  Dinlediğim biri var.

Üniversiteden arkadaşı ile  otuz beş yıl sonra karşılaştıklarında biri hiç evlenmemiş diğeri de evlenip, mutsuz olup ayrılmış. Otuz beş yıl sonra karşılaştıklarında  bu süre içinde neler yaptıklarını birbirlerine anlatırken ayrılmış olan, “üniversitede sana açılmayı çok istedim. Ama  mezuniyet sonrası iş bulup bulamayacağımı bilmiyordum. Sen zengin kızıydın. Değil üstüne başına yetişmek o parasız halimle karnını bile doyuramayabilirdim. Sonra izini kaybettim haliyle. Şansım iyi gitti. İyi bir iş buldum. Derken işin sahibi oldum. Evlendim; ama ne mutlu oldum ne de mutlu edebildim. Çocuklar olduğu için ayrılmayı istemedim. Fakat eşim daha dayanamadı bana. Ah, keşke o zaman sana açılabilseymişim”. “Keşke” demiş karşısındakine, olayı bana anlatan. Bunu dinlediğimde hiçbir şey söyleyemedim anlatana.  “Yazgı!” demekten başka.  
 
Öğrencilikten, çocukluktan tanışanların ikisinin ya da birinin çoluk çocuğa karışmasından  kaç on yıl sonra yeniden karşılaşmasında farklısından ortam, ilerlemişinden zaman içinde o iki kişi aynı kişiler olsalar da bu kez doğru kişiler mi peki? İnsanlar otuz beş yıl sonra hala  üniversitedeki  halleriyle  kalabilirler mi?  Artık öğrenci değil hayatı tanımış yetişkinler olarak hala doğru kişiler mi birbirleri için? Eğer öyle olsaydı bu hikâyeyi anlatanı gözlerindeki kederi görerek dinlemezdim. Kendisinden hala bir umut ışığı bekleyen üniversite arkadaşına ileriye dönük  tek kelime etmezken neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez haldeydi. Otuz beş yıl önceki parasız genç hangi tereddütler içindeyse,  otuz beş yıl sonra bunları dinlediğim kişi de kendi tereddütleri yüzünden  içinden geçenleri dile getirememişti sınıf arkadaşına. O yüzden miydi acaba senelerdir tanıdığım bu kişi hep siyahlar içinde gezer?
 
Doğru kişiler, doğru zamanda doğru şartlar içinde olmayıp doğru insanlarla karşılaşmadıklarında “bu en kötüsü!” dedirtiyor işte böyle.  Hatta içte kalmış ukdeler insanlara bu gezegende yaşanılamayan her şeyin, her olasılığın  başka evrenlerde yaşandığı teorilerini  ileri sürmelerine neden olup, “yoksa bu teorileri ortaya koyanlar, bu dünyada gözlerinde kalanları başka bir evrende yaşadıklarını düşünerek mi  avunuyor?” dedirtiyor.
 
Zaman, kişiler doğru; ama ortam karışık ise eğer…  Bu en çok kan davalı ailelerin çocuklarının aşkının anlatıldığı filmlerde olur gibi gelse de  kim bilir nice  başka etkenler de var.

Zaman, mekân, insandan oluşan üç parçalı yapbozun kayıp tek bir parçası bile mutluluk tablosunu yanlış yapmaya yetiyor belli ki.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.05.2018




Paylaş :

Gülün Sessiz Öyküsü


(Her zaman olduğu gibi yine yalnızca kendi çektiğim kareleri kullandım yazıma görsel tema olarak) 


Diken, gül yaprağını kıskanmasın da ne yapsın? Kıskanır çünkü diken de gülün kökünden doğmadır. Ama adı gül değil, dikendir. Diken, aynı dalın sevilmeyeni iken gül, her güzel anlamla özdeştir. Gözler güle başka bakar, dikene başka. Dikene edilen söz, güle edilen söze benzemez de. Kökte bir, dalda apayrı olduğu güle bambaşka bakılması, diken gibi batar dikene. Dikene diken, güldür. Bunu kimseler bilmez. Diken dışında.


Gül dalının tüm çabasının uçta açacağı tomurcuk olduğunu bilen diken, kanatıcı olduğundan kendisinin horlandığını; ama kan kırmızı güllere değme  övgülerin sıralandığını gördükçe  içerler. O zaman hor görülen olarak, acımtırak kokulu güllerin kâh rüzgarda yapraklarını delik deşik ederek düşman kesilir;  kâh hoyrat  ellerden koruyup bekçilik eder. Aynı dalın  barındırdığı iyi ve güzel ile  kötü ve yaralayıcı olarak birbirine zıt; ama birbiriyle iç içe  bir anlatımın, ying ve yangın gül dalında açması gibidirler. Her şey zıddını beraberinde taşırmış. Öyleyse gül dalındaki sessiz öykü, zıtların zorunlu birlikteliği bir yerde. Her göz görür mü, her bakış okur mu gül ile dikenin  öyküsünü, sormadım kimselere.


Biri tek dalda, diğeri tek dal ucunda, birbirine hiç benzemeyen  gül ve diken nasıl da insanları andırıyor. En çok da aynı karında büyümüş; ama  birbirinden apayrı kardeşleri. Habil ve Kabil gibi. Gül ve dikenden hangisine Habil hangisine Kabil denileceği de ortada bu durumda.


Gül, kokusuyla, görüntüsüyle, rengiyle dikeni ezim ezim ezerken bir rüzgâr esmeyegörsün…  Gül yapraklarının dikenlere değdikçe delik deşik olacağı gerçeği, gül dalından öte  o dalların sarmaşık gibi tırmandığı kapıların, pencerelerin ardındaki insanların da birebir gerçeği değil midir? Aynı kökten dal budak salmış, aynı soyağacının dallarından olup,  aynı genleri taşıyanların çoğu sanki başka bir soyağacının bireyiymiş gibi zamanla birbirlerine yabancılaşırlar. Rengimizden huyumuza gül ve diken kadar apayrıyız çoğu kez. Kimimiz diken ki cadılar gibi; kimimiz yaralı gül yaprağı ki doğrudan, iyilikten şaşmaz; kimimiz gül kokusu ki etrafı ısırganlarla çevrili değil miyiz bizler de? Kimi de evinin düzeninden  geçimine gül gibi olmaya hevesli.



Bir diken, yaraladığı gül yaprağına ne kadar yakınsa, bizleri yaralayanlar da bizlere o kadar yakın olanlar aslında. Yaralar derken deridekileri değil derinlerdekini kast ediyorum. Beslenilip semirtilmişliğe teşekkürü göz oymak olan  kargalarca açılan yaralardan. 

Gül, dalın diken gerçeğini saklayan ciladır. Ne zaman bir el uzanır dala, o zaman cila dökülür. Gerçek ele batıp, canı acıtınca  gül dalının aslında kaktüs olabildiği de anlaşılır. Ama kimi öyle güzellikler vardır ki gözü kör eder de gerçeği unutturur. Bunu en iyi gülden sayfalar üzerine diken uçlu kalemle yazılıp ying yang beneklerine dönüşmüş siyahla beyaz da anlatır okurlara.

Gül olmak, dalındaki dikenin sivri dişlerini gizlemek, zıtların bütünlüğünü tek sözcük ile  “gül” diye anlatmak demek. Gül olmak,  acımsı burculukta  hoş koku yaymak, gözlere  şenlik olmak olmalı. Bülbülünden böceğine, insanına şakıyan şarkısı, yazılan şiiri, toplanan bal özü olmalı. Sıvaları dökük, eski, dahası izbe bir evin pencerelerini sarmaşık güllerin sarması, zor rastlanan  fotoğraflanacak bir güzellik demek olmalı.  


Vazolara koyulmadan önce gül sapları dikenlerden temizlenir. Dikenlerin çöp, dikensiz güllerin vazoların nazlı konukları olduğu vakittir artık. Sırf koku, salt güzellik! Som pembe,  ateş kızılı, kirli beyaz, bordo, kadife şenlik.


Ele diken battığında kimse “elimi gül kanattı, acıttı” demez. Hatta “gülün dikeni battı” bile demez. “Diken battı” der. Diken… Gülün yanı başında olup da gül gibi beğenilmeyen; ama hep  horlanan olduğundan belki kırmızı güle vurgu yapa yapa kanatıyor elleri dikenler.


Diken ne yaparsa yapsın, güle gül denmiş bir kere. Gülün rengine kadar anlamlar katılmış. Goncasına başka, olgununa başka, kurusuna başka manalar yüklenmiş. Pembesinin anlattığı ile beyazın, kırmızının anlattığı başka. Tomurcuğu da gül, yollara saçılmış yaprakları da gül. Sayfalar arasında kurutulmuş bir gül,  kim bilir hangi öykünün kurutulup saklanmış hali.
 
Gül, kendi evinde yani dalındayken dikenli. Evlerde yani vazolardayken dikensiz. Köpekbalığı sırtı gibi korkutucu görüntüdeki dikenler sapta istenmezken dalın ucundaki güller ya bülbüllerin  şımartmasıyla ya da vazolarda gözlerinin içine bakılarak nazlanacaktır. Dikenin hazmedemediği budur. Aynı kökten çıkanlara ayrı iki tavır.  Çifte standart. Horlanma. Diken  de gülün bir parçası  değil midir sonuçta? Yürek işte! Diken de olsa  gülden sayar kendini. Haksız da sayılmaz bir bakıma… İnsanlar gibi.


Duyup görmüşlüğümüz de vardır, okumuşluğumuz da. Özellikle klasik romanların beylik çekişmelerindendir diyelim ki kardeşlerin çatışması. Horlanan kardeş içten içe hep dikendir. Ve fırsatını bulunca kıskandığı, çekemediği kardeşinin canını yakacaktır.


Dünyanın pek çok dilinde çocuklarının adını  diken değil; ama gül koyan insanların an gelip en çok da kendilerine iyilikle uzanmış elleri dalamaları insan olmanın  yaman  çelişkilerinden biri sanırım. O halde gül, insanlar için çocuklarına koyulacak bir ad olabilir; ama gül gibi insan olmak pek olası değil sanki. Adı gül olsa da içi diken doluysa! Enginarlar gibi.


İnsanlar olarak bizler de hayatın herhangi bir dalındaki güller veya dikenleriz. Bir bakmışın gül, bir bakmışın dikeniz. Ne tümden güle benziyoruz ne de hepten dikene. Çemkirmek, insanın dikeni mesela. Diken diken sözcüklerden oklar atarak ufağından onmazına yaralara sebep olan hallerimiz var hepimizin. Ya da kaypaklık, tamahkârlık. Turuncu bir gül, kendini ebruli olarak anlatırken sarı bir gül ender bulunan siyah gül olduğunu söylüyorsa sağa sola!  


Belli ki insanları havalara benzetenler pek de haksız değiller. Yaz kış, bahar sonbahar havalarında dolanıp durmaktaki insan ruhu, kimi mevsimde  gül tomurcukları sunuyor, kimisinde gülün yapraklarını döküp sırf diken bırakıyor.  Kimisinde de bir dalda gülü, yaprağı, dikeni, kokusunu hepsi bir arada duyumsatabiliyor. Duygusal kan değerlerimizin ölçüm sonuçları değişken oluyor böylece. Ancak bunu açık yüreklilikle söyleyebilen az. Çünkü hemen hepimiz gül olduğumuzu sanıp dikenlerimiz yokmuş  gibi gösteriyoruz kendimizi.


O an gül rolündeki bir insanın diken bellediği bir başkasından yakınmasındaki gerçek, aslında biraz biraz da kendini anlatması değil midir o halde?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.04.2018

Paylaş :

22 Haziran 2018 Cuma


“KİRLİ SU DAMLALARI” adlı öyküme;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
22.06.2018

Paylaş :

19 Haziran 2018 Salı

Sevimli patiden vahşi pençeye


Doğa, bir zincir düzeninde halka halka  bir dizilişin bütünü . 



Besininden havanın bileşimine halkaların birbirine ulanması. 



Bir hayatın diğerinde başlaması ya da yok olması. En çetin iyilik ve kötülük halleri. 




Bir yerde ying ve yang iyi ve kötü demişken. En keskin siyah ve beyaz.


O bilindik şekliyle değil de -hani yarısı siyah yarısı beyaz bir dairede siyahta beyaz, beyazda siyah  benekler olan yani her iyilik içinde biraz kötülük, her kötülük de içinde biraz iyilik taşır anlatımı- gözümüzün tam önünde hiç frakında olmadan farklı biçimlerde, bambaşka hallerde seyirde o siyah ve beyaz renkle anlatılan olgular.


Bu sabah bu  gerçeğin hemen yanı başından geçtim. 



Beyaz ve koyu renk tüylerle çizilmişti yola bu anlatım.



Kuş tüyünü hemen tanırım. Parça parça öbekler halindeydi ki biri tek bir kanattı.



 Etrafa kanat tüyleri tek tek serpilmiş.



Avlanmış bir kuş, bir yumruk kadar tüye dönüşmüştü.  



Beyaz karın tüylerinin o tüy yumağından rüzgarda teker teker  uçuşu  doğanın zincirleri, zincirlerinin halkaları  gerçeği olarak karşımdaydı.,



Doğadaki beslenme zinciri ne yazık ki böyle manzaralar oluşturan acı bir gerçek.



Bir kedi bir güvercin yakalamış belli ki. Patiler pençeye dönüşmüş belli ki.


Ve güvercin bu haldeydi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
19.06.2018, 21:56

Paylaş :

18 Haziran 2018 Pazartesi


“Yapbozun kayıp parçası” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 18.06.2018

Paylaş :

17 Haziran 2018 Pazar

Baba... Bu sözcük sadece biyolojik anlamlı mı?


Evlat sahibi olmaları nedeniyle baba olmuş;


evlat sahibi olmasalar da insanından hayvanına, ağacına, çiçeğine, böceğine , doğasına, çevresine her canlıya karşı babacan olmuş;


babasızlardan babasının gücü yetmeyenlere baba gibi arkada durmuş, hak gözetmiş, kol germiş;


iyisinden kötü gününe yanında olup, arayıp sormuş her baba yüreklinin Babalar Günü kutlu olsun...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.06.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci