30 Ağustos 2018 Perşembe

Kızıl şahin kanatları


Birazdan havalanacak kızıl şahin.
Ankara.

Demin çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
30.08.2018

Paylaş :

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Akşam, yağmurla indi



Tepelerde akşam inerken pencerelere de yağmur damlaları indi.
Ankara.

Bu akşam çektiğim bu kare fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
29.08.2018

Paylaş :

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!


30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Dünya durdukça kutlamak dileğimle…

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.08.2018

Paylaş :

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Çiftlik Sahibinin Ölümü


Kuşların cıvıl cıvıl öttüğü serin bahar sabahında uzandığı yatağında kalbi aniden duruveren çiftlik sahibini uyandırmadılar. Çiftlik sahibinin öldüğü anlaşılınca bir uğultu yükselmiş, feryatlar kopmuş, koşturmaca başlamıştı.

Çiftlik sahibinin ölümü mutfaktan sebze bahçelerine, ahırdan  kümese, seradan havuzlu bahçeye tüm çiftlikte hemen duyuldu. Herkes bir köşede bu ani ölümü konuşuyordu. Kimisi çiftliğin başına kimin geçeceği derdinde kimi de ölen sahibin karısı veya  çocuklarından hangisi gelirse gelsin çırasının yanacağı korkusundaydı. İyi adamdı çiftlik sahibi. Kime ne yaptıracağını bilir, kimseden elinden gelenden fazlasını yapmasını istemez, yanına aldığı biri dik başlı da olsa, tembel de olsa onu törpüleye törpüleye hale yola sokardı. Oysa karısı kaprisliydi. Oğullarının kimisi çiftliği satmaktan yanaydı kimisi de babalarına hiç çekmemişti.  
 
Çilli tavuk ortalıkta yemlenirken duydu haberi. Eğer evin kedisi, sahibinin ikinci kattaki odasının altında ağlarcasına miyavlamasaydı hiç haberi olmayacaktı belki; ama kediye sorası tutmuştu neden böyle dertli dertli miyavladığını.  

Kedi, kendisini kilerdeki yağ küpüne dadanmışken birkaç kez de süzülsün diye ağaç dalına asılmış yoğurdun kesesini parçalarken yakalamış evin hanımının bundan sonra kendisini azıtıp azıtmayacağını düşündükçe öyle korkuyordu ki. Nasıl korkmasındı? Çiftlik sahibi onu her gün tavuk ciğeriyle beslerdi. Hadi bundan sonra ciğerleri gelmezse, hadi bundan sonra kilere girmesine izin verilmezse? Hadi bundan sonra süzülsün diye dala asılan yoğurt keselerini değil parçalamak tesadüfen yakınlarından bile geçecek olduğunda kapı dışarı edilirse tasasındaydı. Pek endişeli olmalıydı ki çilli tavuğa içini ilk kez açıyordu. Oysa bugüne kadar çilli tavuğa bir “günaydın” demişliği yoktu.  
 
Çilli tavuk, diğer tavuklar gelmeden yerdeki buğdayları toplamaya çabalarken başını kaldırıp kediye cevap vermedi. Ama içten içe söylendi. “Tabii üzülürsün. Az mı tavuk ciğeri yedin. Yediklerinin bazıları civcivken kasaba kasabının aldığı benim kardeşlerimin, kuzenlerimin torunlarının ciğerleriydi. Yarın biri “şu çilli tavuğu kesin de haşlayın” dese sen mutfağın önünde dolanıp durursun. Belki çilli tavuğun ciğerini biri bana atar da yerim umuduyla. Seni sinsi kedi, seni! Biliyorum senin gözün tavuk ciğerinde. Hata benimkinde.”
 
Çilli tavuğa dertlenen kediyi duyan bekçi köpeği, gözlerini kısarak hiç haz etmediği kediye baktı. Kendisi çiftliği ne kadar koruyorsa, fırsatçı  bu kedi o kadar kilere girmenin bir yolunu beklerdi. Üstelik hiç kuş bırakmamıştı etrafta. Hatta evin hanımının torunu için aldığı kanarya kafesten kaçmıştı da konduğu daldan yakalayıp midesine indirmişti. Kanaryası acıkınca dönüp gelecek  sanan  küçük kız, günlerce pencerede beklemişti.  Oysa bilmiyordu yavrucak, akşamları dizleri dibinde dolaşan kedi, kanaryayı çoktan yemişti.
 
Kanaryayı unutsun diye bir de saka aldıkları  küçük kız tam saka kuşuna alışmıştı ki saka kafesten kaçıverdi. Kedi hiç peşini bırakır mı kafes kuşunun. Hemen düştü peşine.  Saka, kediyi görünce kaçtı. Kedi pusuya yattı. Saka yine gördü. Kedi bir kez daha elinden kaçırdı. Sakanın konduğu dalın altında mola veren avcılar kuşu görünce bıldırcın sandılar. Hemen doğrulttular tüfeği. Pat diye bir ses duyuldu. Saka daldan düştü.

Bekçi köpeği, kedinin yaptıklarını anlatmaya çalışıyor; ama insanlar kendisini anlamıyordu bir türlü. Kaç kere havlamıştı küçük kız kediyi kucağına aldığında. Ama havladığında kediyi kıskandı sanıyorlardı. Hatta bir keresinde evin hanımı fena halde kızmıştı ne zaman kediyi sevse bekçi köpeği havlıyor diye. Ayağındaki terliği fırlatmıştı yetmezmiş gibi. Küçük kız da kendisini azarlamış, arkasına öyle bir şaplatmıştı ki. Ama çiftlik sahibi, bekçi köpeğini yere göğe koyamazdı. Sahibinin ölümünün ardından kendini yine kollarlar mıydılar acaba? Bu sinsi kedi yine ne var ne yok avlar, çiftliktekiler de göz kulak olmadı diye hadi kendisine kızarlarsa ne olacaktı? Bütün gün kedinin peşinden koşamazdı ya.
Kedi, bekçi köpeğini görünce ahıra koştu. Yaşlı ineğin bacakları arasına saklandı. Yaşlı inek de duymuştu çiftlik sahibinin öldüğünü.  Üzüntülüydü. Kedi, ineğin üzüntüsünün sebebinin geçen yıl çiftlik sahibinin oğullarından birinin ondan sucuk yapmak istemesi olduğunu hemen anladı. Çiftlik sahibi karşı koymuştu bu isteğe. “Benim hayvanlarımın hepsi de buranın birer unsurudur. Yumurtası, sütü için beslenirler. Hiçbirinin etine muhtaç değiliz. Taze süt veriyor mu? Veriyor. İşte o kadar! Ne kadar yaşarsa önüne yemini, samanını koyarım. O da bana süt verir. Bu nasıl güzel bir buzağıydı biliyor musunuz? Herkes sevmeye gelirdi. Onu ellerimle besledim, büyüttüm. Sucuk yemek isteyen kasabadaki kasaba uğrayıversin bir zahmet” diyerek kestirip atmıştı.
 
Kedi, bu kez de yaşlı atın ayakları altında dolanmaya başladı. At da pek keyifli görünmüyordu. Onun da bir derdi olmalıydı. Anlardı nasıl olsa üç beş dakikaya kalmaz. “Çok üzgünüm, çok yağız at. Sahibimizin ölümü beni çok sarstı” dedi kedi.  İstediği aslında yağız atı söyletmekti. Yağız at, ağlarcasına kişnedi. Ön ayaklarıyla yeri eşeledi. Gözlerinden yaş süzüldü. Hiç laf etmese de çok şey anlatıyordu hali. “Sen de üzgüne benziyorsun yağız at” diye üsteledi kedi. Atın gözyaşları saman balyasına düştü. “Asil hayvansın anladık da iki de laf et canım” diye söylenerek koyunların ağılına yöneldi kedi.

Yalnızca yün döşekte yatan çiftlik sahibinin karısı, her sene kırkılmış koyunların yününü eğirip kocasına fanila, çorap, yelek örmekten usanmıştı. Beli kopardı baharda döşeğin yünlerini yıkar, kurutur, çırparken.  Kaç kez istemişti hazır yataklardan almayı. Ama kocası ille de koyunlarının yününden yatak istediğinden yün yıkamaktan kurtulamamıştı kadın. İşte daha iki hafta önce yıkayıp çırptığı yünler yüzünden her yanı ağrıyordu. İyisi mi bu koyunların hepsini mezbahaya vermekti. Hem yüklüce de para kazanırlardı bu sayede. Kedi bunları duyunca kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp kaz kümesine yollandı.

Kazlar pek huzursuzdu. Demek ki onlar da öğrenmişti çiftlik sahibinin ölümünü. Hemen kümes teline yanaştı. O zaman anladı kaz kümesindeki çırpınmaların nedenini.

Çiftlik sahibinin karısı birazdan sökün edecek onca misafiri ağırlayabilmek için iki kaz kestirmişti aşçıya. Pilavın yanında ikram edilmek üzere. Suyuna da çorba yapılacaktı. Tutulup kesilen kazların eşleri, çocukları, kardeşleri çırpınıp duruyordu şimdi kümeste. Oysa çiftlik sahibi onlara hiç ellemezdi. Sadece paytak yürüyüşlerini, bembeyaz tüylerini sevdiği için beslerdi onları. “Kaz yemek isteyen gidip pazardan bir tane alsın, yesin. Benim kazlarım, benim eğlencem. Kimse benim kazlarıma dokunamaz” derdi. Daha çiftlik sahibinin ölümünün üzerinden yarım gün bile geçmeden iki kaz boğazlanıvermişti işte. Sıra kim bilir kimdeydi bundan sonra. Uzunca bir süre ardı arkası kesilmezdi misafirlerin. Bu gidişle kümeste tek bir kaz kalmayacağına emindiler.  İçlerinden bazıları, hele de bugün kesilen kazlar kaç kez çiftlik sahibinin huysuz karısına saldırmış, bacağını ısırmıştı. Hiç unutur muydu bunları o kadın?
 
Kedi usulca uzaklaştı kaz kümesinin yanından. Çiftlikte köpeğinden ineğine, tavuğundan kazına can derdine düşmüşlerdi. Belliydi ki çiftlik sahibinin karısı da oğulları da bunca zamandır yapmak isteyip de fırsat bulup yapamadıkları  şeyler için  kolları sıvamışlardı. Hep bekledikleri gün gelmişti sonunda. Belki herkes kendi istediği olsun beklerken  bir diğerinin istediğini istemeyecek böylece aralarında  gürültü kopacaktı. Çiftlik, bu sabahtan  sonra eski haline hiç benzemeyecekti belli ki. Nasıl çiftlik sahibinin karısı ve oğulları çiftlik sahibine hiç benzemiyorsa bundan sonra çiftlik de eski çiftlik olmayacaktı elbet. O zaman…
 
Kedi, işte o zaman oranın tadının tuzunun kalmayacağını anladı. Çekişme, gürültü, çatışma olan bir yerde barınılamazdı. Çekişme de çatışma da kimsenin işine yaramayacak şeylerdi üstelik. Tabii epeydir bu çiftliği almaya çalışan komşu çiftlik sahibi dışında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
‎11 ‎Ağustos ‎2014 ‎

Paylaş :

Zengin Babalar ve Oğullar


Oteller, fabrikalar, hanlar sahibi, kuru yemiş, meyve toptancısı Akşit, Avrupalarda okuttuğu, Japonca, İngilizce, İspanyolca bilen, otuzunu geçmiş, evlenmekte hiç gözü olmayan oğlu Berk’ten dert yanmaktaydı şu sıralar, haftada en az bir kez arayıp görüştüğü Erol’a.

Berk, altı aya kalmadan arabasını değiştiriyor, ayakkabıdan gözlüğe tüm eşyalarını yurtdışından alıyor ya da sipariş veriyordu. Kendisinin gece gündüz çalışıp tatil yapmadan kurduğu her şeyin tadını, her günü tatil gibi geçiren mirasyedi oğlu fazlasıyla çıkarmaktaydı. Ah, bir evlense barklansa, adam olsa, işlerin başına geçseydi Berk!

Akşit, oğlunun baba parasıyla  sürdüğü sorumsuz hayata baktıkça tırnaklarıyla kazıya kazıya  bugüne gelmiş Erol’u daha bir sever olmuştu. Vaktinde hayli varlıklı bir babanın oğlu Erol, tüm mallarını babasının har vurup harman savurmasıyla hayatı çok erken tanımış biriydi. Hem zenginliği biliyordu hem de o zenginliğin bir anda elden kayıp gideceğini. Akşit işte Erol’u bu yüzden çok seviyordu. Mirasyedi olması gerekirken sıfırdan başlamış biri olduğundan.

Ah, Berk de biraz Erol’a çekseydi ya. Bu oğlan fütursuzca para harcanmakla kalmıyordu tek, işleri de bilmiyordu. Bu böyle gitmezdi ama. Bir yerden başlamalıydı Berk hayatını düzene sokmaya. Bu da evlilik ile olurdu. Tek çocuk olduğundan  oğlunun üstüne de çok gidemiyordu Akşit. Herkesle, onca çalışanla başa çıkmıştı da gel gör ki bir oğlanla başa çıkamıyordu. Aklına geleni yapsa iyi olurdu Akşit. Eli telefona gitti. Erol’u sekreterine aratmazdı, kendi arardı. Telefon hemen açıldı, Erol karşısındaydı. Akşit, “gelebilirsen hemen gel de bir konuşalım” dedikten  bir saat sonra Erol ve Akşit bey karşılıklı oturmuş kahve içmekteydi.

 Erol, Akşit’in lafa girmesini, konuyu açmasını bekliyordu: Gecikmedi de zaten Akşit.
-Erol, bizim oğlan canımı çok sıkıyor.
-Neden?
-Hala bir baltaya sap olmamakta ısrarlı. Ne işin başına geçmeye hevesli görünüyor ne de bir akşam bizimle olsun masada yemekte. Ha bire orada burada geziyor. Bu yaştan sonra nasıl iş öğrenecek, nasıl evlenip aile kuracak! Canım çok sıkkın.
-Berk ile bu konuyu konuşmuşsundur sen  Akşit amca, değil mi?
-Defalarca konuştum.
-Hııımm, dedi Erol. Bakalım ne söyleyecekti bunun arkasından Akşit amca.
-Erolum, bir oğlum da sensin. Öyle yakınsın bana yani. Kimselerin aklına güvenmem. Ama sen başkasın gözümde. Bir de onca zenginlik gördükten sonra  malın mülkün birdenbire elden gidebileceğini bilen birisisin.  
-Hıımm, dedi yine Erol.
-Erol, Berk ile bir de sen konuşsan. Berk’i bu akşam yemeğe çağırıp konuşmanı istiyorum, hemen. Seni çok sever. Dinler. Akıl ver biraz. Babandan bahset. Malın mülkün başında durulmazsa elden gideceğinden bahsetsen.
-Konuşurum Akşit amca da o kim bilir nerelerdedir.
-Şu sıra buralarda. Annesi biraz rahatsız, bir yere ayrılmamasını istedi. Zor duruyor; ama duruyor. Ben eve gelir gelmez de dışarı fırlıyor. Şimdi sen Berk’i ara, akşam yemekte görüşün, yarın da sabah kahvesine  buyur. Ne konuştunuz bana anlatırsın.
*****
Beş saat sonra. Antalya’nın en güzel restoranlarından birinde karşılıklı oturmaktaydı Erol ve Berk.
-Berk, nasıl geçiyor günler, keyfin nasıl, diye sordu  Erol.
Keyfi gayet iyiydi Berk’in. Keyfini bozan tek şey annesi ile babasının Allah’ın her günü evlensin, işlerin başında olsun diye kafasını şişirmeleriydi. Oysa fabrikanın  onca çalışanı vardı. Babası işlerin başındaydı. Sabahtan akşama dek sıkıcı iş ortamında deri koltuklu bir masa başında boğulmuş, klima ile serinlemekten sıkça hasta olacağı işyeri odasında ne yapsındı. Yapacağı olsa olsa birkaç  toplantıya  katılıp uykusu gele gele dinlemek, imza atmak olacaktı. Onu da çalışanlarla babası yapıyordu zaten. Telefondan ya emirler yağdıran ya da  kendilerine denilenlere “hay hay”, “olur”, “öyle yapmasak zira son gelişmeler  gösteriyor ki” gibi sözler söyleyen ciddi suratlılarla dolu bir ortama gömemezdi gençliğini.

-Ya, Erol abi, bak bunca fabrikanın günde şu kadar getirisi var; bunca zeytinlikten şu kadar ton yağ elde edilip ihraç ediliyor; tarlalardan, seralardan  domatesler, narenciye gönderiyoruz şunca ülkeye. Tek evladım ben. Onca paranın tek mirasçısı. Bu paraların gününü şimdi göremezsem ne zaman göreceğim? Şeker hastası olup hiçbir şeyi istediğimce yiyemediğimde mi? Tansiyonum çıkıp her ortamda uzun süre kalamadığımda mı? Çocukların okul toplantıları, belki de eşimin kıskançlıkları, aile gezmeleri içinde yitip gitmeden önce hayatın keyfini sürmek istemem doğal değil mi? Kim olsa benim yerinde bunu yapmaz mıydı? Hem ben bunlara doymadan evlensem belki de bir yılı bulmaz boşanırım. O kıza da yazık değil mi?

Erol, bol paralı sorumsuz hayatın keyfini tatmış  Berk’in sözlerini dikkatle dinlerken eğer kendi babası onca malı batırmamış olsaydı bugün  kendisi ne yapardı diye düşündü bir an. Sonra ciddi bir ifadeyle Berke’de dönüp aklındakileri söyledi.
*****
Saat on bir olmadan sabah kahvesi için Akşit beyin odasındaydı Erol. Suratı asık Akşit, kaşlarını çatarak, “n’aptın sen Erol? Ben, bizim oğlanı yola getir diye  ricada bulundum senden; sen nasıl istiyorsan onu yap. Evlenmek istemiyorsan evlenme. Doğru zaman değil demek ki” demişsin. Oldu hiç Erol?
-Akşit amca, ben tüm varlığını batırmış zengin bir babanın oğluyum. Varlıktan yokluğa  düşmenin ne demek olduğunu en iyi bilenlerdenim.  Bize onca maldan tek kuruş bırakmadan öldü  babam. Berk öyle mi? Kaç kredi kartı var? Limitleri ne kadar? Tek çocuk üstelik. Hal böyle olunca ben de olsam ben de her şeye kana kana doymayı beklerdim. Haa, yaptığım yanlışmış, o an düşünemezdim. Nasıl olsa çeşmeler akıyor.
-Anladım Erol, dedi Akşit bey. Çatık kaşları düzelip, yüzünde muzip bir gülümseme belirirken.

Bir buçuk saat sonra Erol, kaçıncı bardak olduğunu bilmediği çayını yudumlarken Akşit beyin oğluna çıkarttığı ek kredi kartlarından kaçıncısının  iptali için  kaçıncı bankaya telefon açışıydı sayamamıştı. Ama Akşit  bey, aklını kurcalayıp duran konuyu, Erol’un kendince yöntemiyle yol gösterip, yardımcı olmasıyla  halletmekteydi. Berk, parasız kalınca eğlenemeyecekti. Birkaç yıla kalmaz evlenirdi de. Kendi isteğiyle.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
15.12.2017

Paylaş :

“HEY HEY!”ler


 Hey hey de hey, hey! Heeeyy!

Sevinince, geçmişi yad edince, uzaklara baka baka bağırırken, haykırışımızı duyurmak istediğimizde, duyulmak için, naralanıp bir de heyi heyytt’e çevirip küçük dağları ben yarattım havalarına bürününce  şarkı desen değil, merhaba desen değil, sitem hiç değil bir sesleniş hey.

Bir de güzel sesleniş ki bakarsın türküler bile öyle başlar. Geçmişe dalıp gözler buğulandığında “hey gidi günler, hey!” demek, heylerin en dokunaklısı gibi gelir bana hep. En yamanı da insan  kulağının kartal çığlıklarından, rüzgardan başka ses duyamayacağı ıssızlıktaki yüksek bir dağın doruğundan karşı doruklara hey diye içten bir selam vermek olmalı.  Gökyüzünü, doğayı  kucaklarcasına açılmış kollarla, oksijen dolu ciğerlerden kopan yankılar yapacak bir “heyyyy”! Bu selama dağlar asla kayıtsız kalmaz. Onlar da yankıdan sesleriyle cevaplarlar, selamlarlar. Yankı, dilsiz dağların dilidir.  Yeter ki seslenin.

Bazen kimisi esip tozutur, bildiğiniz heyheylenir. “Heyheyleri tutmuş” denilir öylelerine. Aslında herkesin hey heyi tutmuyor mu bugünlerde, biraz biraz?  Hey heyli türküler tutturmadan hem de. Surat asarak; belki esip gürleyerek. Öyle yağmasan da gürle tonunda da değil elbet… Kırıp dökerek…

“Şey” sözcüğü kadar kullanılmasa da “hey” sözcüğü de kelimeler içinde anahtardır bir anlamda. Şey gibi olur olmadık her şey yerine kullanılmaz hey, çünkü nesneleşemez. Sesleniştir. Hem de ne sesleniş! Sesin tınısından kah gönül okşayanı kah  gönül kıranı oluveren kestirmeden bir anlatımdır. “Hey, bana bak!” diyen biri, “sağım solum belli olmaz, sabrım fazlasıyla taştı” demek istemektedir.

 Hey heylenmek, seslisinden  sessizine  hep var, dilimizde olmasa da  halimizde tavrımızda. Tabii ki duyabilen olmak var bunu, anlayabilen olmak var.

Bir günaydına,  bir günaydını çok görenin hey heyleri tutmuş olabilir o sabah. Kimisi de selama sabaha öylesine bir karşılık verir, güya. Somurtkan mı somurtkan, buz kesmiş bir yüzle milimetrik nicelik içinde hafifçe başını eğerek.  Gülseniz mi bu selamlayışa yoksa üzülseniz mi onun  haline, size kalmış. Saplantılara batmış kimisi de çıkar uzak bulduğu birine selam verenlere “ona niye selam verdin?” diye hey heylenir. Zaten doğası öyledir onların, tutaraklı… Çünkü saplantıları doğrultusunda tek onun selamladığına  selam verilmeli, üstünü kırmızı kalemle çizdiği herkes görmezden gelinmelidir. Ama konuşurken hey heyleri tatile çıkar. Bir insancıl kesilirler, bir insancıl. Ta ki nasırına basana dek. Nasıra basmak, gelin olunca kokusunu kırk gün saklayan sarımsağın, sarımsaklığını hatırladığı kırkıncı güne eşdeğerdir.  

Öyle heyler duyulabilir ki anlamı “savulun, yolumdan çekilin” olabilir.  Heylere anlam katan,  anlamlarını pekiştiren bakışlardır, sesin tonudur. Hatta yürüyüş. Eller kollar sağa sola savrulup, omuzlar da adımlarla birlikte bir öne bir geriye gidiyorsa korkun o heyden. Gözler parlayarak, gülümseyerek söylenen heyler, küçük de olsa müjdedir. Ya da akla gelen bir şeyin o an sevinçle ifadesidir.
 
Bir de heyamola var. Gemici dilinde. Biraz daha çetrefilli, alengirli bir hey, bu hey. Çektikleri şeyler için bir ağızdan gemicilerin “hadi, bir gayret” anlamlı nidaları. Hey, ortamına göre değişebilen, yorumlanabilen bir sözcük bu durumda. Yani doruklarda haykırırken hey, üç harflik kısacık bir sözcük.  Yüce dağlara kafa tutuyormuş gibi olmamak için sanırım. Ufka sınır sulara, enginlere bakarak söylenirken deryalaşıp heyamola oluveriyor. Bıçkın yürüyüşlü, çarpık gülüşlü, bitirim edalıların ağzında daha bir farklılaşıyor,  heyt bu defa…

Türkülerin sözcüğü hey. Kimi türküde burcu gül kokularına bürünen, kimilerinde de  turnalarla anılan  sesleniş hey. En iç yakanı, yürek dağlayanı 15’liler için söylenmiş olanı. Bir türkü var ki… “Hey 15’li” diye başlarken daha, dağlarda yankılanan  heylere benzemez o hey. Yürek dağlar bu  sesleniş. Tokat’ın 15’lik kınalı kuzuları cephelere gönderilirken  yükselen bu türkü, öyküsü bilinmeyenlerce oyun havasına bile dönüştürülmüş, gün olmuş. 15’lilerin türküsü, İç Anadolu’dan  kopup  gelirken “hey gidinin efesi” diye başlayan Yörük türküsü, Ege’de çığrılır. Yörük Ali’yi anar dağları geçip, soğuk suları içerek.

Tüm heylere bir “hey” demeli o zaman. Sevincin, öfkenin, “du bi, bak ne söyleyeceğim”in kısaltması, 15’inde askere gidenlerden gemicilerin “ha gayret”ine dek sesleniş olan heylere. Yankı bulsun isteyerek.

 Hey hey de, hey!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.07.2018

Paylaş :


“O ÖĞÜTTEKİ GİBİ” adlı çalışmama;


linkinden  ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
27.08.2018

Paylaş :

26 Ağustos 2018 Pazar

İki Isı Arasında : Yerin ve Göğün


Şu sıralar sıcak havada başı çeken Ankara'da yer gök alev alev...


Yerde bu saatte 35 derecelik kızgın ısı, gökte batan güneşin kızılı.


Az önce  çektiğim bu kare,  fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
26.08.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci