11 Ağustos 2018 Cumartesi

Yeniler eskirken antik olanların yepyeni kalalabilmesi...


Teos Antik Kenti. 


Bu Temmuz ayında çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
11.08.2018

Paylaş :

10 Ağustos 2018 Cuma

Çiçek + Balözü + Arı = Bal


Balözü avındaki arı.
Ankara.

Bu yaz başında çektiğim bu kare, bir  çiçek grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
10.08.2018

Paylaş :

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Çocuklar bahçede, böcek ve arı gül yaprağında saklambaç oynarken

Arı ile böceğin saklambaç oyunu sırasında, böcek arıyı sobelemeye çalışırken çektim bu kareyi. Ankara.

Geçen hafta çektiğim bu kare çiçek gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
08.08.2018

Paylaş :

7 Ağustos 2018 Salı

Kırmızı çiti geçip boncuk mavi gökyüzüne doğru uzanmak


Kırmızı tuğlalı çit önü yapraklı dallar...

Birkaç yıl önce çektiğim bu kare, çiçek fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
07.08.2018

Paylaş :

Damla şeklinde bir ada

 Kuytu, sakin koyun ıssız adası.


Birkaç hafta önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei  Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
07.08.2018

Paylaş :

6 Ağustos 2018 Pazartesi

Kurumuş Pınar: Ege! Ve Bir Projem Var: Yeni Ege


 
“Burada keçi bile durmaz” demişti birkaç yıl öncece karısı ile birlikte paragat ile balık avına hazırlanan Egeli adam. Şöyle bir bakmıştım etrafa. Haklıydı.  Her yan diken, çalı. Makilik. Güneş kavuruyor, kar düşmüyor, yağmur yağmıyor. Makilikten tarla yapmaya kalksan bir ömür sürer. Su sıkıntısı da cabası. Su, diyelim ki Çeşme’de deniz dolusu olsa da tuzlu su ile tarla sulanmaz. Tatlı sulu koskoca nehirler göller gerek. Doğudaki gibi.


Çeşmeli adam karısı ile birlikte kavun yetiştiriyor, keçi besleyip sütünü de o sütten yaptıkları yoğurtları, peynirleri, paragatla yakaladıkları balıkları satıyor. Kendi emekleri ile var oluyorlar, olmuşlar. Kullandıkları balık yemi mamun yani bir deniz böceği burada çok pahalıymış. O zamanki kilo değerinin yarı parasına İzmir Karşıyaka’dan alıyormuş mamunları. Denk gelirse yazlık bahçesi yapmaya kadar karıkoca evlendi evlenenli birlikte çabalayıp alınlarının teriyle para kazanıp çocuklarını yetiştiriyor, okutuyorlarmış.
 

Kadın Boşnak, koca Selanik göçmeni Çeşmeli aile, her anlamda Egeli aslında. Ege, tek bu addan ibaret değil şimdilerde salt öyle algılandığı gibi. Güneş de değil, deniz de, turizm de. Ege aslında bir anlayışın, zihniyetin ta kendisi. Hayata bakış, yaklaşım, konuşup dinleyebilme, elindekileri en iyi değerlendirebilmenin eş anlamlısı Ege.


Bu aileyi görünce Ege’nin tam tersi yönde, bin beş yüz kilometre ötesinden belki de, biri geldi aklıma. Gencecikti o kısacık adlı şehrin çocuğu. Otelin resepsiyonunda çalışıyordu. Siz uyandırmazsanız lobideki deri koltuklardan her birine uzanmış diğer otelciler gibi uyanası yoktu. Ona, havası, suyu bambaşka güzel, görkemli bura dağlarında ışgınından çirişine, jağ otuna yetişen otların balından almak istediğimi söyledim. Balcılık öyle aman aman bir iş görülmediğinden pek yapılmazmış orada. Bunca şifa kaynağı ot varken bu dağlarda neden arıcılık yapılmadığını merak edince de “tembeliz biz abla” demişti gülerek.


Çeşmeli karı koca tembel olsaydı, elli dönüm tarlaları, balık avına çıktıkları kayıkları, keçileri ve sırf bunlardan kazandıkları ile yaptıkları evleri olmayacaktı. Belki yüklerini sırtlanıp taşı toprağı altın bellenmiş bir yerlere doğru yollara düşeceklerdi. O yollar da ya İstanbul’a ya da Ege’ye çıkacaktı. Çıktı da zaten yıllardır. Böylece dünyada benzersiz güzelliğe, mimariye, manzaraya sahip İstanbul da, İzmir de yani Ege de çıkmaza girdi. Gelenler,  burayı geldikleri yerlere benzetmekte gecikmedi. “Köykent” tabirini kazandık böylece. Gelenler zorlanıp kaçtıkları ne varsa buraya taşıyınca Ege zorlanmakta artık.


Şimdi Ege eni konu perişan. Bir Çeşme, Alaçatı gerçeği var ki, Urfa biberi acısı tadında… Alaçatı, bir küçücük yer sonuçta. Ama doğusundan kuzeyinden, güneyine kim varsa Alaçatı’da. Ne kadar yetebilir gerçekte bir köy olan Alaçatı sokakları, yolları İzmir dışındaki her kentten akın akın gelmişlere? Trafik, bir köy trafiğince olmalıyken Ankara, İstanbul ana caddelerinden farksız. Bayram trafiğince. Park yeri imkânsız bir şey. Sokaklardaki tıklım tıkış insanlardan asfalt gözükmüyor.  Gerçek anlamda iğne atılsa yere düşmeyecek haldeki Alaçatı sokakları sırf insan başından oluşmuş gibi. Ne için peki onca kilometre yoldan gelip de üst üste, omuz omuza yürümek? Oysa küçücük yerlerin imkânları belli. Kaç temizlik görevlisi olabilir ki onca insanın çöpünü, pislettiklerini temizleyebilsin… Çevre duyarlılığı konusunda nasıl olduğumuz da belli  maşallah. Ve Alaçatı seviliyorsa, suyundan market kapasitesine kısıtlı bu yerler tüketilerek mi sevilir?


En önemlisi göçler ille de neden İzmir ve o civara? İş imkanı değil cevabı, bura yerlilerinin işi gücü keçi, kavun yani tarım. İzmir’e göçenlerin ören yerlerine, eski mimariye tutkusundan gelmediği apaçık. Ege otları için de değil elbet. Doğudaki ot çeşitliliği Ege’de bile yok. Ama Egelilerin otları değerlendirdiği gibi doğuda hakkıyla değerlendirme de yok. Oralarda doğa bakir, alanlar geniş ve en azından yazlık gibi yeri göğü kaplayan beton kalabalığı ve onun getirisi kalabalık,  kirlenme yok. O zaman “neden Ege?” sorusunun cevabı apaçık ortada. Ege  zihniyeti!


Bu zaten besbelliydi de demin bahsettiğim adı kısacık kentte konuştuklarımızdan,  işi aranılıp da bulunamayan, maaşı herkesin aklından geçen; ama rüyalarda bile görülemeyen, hali vakti hayli yerinde o kentin gerçek yerlisi birisi “aklım İzmir’de hep, buralarda kafa yapısı değişmez. Kaçmak istiyorum” demişti. İzmir nere, ora nere… Üstelik oralar kar alıyor. Haa, “kar soğuktur, yol kapatır” filan denilebilir. Ama susuz hayat olmaz. Kar, suyun stoklanmış hali olduğuna göre…


Dün, pazarda alışveriş yaptığım iki satıcı ile konuştum. Bu yaz hiç rastlanmadığımız yabancı turistleri sormuştum. Konuşmalar hep sohbete döner ya sonunda, öyle oldu.


İlk konuştuğum satıcı, genç bir kadındı. Her hali, konuşması bir başka. Nasıl oldu bilmiyorum pazarlık sırasında kullandığı terminoloji ile yakaladım onun gerçeğini. Bildik pazarcılardan değildi. Ve konu açıldı.  Buraya İstanbul’dan göçmüşler. Kocası da kendisi de üniversite mezunu. Mühendis ya da ekonomisttiler yanılmıyorsam. 


İstanbul’da işleri çok iyiymiş. Levent’te oturuyorlarmış, düzenleri yerindeymiş. Gelirleri vazgeçilecek gibi değil. Ama gel gör ki İstanbul’un hele de kendileri ve yanlarındaki çocuklar yetmezmiş gibi bir de her yıl doğurmaktaki son gelenlerle iyice başkalaşması gözlerini korkutmuş.  Çocukları karşı tarafta okul tuttursa kışın hava erken kararınca eve dönerken başlarına ne gelir korkusuna düşmüşler. Gördüklerinden, duyduklarından yılmışlar. İşlerini, evlerini, her şeylerini bırakıp tanıdıkları bir tekstilcinin önerisi ile İzmir çevresi pazarlarında pamuklu satar olmuşlar. Çocuklara dönüşümlü göz kulak oluyorlarmış şimdi.


 Bitmiş İstanbul’dan bitmek üzere İzmir’e gelişin öyküsü hiç göz ardı edilecek gibi değil. Büyücek bir ülke nüfusuna sahip, her türlü insanın bulunduğu, sapkınların hayvanından, çocuğuna, kadınına her türlü kötülüğü hak gördüğü bir ortamdan kaçışın öyküsü şimdilerdeki gerçeklerimizdendi. İstanbul’dan İzmir’e kaçılıyorsa o zaman artık bu konuyu enikonu düşünme vakti gelmiş de geçiyor değil mi? Hemen oturup  düşünmeli bu sorunu daha vakit kaybetmeden.


Konuştuğum ikinci kişi, sattığından bir lira ya kazanıp ya kazanmayan zayıf, rengi konurlaşmış, dişleri dökülmekte, konuşmaya dermanı kalmadığından sesi zor duyulan, yaşından çok yaşlı gösteren  bir adamdı. Dürüst. Kökten Egeli.


“110 saattir evimden uzağım. Çarşamba günü bir çıktım, yarın akşam saat on ikiden sonra ancak gireceğim evime. İki çocuğum var. Çekirdeğim yok dikili, değil ağacım olsun. Kızım yirmi yaşında oğlum on bir. Ortaya bir çıkarabilsem onları, ah! İş güç sahibi yapıp, evlendirip bir uçurabilsem. Ne maaşım var düzenli ne sağlık sigortam. Kızım çok küçükken çok ciddi bir hastalık geçirdi. Para gerekti tabii. Karşılayamadım. Yeşil karta başvurdum. Kartı veren kişi çok uzaklardan buraya göçmüş. Bizlere önyargılı. Ama kendi hemşerilerinin on küsur çocuğu olsa da hepsine tek tek kart veriyor. “Bu oldu mu şimdi kardeşim?” dedim. “Bak zordayım, kızım ölsün mü?” Bana, “ama sen buralısın, babanın evi vardır” dedi. İçime çok koydu bu. İşte şu kırk yıllık külüstür minibüsün içinde yatıp kalkıyorum, yemeğimi yiyorum. Yumurta filan yani Pazarda bile gözleme on beş lira. Nasıl alayım… Kimsenin malında gözüm yok. Tek derdim, Allah çocuklarımın geleceklerini elde ettiklerini göstersin.” Ah, çektim içimden dinleyince. Diyecek söz bulamadım. Pazarda tanesi üç lira ya da dört buçuğa çorap satan birinin hayatı, pazardan aldığım en değerli şeydi.
 

Konuşanlardan da besbelli ki İzmir, herkesin özlemini çektiği bir zihniyetin somutlaştığı yer aslında. Önce kendi çabalarına güvenen, olumlu bakışlı, vurdu kırdı değil konuşmayı önemseyen insanlardan oluşan yer. İzmirliler arasında kan davası göremezsiniz mesela. Ya da maraba. Kız çocukları ile erkek çocukların farkı yoktur. İkisi de çocuktur. Te o kaa! Bu  durumda insanlar bunaldıkları her şeyden kaçış noktası olarak görüyorlar İzmir’i. Deee… İzmir’i de İzmirlikten çıkartıyorlar ama. İzmirliler İzmirlerinden olurken onların kaçacak bir yeri yok malum. İzmir’in İzmir’i yok! İzmir, Ege feci bunalmış halde. Gelen giden kirletip çiğneyip geçiyor Ege’yi. Oysa Çeşme’de artık arabanızı park edecek yer bulamıyorsunuz.


O halde bir yerin adetinden, töresinden, önyargılarından, kadına kıza, çocuğa, hayvana yaklaşımından bunalan buraya kaçsa da,  Ege’yi de bırakıp geldikleri yere benzetmekten kaçamıyorlar ne yazık ki.  Güzellik katmaları beklenilenler, güzelliklere zarar verir olmuşlarsa o zaman bir düşünmeli başımızı ellerimiz arasına alıp, bir şeyler yapmalı. Yaşadıkları kent ve adresleri değişti diye insanlar bir gecede değişip gelişemez malum.


Ne mi yapmalı mesela… Göçüp kaçmak denilince akla gelen Ege ise,  kaçılan yerleri Ege yapmalı o halde. Diyelim ki Urfa’dan, harika bir Yeni Urla olur. Güneş de var, su da. Su denilince deniz değil şart olan. Nehrin, barajın en görkemlileri orada yani Ege’den çoook uzaklarda. Munzur Çayı kenarındaki plajın resimlerini görünce insan anlıyor yeni yeni Egelerin hiç de zor olmadığını. Üstelik rafting de yapılabiliyor o çaylarda, nehirlerde.


Eğer o uzak kentlerdekiler kaçıp mutlu olacakları yer olarak Ege’yi bellediler ve yaşadıkları yerleri de kendi başlarına Ege yapamıyorlarsa projelerin yardımlarıyla, gönüllü Egeliler ile orada bir şeyler yapılabilir. Çiftlikler kurulabilir. Balıkçılıktan, keçi yetiştirmekten kavunculuğa her işi yapan Çeşmeli insanlar gibi insanlar, okumuş insanlara danışmanlık bile yapabilir  ekmeğini taştan çıkaranların gözüyle oralara bakarak Alaçatı nasıl tanındı, düşünelim? Dizi ile,  falanca ünlü sanatçıların yaz sezonunu açtı tatil haberleri ile, değil mi? O ünlü sanatçılar bir de uzaklara gitsin tatile. Başta da oralı sanatçılar oralarda evler yaptırsın, çiftlikler kursun, ille İzmir’e yerleşeceklerine… Oğulları, kızları ordaki hamak keyiflerini paylaşsın instagramda. Verin oraları Ege zihniyetlilere, görün bakın balından, jağ otu, ışgın, çiriş otuna, baraj balıklarına, toprağı ekip biçmeye ne değişiklikler olacak. Taşı toprağı zaten altınken İstanbul anlamlı altın olacak. Artık oralara göç edilir olacak.


Ege’nin Urlası  hayallerdeki ad, uzakların Urfası hep kaçılan ad  olarak algılandıkça ve insanlar neden Ege diye tutturduklarının samimi gerçek cevabını kendilerine bile vermekten kaçındıkça Ege bitip tükenecek. Tükendi bile hatta. Göz yumulabilir mi buna?  Ama Ege’nin çok uzakları alabildiğine boş, bakir kalırken kaçılabilecek bir Ege de kalmayacak yakınlarda. O zaman dizlerimizi mi döveceğiz? 


Dünyada tek bura ve Sakız Adası’nda yetişen damla sakızının, dağ çileklerinin, tek burada yetişip havayı en iyi süzen ardıç çamlarının, kantaronların, kekiklerin, daha nice şifalı otların, o çalışkan Çeşmeli  ailenin el ele verip üreten zihniyetinin yok olmasına seyirci mi kalacağız? İşin aslı bize hangi  zihniyet yol aldırabilir? Elinden geleni yılmadan yapan, konuşmayı, dinlemeyi bilen, uzlaşıcı, çalışmaya yönelik zihniyet mi yoksa “biz tembeliz abla” deyip çiçekli vazo tablosunu baş aşağı asıp, kattan yukarıda yapıldığından asansöre kattan üç beş merdivenle  çıkılan ya da inilen zihniyet mi? Eğri oturup doğru konuşma vakti değil mi şimdi, hepimizin iyiliği için? Tam da Ege bitme noktasına gelmişken?  Ege’de incir, nar, zeytin ağacı varsa bunların hepsinden Urfa’da da var oysa. Hatta Urfa’da fıstık ağacı da var fazladan.


Bir projem var, içimi yakan bu gerçekleri gördükten sonra aklımdan çıkmayan. Baştan söyleyeyim, bu benim projem ve izinsiz kullanılamaz.  Madem Ege adı geçerli, göç edenlerin geldiği o uzak bölgelerin adları tutulmuyor, kaçılıyor o adlardan… O halde YEP. Yeni Ege Projesi. Ege’den çok uzaklar için.


Can katan nehirlerin beslediği iç deniz büyüklüğünde en görkemli barajların, güneşin, bomboş gepegeniş ovaların hatta yükseltideki topraklar olan dağların,  otun ikiz gebelikler yaptırtanının,  en şifalısının yetiştiği; dağları karlı yani su sorunu olmayan yerlerde Egelilerin de desteği ile yeni Egeler kurmalı. Ege zihniyeti ile farklılıklar gösterilmeli. Her yer Ege olsun madam Ege, Ege diye tutturduk. Artık oraları Ege yapmalı. Yoksa tükenip çürümekteki Ege, o göçülüp kaçılan yerlerin en yenisi olacak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
 23.07.2018

Paylaş :

KÂMİL’İN MASASI ve ALİKSAN


  
Herkesin adını kısaltıp Aliksan dediği Ali İhsan, işsiz güçsüz, parasız pulsuz bir gençti. Ne iş bulursa onu yapardı. Eline geçen para ile günde ancak bir kez sofra kurulurdu evlerinde.   Şu sıralar herkesin dilinde dolaşan Aliksan’ın dünürcülüğü, Kâmil’in pek ilgisini çekmişti.


Bin dokuz yüz elli iki senesinde, Ankara Kalesi’ne pek yakın Çıkrıkçılar Yokuşu esnaflarından hali vakti hayli iyi Kâmil, bütün gün dükkânında oturup müşteriler ile aynı konuşmaları yapmaktan sıkıldığında sohbete düşkün yanı depreşirdi. O zaman kendisini eğlendirip güldürecek şeyler anlatacakları toplardı başına. Aliksan da onlardan biriydi. Hem  çağrıldığında çarçabuk gelirdi. Kimi gün açlığını giderecek bir tas çorba bulamayan Aliksan, Kâmil onu çağırır çağırmaz masasında bitiverirdi o yüzden. Pek zengin kurulmuş sofrada yer içer, karnı doyarken anlattıklarıyla da Kamil’in ruhu gülmeye doyardı.
 

Akşam yediği iki lokma kuru ekmeğin içini tutmadığı Aliksan daha öğlen bile olmadan geldi Kâmil’in dükkânına, çağrılır çağrılmaz. Çok açtı. Bir an önce sofraya kurulmak istiyordu. Kâmil de Aliksan gelse de şu dünürcülük işinin aslını bir öğrense istediğinden erken de gelse Aliksan’ı görünce sevindi. Çıraklara hazırlatıp pişirilmek üzere yakındaki fırına gönderdiği Ankara tavanın pişip olmasına daha vardı. Aliksan’ın açlığını bildiğinden  o an dükkânın tel dolabında ne bulduysa kuruyemiş, sabahki kahvaltıdan kalmış simit, meyve hepsini masaya koydu. Aliksan hemen yemeğe koyuldu.


-Münci Bey’in kızına talip olmuşun, öyle mi Aliksan?
Aliksan, yanaklarını doldurmuş lokmasını çiğnemeyi bir an unuttu. Yüzü allak bullak oldu. Sonra birden yeniden çiğnemeye koyulup lokmasını yuttu. Bu kez eli kuruyemişe gitti. Ağzına üç beş sarı üzüm attıktan sonra,
-Münci Bey zengin adam. Mahallenin ileri geleni. Anamla bani hayrına yemek yedirmek üzere evine davet etti. Etmiş, tereyağıymış geç onları… Bizim eve doğru dürüst ekmek girmediğini herkes bilir. O da  mahalledeki herkesin halinden anlar  ya...
-Münci Bey sizi yemeğe çağırdı yani. Eee, sonra?
-Sonra gittik biz de. Bir masa donatmış kiii. Kuş sütü eksik. Dolmasından, böreğinden, etinden, hoşafından tatlısına kadar.
-Hıımmm.
-Ye ye bitmiyor. Ama ne olurdu sanki mideler hemencecik dolmasa. İki günlük yemek yedim. Sonra tıkandım.
-Hımmm. Sonra?
-Karnımız doyup masadan kalkınca Münci Bey bizi yolcu etti haliyle.
-Bu kadar mı?
-Tam kapıdan çıkmadan önce Münci Bey’in elini öperken geldi aklıma. Hani Münci Bey’in çok güzel bir kızı var ya. Bekâr. Miyase. Yemekte bizim yanımıza hiç çıkmadı; ama ben görürdüm onu manifaturacıya, sinemaya giderken. “Tam sırası oğlum Aliksan” dedim.
-Bak sen, ne dedin?
-Elini öpüyorum madem, kız da aklıma gelmişken karşısına dikildim Münci Bey’in. “Yedik içtik sayende. Verdiğin yemekle doyduk. Miyase’yi de verin mi bana?” dedim.
-Bak seennn… Ne dedi Münci Bey peki?
-Parladı. Ama ne parlayış… Beni bir kovaladı… Yediğim her şeyi yaktım koşarken nerdeyse. Hala evlerinin önünden geçemiyorum.


Bu arada Ankara tava gelmiş, masada mis gibi kokular saçıyordu. Kâmil bir yandan gülüyor bir yandan da Aliksan’ın tabağını etle dolduruşunu seyrediyordu. Aliksan rahatça karnını doyursun diye o yerken soru sorup konuşturmadı.  Komşu esnafın Aliksan’ın Münci Bey’in önünden kaçışını anlatmaları aklına geldikçe de arkaya geçip göstermeden gülüyordu.


Aliksan, tabağındakileri silip süpürdü. Ne yapıp edip kendini tekrar çağırtmalıydı yeniden masaya oturup, yine böyle tıka basa doymak  için.


İki hafta sonra Aliksan Kâmil’e uğrayıp annesinin Kâmil ve ailesini hindi yemeye davet ettiğini söyledi. Kâmil şaşıp kaldı. Hindiyi nereden bulmuş olabilirdi ki Aliksan? Gidince öğrenirdi artık.


Kâmil, yardım etsin diye karısını erkenden  bir oda bir holden oluşan Aliksanlar’ın evlerine gönderdi. Kamil’in karısı, Aliksan’ın annesine kestilerse hindiyi yolmalarını, yoldularsa pişirmelerini, akşama kadar ancak pişeceğini söylese de kadıncağız hiç oralı olmuyordu.


Kâmil’in karısı birkaç kez sordu kadına; ama kadın bir şey demediği gibi artık misafiri o soruyu sormasın diye konudan konuya atlar olmuştu. Kâmil’in karısı, evde hindi mindi olmadığını anlayınca daha üstelemedi. Evde ne varsa onu pişirmek üzere tel dolabı açtı. Tel dolapta iki patlıcanla biraz bulgur vardı. Patlıcanları közledi, bulgurdan pilav hazırladı kocasının geliş saatine yakın.

 
Elleri kolları meyvesinden baklavasına, çerezine dolu gelmiş Kâmil masaya oturduğunda hindi yerine bulgur pilavıyla patlıcan salatasını görünce,
-Aliksan, kesilmekten kurtulmak için hindi uçtu galiba? diye sordu.
-Hindiyi nerden bulacaz biz Kâmil abim. Bizim evde de bir kap bulgur yemiş ol. Çorbaya çağırsam gelmezdin. Bak hindi deyince nasıl geldin, deyince Kâmil kahkahasını patlattı.


Yemek bitmiş, Kâmil ve karısı Aliksan ile annesinin evlerinden ayrılıyorlardı. Kâmil teşekkür edip iyi geceler dilemişti ki arkasını bile dönmeye fırsat bulamadan Aliksan’ın sesini duydu.
-Kâmil abim, size tavaya  bi daha buyurak mı?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
29.02.2016

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci