28 Temmuz 2018 Cumartesi

Dün, tutulma saatlerinde ay


Yılın sadece birkaç haftası bulunabildiğim bir yerde, yılın en az on bir ayını geçirdiğim yerde rastlamadığım ve denk gelmediğim gök olaylarına tanık olduğumun farkına vardım bu ay tutulmasında.

Dün akşam, 27.07.2018 tarihinde gerçekleşen kanlı ay tutulmasında.

Halley kuyruklu yıldızını orada görmüştüm ki Ankara’dan görebilme şansım neredeyse yoktu.

Güneş tutulmasını izlemiştik kim var kim yok sitede. Gündüz vakti ortalığın kararmasını yaşamıştık.  İsli camlar, şişe kırıkları kim ne bulursa onunla bakmıştı yukarıya. Kimimizde de etrafı kartondan bir tür gözlük vardı. Gazetecilerden almıştık sanırım. Neredeyse yirmi beş yıl  kadar önce.

Yine bir kuyruklu yıldız görmüştük. Kuyruğu saçaklıydı sanırım.

Yakınlarda 70 yılda bir görülebilen en büyük ayı görmüştük. Çok rüzgarlı bir gecede ayın resmini çekmek de kolay olmamıştı. Fotoğraf makinesinin objektifi, rüzgârda sallanıyordu.

Bu kez kanlı ay tutulmasını yine oradan izledim.

Dün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.07.2018

Paylaş :

27 Temmuz 2018 Cuma

Erik kırlangıçkuyruk


Günlerdir uçuşup duruyorlardı. 
Nihayet evvelki gün uzaktan da olsa konduğu yerden çekebildim.

Erik kırlangıçkuyruk cinsi kelebeğe ait karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
27.07.2018

Paylaş :

Küçük, dar, taşlı ve şirin sokaklar ve evleri



Bulvarların, metropollerin sahip olmadığı güzellik.

Küçük yerler, büyük yerlerin kaçtığı yerler atık.
Neredeyse bir ülke kadar kalabalık, küçük bir ülke kadar genişlemiş megakentlerin baş edemediği ufacık yerlerin koskocaman şirin güzellikleri.

Birkaç gün önce çektiğim bu karem, eski evleri, pencereler, balkonlar üzerine  fotoğraf grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 27.07.2018

Paylaş :

Ayva çiçeğine gül dedirten güzelliğin resmi


Narin, yalın ve dikensiz...
Ayva gülü.


Birkaç yıl önce çektiğim ve daha önce yayınladığım bu karem, yeni dahil olduğum bir çiçek fotoğrafları grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
27.07.2018

Paylaş :

Pencereler

Güneşin ilk ışıkları sayılı gün ile artık pencere değiştirecek.


Başka açıdan, blok gölgelerinde, belki de yağmurdan başını alamayan havada cılız olarak ulaşacak. Işıttığı her şey dinginlikten uzak olacak,

Buram buram koku saçan lavanta demetleriyle şenlendirdiğim   bu pencere, birkaç ay sonrasında yeniden açılacak.


Ankara bekler.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 27.07.2018

Paylaş :

26 Temmuz 2018 Perşembe

MİM, Fatma Nur -GİRİFT'ten-


Fatma Nur -GİRİFT- MİM bırakmış. Güzel bir mim. Dünya Kupası mantıklı.
 
Hani dünya kupası  karşılaşmaları için takımlar gruplar oluşturup önce kendi aralarında yarışır, sonra her grubun kazananının yarışmalarına  gelir sıra. Ardından final oynarlar.  Bu mantık doğrultusunda şimdiki MİM de kitapların karşılaşması, karşılaştırılması olacak bir yerde. Takımların değil kitapların kupayı kaldıracağı bir MİM olarak çok da güzeldüşünülmüş.

Bu yıl okunan 12 kitap arasından en iyi kitabı seçmek için kitaplar önce dörtlü gruplara ayrılacak. Her grubun iyileri belirlendikten sonra bunlar arasından en iyisi seçilecek.  

MİM’i düşünen Periodic Library ve bırakan GİRİFT’e, Fatma Nur’a  çok teşekkür ederek J

A.Grubu:
1. Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
2. Hayat –Dürbünümde Kırk Sene-, Ayşe Kulin
3. Hüzün –Dürbünümde Kırk Sene, Ayşe Kulin
4. İzmir Hayaletleri, Loren Edizel

Ayşe Kulin çok rahat anlatımıyla okurken hiç yormaz. Çoklukla da gerçek hayattan kahramanlar ya da aile  bireyleri ile tanıdıklarının gerçek yaşamlarını yazdığı için de hayli ilgimi çeker.

Kürk Mantolu Madonna’yı bir kez daha okudum çok yılar sonra. Beni en şaşırtan şey, bunca ince kitaba o anlatım nasıl sığar? Civa gibi bir anlatımı var Sabahattin Ali’nin. Hani küçük bir civa damlası çok ağır çeker ya, özgül ağırlığı nedeniyle. Lise kimya dersi bilgilerimize gönderme olsun birazcık. Onun incecik kitapları da öyle. Diyelim ki kocaman bir pamuk parçası hafif mi hafifken. İncecik kitap Kürk Mantolu Madonna, anlatım yoğunluğu yani özgül ağırlığı nedeniyle ağır bastı.

B.Grubu
1. Pargalı İbrahim Paşa, Cahit Ülkü
2. Hürrem, Demet Altınyeleklioğlu
3. Meyyale, Hıfzı Topuz
4. Veda,  Ayşe Kulin

Hepsi de çok güzel kitaplar; ama elbette tarihi belirleyici bir  dönemi anlatan kitapta etkin rol almış hayatlar çok ilginçti. Hürrem, bu grubun kazananı.

C.Grubu
1. Şifa Kitabı İbni-i Sina, Kıvanç Kardeşler
2. Güneşe Dön Yüzünü, Ayşe Kulin
3. Uzun Beyaz Bulut, Gelibolu, Buket Uzuner
4. Değirmen, Sabahattin Ali

İki öykü kitabı arasında gittim gittim geldim.  Güneşe Dön Yüzünü ve Değirmen. Değirmen kitabındaki öyküler yine nasıl yoğun anlatımdı. İnsan ciltleri okuduğunu sanırken incecik bir kitap görüyor elinde…

Hangisi kazandı bu üç kitaptan ben de bilmiyorum. Sanırım maçlar henüz oynanmadı.
J

Kimleri mi MİMledim.
Uzun zamandır aramızda çok görünmeyen herkesi. Karabatakları. Ankaralı bloggerları. İstanbulluları, İzmirlileri. Adanalıları, yurtdışındakileri,  okul tatilindeki öğrencileri. Hepsini.

Görüşmek üzere J

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.07.2018



Paylaş :

25 Temmuz 2018 Çarşamba

Doğanın pek de göz önünde olmayan gerçeği

Doğa işlerken kuralları şaşmıyor.



Besin zinciri halkası, bazen gözümüzle gördüğümüzde içimizi acıtıyor.



Bugün paylaştığım bir alttaki  kendi çektiğim karem, kırlangıç yuvasındaki kedigözlü yılan
karesindeki gerçek de işte doğanın gerçeği.



Kedigözlü yılan doğanın ve kendi doğasının gereğini yaparken bizim doğamız buna ağlıyor.



İncecik, kuyruğu da giderek sivrileşip uzayan ki öyleleri zehirsiz derler, küçücük başı olan yılanın şiş karnındaki kırlangıç, işte bu iki kırlangıçtan biri.


Nasıl güzeller, nasıl zarifler.


Ne denilebilir ki. Doğa ve  onun düzeni!


Çok üzgünüm…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
25.07.2018

Paylaş :

Kırlangıç yuvasındaki yılan!


Komşu evlerden birinin varendasındaki
kırlangıç yuvasına girip, yuttuğu kırlangıç ile genişleyen gövdesi nedeniyle yuvadan çıkmakta zorlanırken fark edilen yılan.


Bu sabah çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 25.07.2018

Paylaş :

24 Temmuz 2018 Salı

Tehlikeli yaban arıları içinde... Fotoğrafa düşkünlük böyle bir şey.




Kıyıdaki bir kireç taşı kütlesi üzerindeki gedikler 



ve oyukları giriş çıkış kapısı olarak kullanan yaban arılarının taş ev yuvası olmuş,




kekikler, sakız çalıları, makilikle çevrili kireç taşı kütlesi 



ve üst girişten girip ortadakinden çıkan arılar.



Bugün, birkaç saat önce çektiğim ve yorumlardan eşek arısından da büyük ve çok tehlikeli olduğunu öğrendiğim,


Uzaktan yuvanın olduğu bayır.
aslında bunu zaten biliyordum da çekerken; ama o görüntüyü yakalamışken bırakamadım, 

Arı yuvasına ait videom  yaban hayat fotoğraf grubum ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
24.07.2018

Paylaş :


“Kurumuş Pınar: Ege. Ve Bir Projem Var: Yeni Ege” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.07.2018

Paylaş :

22 Temmuz 2018 Pazar

Ah, o firuze bakışlı çocuklar!


(Çocuklar hakkında hiç duymak istemediğimiz, böyle şeylerin olmasını hiç kimsenin asla  istemeyeceği acı veren haberler sonrası kaleme aldığım bu çalışmamda,  tek bir çocuk resmi kullanmak istemediğimden her zamanki gibi yalnızca kendi çektiğim karelerden oluşan kırlangıç yuvaları ve yavrularını tercih ettim.)


Yunus’un dediğince gök iken biçilen ekinler gibiler şu sıra yedisinden azından yedisine, on yedisine, yirmi yedisine genç,  çoluk çocuk. Yirmisinde olup da canını bu topraklar için, bayrak için  hiçe sayan duru bakışlı, yitik gülüşlü delikanlılar var. Adları Mehmet… Daha gök  ekin olmaya fırsat bulamamış, henüz çil salmış tohumları andıran bebekler var. Adları Eylül, Leyla.


Çocuk bedenlerine yapılmadık eziyet kalmayıp kanlar içinde bırakılmış  yavrularının acısı ile deli divane olmaktaki anne babaların gözlerine kan oturmuşken, televizyondan bunları dinleyen ana babaların da  kanı donuyor, bugün ona yarın sana tedirginliği içinde delirecek gibi oluyorlar.

Çocuklara, ana babalara, dahası tüm topluma acılar yaşatmaktan kim,  neden haz alır? Birçok sebep var mutlak. Şu gerçek ki böyleleri aramızdalar. Kimisi komşu ya da akraba. Sesinizi yükseltseniz korkacak kadar ürkeklermiş de. Öyle söylüyor onları tanıyanlar. O zaman insanın aklına korku filmleri geliyor. Psycho -Sapık-, en bilineni. Anthony Perkins’in hem de nasıl canlandırdığı tip.

Psycho’daki, Elm Sokağı’ndaki tipler filmlerden kaçkın olup yollara düşmüşler. Yolları nedense hep buralara çıkmış. Bayram filan demeyip günlerimizi zehir etmek için. Ana babalar  öyle  hallere düşüyor ki kayıp evlatlarının bir mezarı olsun ona bile razılar.

Sekiz yaşında kara üzüm gözlü, kömür bakışlı kayıp bir kızdı Eylül. Zeytin zeytin gözleriyle çocukların en sevdikleri pozları verecek kadar şirin, hayat dolu. Babası, beyaz gömlekli bir doktor olarak görmeyi hayal edermiş akşama kavun isteyen kızını. Ama akşama kavundan tadacak kız çocuk yok evde. Hiçbir yerde yok. Kayıp… Eylül bulunduğunda bir daha asla kavun isteyemeyecek haldeydi.

Üç buçuk karatlık bir firuze parçası Leyla. Daha bebek. Çakmak bakışlı. Kirpikleri ok ok. Annesi onu gözünden sakındığı için Leyla’nın boynuna gözleri gibi gök boncuk takmış. Nazara karşı. Gök boncuk nazara karşı korur da, ya gözü dönmüş insanlara karşı? İnsan yavrularına insanlarca yapılmış en olmayacakları yapacaklara karşı ne korur peki tüm çocukları?

O güzel yavrular yetmedi, bir de tilki var ki... Ağzı bağlanmış, işkence edilmiş. Tüyleri ıslanmış. Dövülmüş. Öldü diye bırakıvermişler koya. Tilki, bulunduğunda sağmış.  Ama insan eliyle gördüğü işkenceye dayanamamış, ölmüş. Tilkiye bunu elbette ki  insanlar yaptı. Hiçbir hayvan ip ile ağız bağlamak becerisine sahip değildir. Tek canlı var onu yapabilecek. İnsan!

Her toplumda iyi ve kötü olur. Her ağacın çürük meyvesi olduğu gibi. İyinin çok çok olması gerek ama. Çünkü gözle görülemeyecek kadar küçük  tek bir virüs, koskoca bünyeyi  alt üst eder.  Ol git sürmüş iyi ve kötü savaşı. Mitolojide, efsanelerde. Kimileyin isimler alıp kahramanlara dönüşmüşler kimileyin gece ile gündüzün savaşı halinde süregelmiş bu   mücadele. Ama  iyiler daima kazanır bellene gelmiş hep. Yine öyle bellene gitmeli, değil mi?

Nasıl önlenir bu acılar, çirkinlikler? Kimsenin kafasının içini okuyup da  fırsatını bulunca firuze bakışlı üç buçuk yaşındaki çocuğa hem de bayram günü filan demeden her şeyi yapabilecek biridir diyemeyeceğimize göre! Kim bilir içi ne bastırılmışlıklarla dolu, ruhi yapısında ne kırıklıklar olan birisinin, bisiklete binmekteki şirin bir kız çocuğuna fenalıklar yapabileceğini aklını okuyup bilemeyeceğimiz aşikâr. Hem de akrabadan biriyse o sapkın; filanca abi, falanca amca denilen…

Konu böylelerinin kendi canları olunca canları pek kıymetlidir elbet. Eğer sapkın suçlarının bedeli olarak yaktıkları canlar karşılığında kendi canlarının da yanacağı sonuçlarla karşılaşacaklarından emin olsalar, o zaman yine kalkışabilirler mi  bu insanlık dışı  şeylere? Kravatın, tıraşın, takım elbisenin, “pişmanım” lafının kar etmediği ağır cezalar alacaklarından hiç şüpheleri olmasa, el uzatabilirler miydi  çocuğundan kadınına, yaşlısından hayvanına?

Akın akın köylerden, yetmedi olmadık, akla gelmedik yerlerden hem de küçük bir ülke nüfusunda göçlerle karman çorman olmuş şehirler, belki hala bile tam oturamamış ama yine de az çok kendini hissettiren kent kültürünü çiğneyip geçiyor. Kentler, artık kent olmaya ilişkin tek bir göstergeyi yansıtamayacak hale dönüşürken uygarlıktan uzak alışkanlıklar pervasızca sergileniyor. Diyelim ki trafikte yol üstünlüğünden, geçiş hakkından sıra beklemeye umursamayanlarca bir metropol köy bile denemez hale getiriliyor.  Hijyen hiç önemsenmiyor. Beş on yıl öncesinde tertemiz bulunan şehirlerarası yollardaki mola yerlerinin pislik içindeki kokudan geçilmez tuvaletlerinden AVM tuvaletlerine toplumun tutumunun,  anlayışının belli başlı göstergelerinin hali  hiç memnun bırakmıyor artık.  Bunları görünce nasıl bir çürüme yaşandığı, keşmekeşe  düşüldüğü gerçeği acı veriyor.

Her önüne gelenin kendi  hiç olmayacak alışkanlıklarını  milyonların yaşadığı yerlerde fütursuzca uygulamasının yükselen değer olmasının önüne geçilemeyince Ağrı’nın Bezirhane köyünden Polatlı’ya kadar küçük yerlerde de koflaşma, çürüme olması kaçınılmaz değil midir? Yükselen değerler reklamların aşıladıkları, magazin konusu kişilerin saç modelleri, dar paçalı pantolonları filan olunca toplumu besleyecek manevi değerler elbette önemsenmeyecektir. Kadına, yaşlılara saygıdan çocukları, yalnızları sevip kollamaya, trafikte kurallara uymaya, hayvanları korumaya kadar. Bunlar uygarlığın şaşmaz göstergeleri olduğuna göre biz, hangi basamakta olduğumuzu gururla söyleyebilecek halde miyiz şu an?
Uygarlığın ilk göstergelerinden biri de sanat; haliyle müzik. Haa, müzik demişken… Küçüğünden büyüğüne insanlara, hayvanlara eziyet edenler acaba hangi tür müzik dinliyorlar? Malum, müzik ruhun gıdası. Yani acı çektirmekten ve acılara boğmaktan çekinmeyen o ruhların gıdaları hangi müzik türü ki? Jiletleten mi?

Çalkalandığından tortuları yüzeye çıkıp bulanıklaşmış sirkelere dönmüş bir toplumda sirkeye düşmüş midyeler gibiyiz desek mi? Suda yaşayabilen midye, sirkede kabuğunu açsa yanacak; açmasa nefessiz kalacak. Susuz, havasız kaldık bir anlamda biz de; soluklanamaz olduk.

Toplumun nabzını tutan, tansiyonunu ölçen, haritasını çıkaranlar sosyologlar değil miydi? Neredeler sosyologlar; iş bulabiliyorlar mı? Her mahallenin, okulun, iş yerinin sosyoloğu var mı? Sosyologlar, sosyolog mu yoksa ha bire yan yana açılıp duran marketlerde kasiyer olarak iş bulunca sevinçten zıplıyorlar mı? Böyle nüfusu birdenbire milyonlarla artabilen, giderek kozmopolitleşmiş bir toplumda sosyologlar işsiz ise  acı haberleri doğmadan önleyecek emekler verilebilmekte midir?

Sekiz yaşındaki, üç buçuk yaşındaki çocuklara  olmayacak şeyler yapabilen hatta kimisinin kendisinin de çocukları olanlar nasıl insanlar peki? Hastalar mı? Temelinde ne yatıyor bu  yönelmelerin? Sapkınlıklar karşısında  cezalar  gözleri yuvalarından fırlatacak ağırlıkta olsa hala sapkınlıklar yapabilecek miydi;  analar gözyaşı dökecek miydi? Tam sırası şimdi analarla ilgili bir örnek vermenin.

Üç arkadaştan birinin doğum günü olduğundan gençlerden ikisi video çekip, arkadaşlarının yeni yaşını kutluyor.  Sonra dördüncü bir genç katılıyor aralarına, arabalı. Yola çıkıyorlar. Yanılmıyorsam E5’e. Direksiyondaki dördüncü genç, aslında asla araba kullanmamalı o an. Ama makas yaparak kullanıyor. Ve kaza yapıyor. Üç genç yola saçılıyor. Üçü de ölüyor. Direksiyondaki mi? Üç ay sonra serbest! Ölen gençlerin anneleri konuşuyordu televizyonda. Hepsinin hele birinin sözleri çok etkileyiciydi. Diyordu ki, “Benim çocuğum mezarda, hep orada kalacak. Oradan hiç çıkamayacak. Benimle eve gelemeyecek. Ama oğlumla arkadaşlarını, üçünü, yaptığı kaza ile  hayattan koparan  çocuk üç ayda çıktı. Benim çocuğum toprağın altından çıkmazken üç cana  sebep olmuş kişi çıkmış da ortalıkta lanıyor.”

Ah, o kara üzüm, siyah zeytin, firuze, topaz, safir gözlü güzel çocuklar. Güzel çocuk olmak yetmiyor hakkıyla çocuk gibi yaşayıp yetişkin bireyler olmaya; güzel olmayan yoz eğilimler ve çirkinlikler alıp başını gidince.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.07.2018
 
Paylaş :

Politika Değil; Poli Tika


(Bu yazıma tema olarak Poli ve Tika sözcüklerinin ilkten çağrıştırdığı, uyandırdığı algının dünyanın en eski kavramlarından biri olması hem de sözcüğün geldiği köken dil nedeniyle konuya yakışırlıkta  dünya insanlık tarihinin  olabilecek en eski görüntülerini kulanmanın uygun düşeceğini düşündüm. )


Sanırım bir radyo programından duymuşluğum var. Uzun zaman önce. On yıllarla ifade edebileceğim kadar uzun. Öğrenciliğimde.


Dağarcığından  saçılanlarla sözcük dağarcığının zenginliği hemen anlaşılıveren konuşmacılar kendini dinletir. Kulak kabarttığım konuşmacının dağarcığı öyle kese hatta çuval kapsamlı filan değildi. Dünya kadardı. Dinlenmez mi böylesi? Dinledim ben de. Çünkü dopdolu bir konuşmayı dinlememek bir kayıp. Bomboş bir konuşmayı dinlemek de zaman kaybı benim için.


Konuşan, dinletirken öğretiyordu da. Ne yaman bir yetenek! Kimlerde varsa başka, onların konuşmalarına da denk gelsem de dinleyen olsam yine. Gerçi şimdilerde radyo dinlemekten hayli uzağız. Üstelik böyle zenginliklere fukara muamelesi bile  yapılabiliyor artık. Oysa olur olmaz jargonlar, günün modası kestirmeden anlatımlar diyelim ki “aynen öyle”, “diooosssuuun” gibi anlamsızlığın ötesinde tuhaf ifadelere  yüz verilirken bilgi derinliğinden  kolayca sıkılan yüzler yozluğa  çevriliyor. Dilin önemini bilmeyenlerce dilimiz, dilim dilim ediliyor

. 
Öyle sözcük dağarcığı almış başını gitmiş, her konuda konuşabilip anlatacakları olan hakkıyla radyocular çoğalsa keşke. Kültür sanılsa da aslında kültür altı bile  denemeyecek içeriklerin yıkıcılığından kaçınılsa. Çok geniş kitlelere hitap edecekler,  kalburun küçük gözüyle elenmeseler, ah! Malum küçük gözler  ne var ne yok kalburun  üstünde tutar. O halde gözleri  iğne başı büyüklüğündeki eleklerden geçirilmek gerçekten  eleme midir? Kalburun gözleri adamakıllı olsaydı, radyo  dinleyenlerin edinimleri şimdikinden kaç fersah ötede olurdu acaba?


Unutulamayacaklardan olduğu için anında kayıtlara geçilip bilgi hanesine işlenen bir şey öğrenmiştim o radyo konuşmasından. Politika sözcüğü hakkında. Diyeceksiniz ki “politika bilinmez mi? Daha az önce bilgiden bahsediyordun üstelik. Bak çok güldük şimdi.” Gülmeyin! Daha lafım bitmedi!


Politikayı herkes bilir elbet. İçtiğiniz bir bardak suyun bir adım öncesi de, bir adım sonrası da politikadır, evet. Siyaseti  çok konuşan bir toplumuz, evet. Hele kahvehanede laf döner dolaşır politikaya gelir mi, gelir elbet.


Benim bahsettiğim politika, politikanın kendisi değil. Politika sözcüğünün kökeni. Malum herkes az çok politikacı memlekette, politikacılara ilaveten. Yazan çizen de çok bu konularda. Ben de politikadan ziyade geri kalan, yazılıp çizilmeyen konulara, esasen kavramlara değinmeye eğilimliyim. Onları yetim, boynu bükük bırakamam. Ayrıca  sektörüm de politika dışı. Bu yüzden politika sözcüğünün şeceresini konuşacağız bu yazımda. Yazıma başlamadan önce bir tarama yaptım. Politika sözcüğünün poli ve tikadan geldiğine dair bir referans bulabilmek amacıyla. Yaklaşıklarını bulsam da poli ve tika sözcüklerinden oluştuğuna dair bir ifadeye rastlamadım.



Bilgisine hayran bırakan  radyocu, konuşmasında politika kelimesinden bahsetmişti. Demişti ki politika sözcüğü poli ve tika sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş. Poli sözcüğünün anlamı  çoğumuzca bilinmekte. Çok demek. Tika da yüz demekmiş. Politika çok yüzlülük anlamındaymış bu durumda. Bunu nasıl yorumlarsanız öyle anlarsınız. Yorumlardan biri şu olabilir.

 
Diyelim ki bir çocuğun yanına gittiniz ve çocuk oldunuz. İçinizdeki çocuğun yüzüne büründünüz. Huzurevindeki yaşlıları ziyarete gittiniz; dünyanın her türlü hali var olgunluğuna erişmiş yanınızı yansıtan yüzünüzlesiniz bu kez.  Kalktınız köylere, tarlalara gittiniz. Bağdaş kurup oturduğunuz bir harman sofrasında testiden  su içip bulgur pilavı yiyorsunuz şimdi. O an alnının teriyle, bileğinin gücüyle, emeğiyle üreten, ürettiğinden kazandığıyla koca yılın tüm giderlerini karşılayacak çiftçi, köylü oluverdiniz. Akşama da piyano konserindesiniz. Sanatın, sanatçının anlamını, önemini  nasıl da vurguluyorsunuz alkışlarken. Ben böyle yorumluyorum poli-tika sözcüğünün anlam kaymalarına uğramadan önceki halini, çıkış noktasındaki manasını. Herkesin yorumu kendince başka başka  olabilecektir.

 
Şimdi  kimisi “politika yani çok yüzlülük yerine maskeler diyoruz ya” diyebilir. Evet, diyoruz. Poli-tikanın vurgusu biraz daha incelikli belki de. Nedeni de karşıdakinin halinden anlamaca yani empati kurabilme. Yüzümüz güneş yanığı, alnımız kırış kırış, ellerimiz nasırlı, içi toprak dolu tırnaklarımız kemikleşmiş, saçlarımız saman tozlu  değil, hiç de olmamış bir metropollü olarak diyelim ki  şehrin göbeğinde oturduğumuz yerde çiftçinin, köylünün  halinden anlamada ne  ölçüde yeterli olabiliriz?  Yok yine de metropol şapkasını çıkarıp çiftçi kasketini geçirebiliyorsak  başımıza, en azından çabamız var demektir. Metropoldeki yüzümüz dışında ikinci bir yüze sahip olmaya başladık, yüzümüz çoğalmakta demektir. Oysa maske, olduğundan farklı görünmek, gizlemek için bir kılıf.


Bazen poli-tika yani çok yüzlülük, iki yüzlülük anlamında da kullanılabilir. Ancak “ikiyüzlü”   sınırlı bir terim. Üstelik farklı anlamda. Poli çok demek bir kere, iki demek değil. Bir de ikiyüzlülük ile anlatılmak istenilen apayrı bir şey haliyle.
 

Kaç yüzümüz olabilir o halde, kendi sıradan dünyamızda? En fazla ev, iş, aile, arkadaş ortamı bir de kullanıyorsak otobüs, metro, dolmuş gibi ulaşım araçlarındaki anlarımızda? Öyle çok yüzümüz var ki aslında… Kendimize  biçtiğimiz imajlar, kendisinden önce kurmaca hayat öyküsü ünlü olmuş filanca  türkücüye öykünen tarzlarımız, bilim adamlarının fedakarlığını öyle bir anlatan transfer paraları ve hayatlarıyla spor değil magazin sayfası konusu olan futbolcular gibi olma hallerimiz… Marka üst baş alabilen; ama bomboş başının içine yapabileceği bir şey olmadığından cehaletin küf tuttuğu  anlayıştakiler… Sırf üstündekiler ile görünmeye çalıştığı tiplemeye rağmen o tiplere saydıran yaklaşımlar… Hepsi de niceliği poli ile anlatılan yüzlerimiz değil mi? Yani işin özü yüz derken asla aynada görülenler kast edilmiyor. Yüzeye vuran halimiz kast ediliyor.


Bir genç gitarıyla arkadaşlarına küçük bir dinleti sunduktan sonra metro ile eve dönerken yaşlı birisine yer verdiğinde belki de şimdiki yeniyetmelerden asla beklenmeyecek bir duyarlılık göstermesi şaşırtıcı bulunuyor artık.  Oturmaktan vaz geçip uzun yol boyunca sırtındaki gitarının ağırlığıyla ayakta gidecek olması, o gencin içindeki olgun yüzün yansıması. Yine halim selim görünen, böyle inceliklere daha duyarlı olması beklenen birinin tam önünde yalpalayarak ayakta duran  yaşlıyı görünce  uyukluyormuş gibi yapması da içindeki  tabiatsızlığın  yüzü.


Şu açık ki vesikalık fotoğraflarda görünen tek yüzümüz var. Oysa içimizde yaşattığımız eğilimlerin, hırsların, öfkelerin, insani her şeyin yüzü fotoğraflarda çıkmıyor. Ancak gitarlı gencin yansıttığınca anlarda sergilediğimiz halimiz, tavrımız ile  çokça yüzlerimizden birisi ortaya çıkıyor.  Diyeceğim, aykırı bir tanımlama gibi algılanabilecek olsa da, insanlar olarak hep kınadığımız anlamdaki iki yüzlülerden olmasak bile  çok yüzlüyüz bir anlamda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
30.11.2017

Paylaş :

Doğal tablonun içinde, bir karede tablo olmak

Doğanın her akşamüstü çizip boyadığı bir tabloyu seyrederken tablomsu bir an oluşturup kare olmak.

Evvelki gün  çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.07.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci