29 Eylül 2018 Cumartesi

Cam tıklatırcasına damlalar


Uzaklardan hırıltısı duyuldu önce. Sonra kükremeye dönüştü.
Ardından gök gürlerken bir rüzgâr koptu; kapı pencere açılacak gibi değil.

Saçıp döktü her şeyi.
Yağmur indirdi, sert sert.
Cam tıklatır gibi.
Pencerelere düşen damlalar, sokak ışıklarını titrek ve belirsiz hale getirirken ayrı bir boyama sanatı gibi görüntüler ortaya çıkardı.

Beş, on dakikadan biraz daha önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.09.2018

Paylaş :

28 Eylül 2018 Cuma

ÖDÜNÇ SÖZLERLE YAŞAMAK



Ne büyük laflar ediyoruz kendimizin söylemediği; kırk fırın ekmekten kırklarca kez yesek de söyleyemeyeceğimiz. Ama duyunca  yüzme bilmeyenlerin denizin açıklarında çırpınırken rastladığı tahta parçasına yapıştığı gibi yapıştığımız.

Hani çoktan keşfedilmiş kıtaları keşfedercesine vaktiyle söylenmiş sözleri yeniden keşfediyoruz şu sıralar. Tek sözcüğü bize ait olmasa da o sözler bizim içimiz, dışımız, acımız oluveriyor; özgeçmişimiz, hayat öykümüz, gözyaşımız, sitemimiz, feryadımız, ettiğimiz ahlar kesiliyor. Kendimizi birdenbire bir cümlede buluveriyoruz. “Beni anlatıyor, benim için yazılmış” deniliveriyor. Ve böyle sözler, zengin ağanın oğlunun düğününde ortaya  hesapsız kitapsız tek tek saçılan paralar gibi bol keseden paylaşılıveriyor. Kolayca. Zahmetini çekmeden.

Aynı şey, tek  bir yaz boyunca dinlenecek şarkılar için de geçerli. Öyle şarkılar ki bunlar kaç yüz yıl önce bestelenirse bestelensin hala dillerde olanların yanında mikroskobik ebatta kalıverirler. Bir tatlı huzur alınmaz onlardan Kalamış şarkısındaki gibi.

O şarkılardan bir dize, beylik laflardan biri  dillere dolanmaya görsün… Artık soruların cevabı olurlar. Sıklıkla duyduğumuz “aynen öyle” gibi. “İyisin, değil mi?” deseniz cevap bu, “havalar da bozdu” deseniz cevap bu, “ortalık pahalandıkça pahalanıyor” deseniz cevap yine “aynen öyle.”  Yani biz ne yapıp edip ifadelerin jokerini buluyoruz. Ve o joker ifade belki yetersizliğimizden, belki cehaletimizden, belki  herkesin söylediği şeyi söyleyerek herkes gibi olup dışlanıyor hissetmemekten, belki de  yalnızca biri, bir şey olmak istememizden dilimize pelesenk olurken kültürel yapımıza, duygusal gelişmemize de ket vuruyor, set çekiyor.

Neler yok ki böylesi sloganvari sitemler, iğnelemeler, göndermeler arasında. Elbette öğüt ya da çıkarım gibi  başka boyutta olanları ayrı tutup, bir kenara bırakarak.

Diyelim ki Mevlana’yı, Mesnevi’yi okumuşlarca altını çizerek paylaşılmak istenilenler hemen belli oluyor. Çünkü her gün birkaç kez karşılaştığımızdan sıradanlaşmış, slogan haline gelmiş söylemlerden değil o. Ama  bir söyleşiden, oradan buradan duyulup bellenmiş sözler hemencecik anlaşılıyor. Bir çıkarımı, bir lafı edebilmenin bir bedeli vardır çünkü. Yaşayarak, çekerek, katlanarak, göğüs gerek ödenir bu bedel. Kolayından çerçeveli lafları etmenin bedeli de her şeyin anlamsızlaşıp ucuzlaması. Ortaya koyulan  her şey emek ister, sabır ister. Bunu Mevlana’dan bir örnekle  anlatsaydım, onun istiridyenin bir kum tanesini içine aldıktan sonra o kum taneciğini sabır ile, zaman içinde, üstünü sedefle kaplayarak inciye dönüştürmesinden sonra inci tanesi artık kum tanesinden ne kadar farklıysa kum tanesinin de asla inci değerinde olmadığını anlattığı rubaisinden bahsetmek isterdim.

Keşke büyük lokma yemekle kalsaydık… Büyük lokma da yeriz büyük laf da ederiz ama. Oysa her kabın alacağı su bellidir. Deryalar gibi laflar edenlerin sığası ya bir küçük tas kadarsa… O zaman o laflar pek sırıtır. Laf sırıtırken siz de o sırıtma karşısında gülersiniz. Artık alaycı mıdır o gülüş, acı mı size kalmış. Boydan büyük işlerden biri de boyunu aşan laflar etmektir, malum.

Olsun, yine de kimimiz severiz büyük büyük laflar etmeyi, bilgeymiş gibi. “Ben” diye başlamayı. “Ben, ben, ben”… Böyle ifadelerin iki tık sonrası bana yan bakanı asarım keserime gelecek gibi gözükmektedir. O “ben” ile başlayan sözler sıkça ve çok kişi tarafından paylaşılırken sanırsınız ki dışarı çıktığınız anda o “ben”ler, kendilerine toz konmasın diye her şeyi ölçülü biçili,  sıralı düzenli, kuralınca usulünce yaptıkları için ortalık güllük gülistanlık kesiliverecek. Çıkın bakın bir sağa sola.  Öyle mi?

 Diyelim ki henüz biten bayram tatilinde akın edilen yerlerin haline bakalım. Arkalarında dört yüz bin tondan fazla çöp bırakanlar değil mi o lafları edenlerin kimisi? Güya temizliği başta yürekte, kendi kalplerindeki artık hastalıklı mı, takıntı sonucu mu, yoksa sevgiye özlemden sevgi sanılması mı nasıl bir sevgiyse onda, niyette, davranışta bulanlar, geride bıraktıkları çöplerin ağırlığınca ağır laflar etmeden önce keşke arkalarına bir baksalardı. O lafları edenler, o çöplerin altında ezilmekte olduklarının farkına bile varamayacak sığlıktayken oradan buradan ödünç derinlikli laflar edebilmeleri sadece güldürmez mi? Bu gülüşün tek bir anlamı vardır. Ağlanacak halimize gülmek!

Nasıl bir anlayış, yaklaşımdır bu böyle, özellikle her birikimin, kültürün kolay kolay yetip de edilemeyeceği en ağırından lafları hiç ağırdan almadan etmek! Tabii ki bir Mevlana, Yunus, Goethe, Cahit Sıtkı, gerçek bir düşünür kadar olamasak da en azından sağduyulu olmadıkça söyleyemeyeceklerimizi ödünç laflarla anlatmakla kültürel incelikleri  çıkmaza sokuyoruz. Çünkü işte burada paylaşıp işte şurada tam tersini yapıveriyoruz, on dakikaya kalmadan.
 
İşin aslı hep yapmak isteyip de yapamadıklarımızı, söylemek isteyip de söyleyemeyeceklerimizi ve bundan sonra da asla üstesinden gelip kotaramayacağımız her şeyi,  birilerince edilmiş anlamlı, usturuplu bir sözde, dizede, Nietzsche lafında yakalar yakalamaz  paylaş gitsin yapıyoruz. Sonra başka  birileri o lafı alıp bir çerçeveye yerleştirip ne kadar sosyal medya hesabı varsa  zincirleme paylaşıyor.

Ah, şu ….mış gibi yapma huyumuz! Daha denize ayak bile sokmamışken okyanusta güneş ışığının erişemediği yerleri görmüşçesine bilmiş hallerimiz... O güzel lafları paylaşmakla güzel şeyler yapılmış olunmuyor. Olsaydı hala her gün kadına şiddet, çocuğa, hayvana, yaşlıya şiddet, trafikteki keşmekeş ve hayatları hiçe sayma ya da bile bile lades türünden dere yatağına ev yapılıp haberlerde hepimizi acılara boğacak cinsten şeylere rastlar mıydık? Demek ki söylediğimiz o ağırlıklı sözler söylenmiş olmakla kalıyor, tek geçerli yeri sosyal medyada. Biz sosyal medya başından kalkınca da unutuluveriyor,  uçuyor. 

Diyeceğim, sosyal medyanın sloganvari ödünç sözleriyle çapları zorlamak yerine o sözlerin özündekileri anlayabilsek… Anlamak, onu yaşamaktır zira!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.08.2018

Paylaş :

Kırk Bir Yıl Sonra


Pahalı bir kafenin bahçesindeki üzerinde kırk bir mum yanan bir pasta olan yan yana dizili  masalarda oturan bakımlı, şık, o gün belli ki kendine daha bir özenmiş orta yaştaki kadınların hepsi de kırk bir yıl öncesinin köy kızlarıydılar. Kimi sekiz kardeşin dördüncüsü kimi de annesi öldükten hemen sonra babası yeniden evlenince yoksul anneanne ve dedesinin yanında büyümüş Kayseri’den, Çorum’dan, Aksaray’dan, Niğde’den kara önlüklü kızlardı, meslek lisesine başlayana  kadar. Ankara’ya  öğrenci olarak gelmeselerdi, başka türlü  otobüs bileti alıp da gelebilecek halde olmayanları vardı. Çarpık kâküllü  saçları, tozdan  taranamaz hale gelmesin diye kısacık kesilmiş olurdu çoğunun. Rengi güneşten atmış Sümerbank basmasından, pazeninden tek elbiseleri ya ablalarından birinin ya da bir akrabanın kızının küçülmüşlerinden oluşurdu. Okuyup, meslek sahibi olup,  para kazanabilecek duruma gelmek ne demektir daha çocuk yaşlarında öyle iyi biliyorlardı ki.

Hepsi de öğretmenlerinin yönlendirmesi ile ortaokuldan sonra Ankara Yenimahalle’de bulunan Ev Ekonomisi Yatılı Kız Okulu öğrencisi olmuştu. Kimisinin ailesi kızlarını yatılı okula göndermemek için Nuh der peygamber demezken öğretmenleri gece gündüz o ailelerin evlerinin yolunu aşındırmış, kızlar da kuytuda saklı saklı ağlamıştı. Meslek lisesine gidemeyen kızlar, gidebilen arkadaşlarının yerinde olmayı nasıl istemekteydiler.
 
Kırk bir yıl önce işe hemen başlayacak birer genç kız olarak okullarından mezun olmuş köy kızları,  köy köy gezerek kadınlara konserve yapımından sebze meyve  kurutmaya, jüt yumaklarından hatta paraşüt iplerinden çanta örmeye, makrame yapmaya öğreteceklerdi. Çoğu eşine iş hayatında rastladı. Niğdeli bir genç kız hiçbir adetini bilmediği Aydın’a gelin gitti diyelim ki. Bozdoğanlı kocasının  babadan yadigar çiftliğinde incirler topladı, kuruttu, kendi salçasını yaptı, konserveler kurdu bamyadan, börülceden. Oralarda öğrendiği tarhana otunu eklemeden tarhana yapmadı artık. Öyle bir düzen kurdu ki Niğde’nin ekecek yer olmayan tepelik, taşlık köyünde kalsaydı hayal dahi edemeyeceği bir yaşam yakaladı. Girişkenliği sayesinde hayli eş dost edindi. En yakınından en uzağına  tanıdıklarına doğum günlerinde kendi el emeği hediyeler verdi. Kâh boncuk işi kâh iğne oyası kolyeleri, küpelerine kadar ev ekonomisi okulunda öğrendiklerini kullanarak kendi el emeği ile üretti.
 
İşte masanın tam ortasındaki kocaman pastanın üzerindeki kırk bir mum, birbirlerini mezuniyetten bu yana görmedikleri onca seneyi anlatıyordu.

Şu sosyal medya  her şeye yetişiyordu. Fadik, yıllar sonra  okulları adına bir grup kurup  bağının hala kopmadığı arkadaşlarını, onlar da kendi bildiklerini  ekleyince bugünkü toplantı gerçekleşebilmişti. İlk görüşte sırf bakışlardan  birbirini tanıyan da çıktı aralarından, okuldaki köylü kız arkadaşlarını çok farklılaşmış görüp tanıyamayanlar da. En çok gözler ele veriyordu kendini. Çekik, düşük, boz kirpikli.  O zamanlar şişmanca olan kimi zayıflamış, tığ gibi olan kimileri şişmanca olmuş, kimisi de yaşından büyük göstermekteydi. Boyalı saçlar anlatmasa bile bakışlar, yüzdeki başkalaşmalar anlatmaktaydı mezuniyetin eskice bir tarihe dayandığını.

Sohbete başladıklarında anlaşıldı ki öğrenciliklerinde gürültüleri dünyayı tutan, banyo sırası için  bazen kavgaya bile tutuşan, hafta sonu evci çıkarken üstüne giyecek bir şey bulamayınca arkadaşının dolabına dadanan bazen de rica ederek alan kızlar gitmiş yerine kimisi hala çalışmakta, kimisi erken kalkan yol alır misali emekli olup torun torbaya karışmış belli ki halleri vakitleri de en azından fena değil hatta çok iyi bambaşka olgun yetişkinler gelmişti. Bir araya gelince yine yatılı meslek lisesinin birinci sınıfındaki gibi hissedip ruhları yerinden oynasa da önce bir tarttılar birbirlerini eni konu, bunca senenin kayıtlarına yüklediği deneyimler, çıkarımlar ile. Nereden başlayacaklarını bilemediler önce. Her zaman paldır küldür lafa giren Fadik  “ne sus pus oldunuz, sanki okulda böyle miydiniz? Kibarlık taslamayın gari, sizi köy gızları sizi! Hepimiz de birbirimizin  gürültüsünü  az çekmedik yatakhanede, yemekhanede. Buraya susmaya mı geldiniz? Hadi bakalım şimdi meslek liseli oldunuz yeniden” deyince kahkahalar yükseldi. Herkesin  bir kanal bulup da çıkmak istediği denize yol buldular. Kıvılcımı  çakmış oldu böylece Fadik,  kırk bir yıl önce de hep yaptığı gibi.

Sosyal medyadan biraz biraz biliyorlardı birbirlerini, eşleri sağ mı; çoluk çocuk var mı; ya torun, o da var mı; emekli oldular mı yoksa hiç mi çalışmadılar. Bunca yılın birikmiş konularının içine bodoslama dalınamadı ilkten.  Önce çekingen hatta kibarlık taslayarak sorulan sorular  yavaştan daha gürültülü, daha samimi ve okuldaki hitaplara dönüşerek  sürmeye başlayıp meslek lisesinden bugüne ruhta  yaşamaktaki çocuklar birer birer ortaya çıkınca öğrenciliklerindeki okul yemekhanesi veya yatakhanesinin uğultusu bu kez  bir kafenin yan yana konulmuş masalarından yükselmekteydi.  
 
Konuştukça bugün bu masalarda olmayanlar, isimler anıldı. Kimisi uzak şehirlerde yaşamaktaydı Aydın’da, Gazi Antep’te, İzmir’de. O yüzden gelememişti. Ama şimdi, internet başında arkadaşlarının paylaştıkları resimlere anında yorumlar yapıp bir dahaki toplantının ne zaman yapılacağını sorarken o toplantıya  ne yapıp edip geleceklerini yazıyorlardı, bir yandan kucağında torununu avuturken. Ah, torununu bırakabileceği birileri olsaydı gece otobüse atlayıp gelecek toplantı sonrasında da yine otobüse atlayıp dönecekti Manisa’ya.

Gülden’i andılar. O incecik, dümdüz kısa saçlı, çilli, yeşil gözlü hep güleç güzel kızı. Hastalığını öğrendiğinde Gülden’in  iki aylık ömrü kalmışmış. Yine gülümsüyormuş ölürken. Kan kanseriymiş onu alan hastalık. Bir oğlu kalmış geriye. Fadik, Gülden’in öyküsünü duyunca  neden birkaç ay önce sosyal medyadan Gülden’e gönderdiği arkadaşlık isteğinin hala onaylanmadı anladı.
 
Hanife de aynı hastalıktan  göçmüş meğer. Okuldan mezun olduktan kısa süre sonra evlenmiş Hanife. Üst üste iki oğlu olmuş. Hemen ardından da kansere yakalanmış. Ne yaptılarsa olmamış. Gülden kadar güzel, Gülden kadar boylu,  hep sınıf başkanı olan, çok açık yeşil gözlü Karadeniz kızı Hanife öleli otuz yıldan fazla olmuş.

Kırk bir yıllık hasret masa başındakilerce giderilirken artık hasretlerini hiç gideremeyecekleri arkadaşları olduğunu öğrenmek burdu  dünün meslek liseli genç kızları  bugünün meslek sahibi yetişkin kadınlarını. Artık refah içinde, kurulu düzenleri olan, ev almak değil ev tadilatı ya da ev yenilemek derdindeki orta yaşlı kadınlar, meslek liseli küçük kızlarken hayatlarında olan çoğu şeyin bugün yokluğu içinde ancak  o gün hayalini bile kuramadıkları ne çok şeye bugün sahip  birer yetişkin olarak ayrılacaklardı masadan.  
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  16.08.2018

Paylaş :

26 Eylül 2018 Çarşamba

Metropol AY'ı


Şehrin ışıkları aşağılarda, dalga dalda.
Ayın etrafı hare hare hale.

Ve sanki gökleri bile  parsellercesine yukarılara kadar metropol imzasını atan inşaat vinçlerinin ışıkları yıldızlara nispet yaparcasına, saygısızca.

Dün Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 26.09.2018


Paylaş :

25 Eylül 2018 Salı

Baştankaranın kavun çekirdeğinden ziyafeti


Baştankara yemlenirken.

2016 Temmuz’unda Çeşme’de çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 25.09.2018

Paylaş :

24 Eylül 2018 Pazartesi

MİM, Fatma Nur’dan, “En Büyük Hayalim”


Fatma Nur, Sakura’nın “En Büyük Hayalim” temalı ilk MİMini tamamladıktan sonra bana uğramış MİM bırakmak için. Fatma Nur’a çok teşekkür edeceğim. Çünkü bu MİM beni fazlasıyla düşünmeye itti.

En büyük hayal.. Ne büyük bir soru! Tekrar tekrar çok teşekkürler Fatma Nur. Tek kişilik bir beyin fırtınası, bir irdeleme, gerilere bakıp ardından bugüne gelme zamanda yolculuğunu ansızın gerçekleştirmemi sağladığın için. Bu MİM, beni daha önce hiç olmadığı kadar düşündürdü. O yüzden sıcağı sıcağına cevaplayamadım. Bugüne kaldı J

Eğer bir lise öğrencisi olsa idim mutlaka hayalini kurduğum  şeylerin listesi epeyce uzun olacaktı.  Üniversite yani meslek, iş, hayatını yoluna koyma ve  bir insan için daha  sonrasını içeren tüm düşleri sıralardım.

Şu an liseli değilim. Ve lisede hayalini kurmayı akıl bile edemeyeceğim  hatta hiç hayalini kurmadığım  şeylerle iç içeyim. Vaktinde hayalini kurmadığınız şeyler demek, şimdi onlarla mutsuzsunuz anlamlı değil kesinlikle. Hayat sürprizlerle dolu. Diyelim ki belki de mesleğiniz oldu sandığınız şey, mesleğiniz olmayacak. Bakacaksınız ki bambaşka havalarda bir meslektesiniz Çok da seveceksiniz işinizi J Mavilikler sevilmez mi?

Belki öyle aman aman bir hayalim olmadı bile, hiç emin değilim kurup kurmadığımdan. En büyük hayalim olarak altı yaşında iken “Ah bir yedi olsam, ah bir sekiz olsam, dokuz, on, on bir olsam… Ah, on iki olsam!” dediğimi hiç unutmam. On iki yaş, o zaman  gözümde çok büyüktü. O yüzden daha on üç yaşta apak saçlı,  tontoncuk biri olacağımdan korktum galiba ki on ikiden ötesini  “nasıl olsa on iki olunca büyümüş olurum artık” mantığıyla söylemediğimi biliyorum. Ha on iki, ha on üç. Büyüdün işte. Onlu yaşlardasın ya…

Hayat, onlu yaşlarla çarpılan sayılarla anlatılır, ilerlerken hayaller belki de zaman bulunup kurulamıyor. Koşturmaca ve telaştan. Hep güne yetişmek, öncelikli her şeyi yoluna koymaktan geçiyor düşünceler. Hayaller mi, bilmem fırsat var mı öyle bir şey kurmaya?

Dedim ya, lisede olsa idim, uzunca bir hayal listem olurdu galiba. Yine de hiç hayalim yok diyemem. İlk hayalim, öncelikli olan, mevcut durumumun en azından sürmesi. Bugünden yani bugünün içerdiği her  sosyal, kültürel, ekonomik, kişisel, toplumsal ortamdan geriye gitmemek sanırım herkese hedef olmalı. Benim için de öyle. Sağlıkla tabii. Ki en büyük hayal sağlıktan başka ne olabilir. Etrafımdaki ve içinde bulunduğumuz / bulunduğum koşulların daha iyiye  yol alması  elbette  en büyük dileğim. Dilek ile hayal eşit midir, emin değilim.

Gelelim en büyük hayalime.

Bunca senedir sabahın 05:30’unda başlayan günlerin ardından nice uzun sene çalar saatsiz ve bahçe işlerinde, kuş sesleriyle şenlenirken ön taraf köşedeki yaseminin altında Yasemin imzalı öyküler, denemeler, romanlar yazarak, dallara konan kuşları, geceyi gündüzü fotoğraflayarak geçsin günlerim isterim.

Çevrede halden, sanattan, mimariden, tarımdan, edebiyattan anlar; insan, hayvan, doğa sever kişiler olsun gerçekten hayalim. Azalıyor çünkü böyleleri. Çok azaldılar hatta onlar. Epeydir böylelerinin çoğu  çok uzaklarda. Geçenlerde bir iş arkadaşım da yurt dışına gidip yerleşeceğini söyledi. Birkaç en iyi arkadaşım artık Ankara’da değil. Bilimi fazlasıyla sever bir aileden geliyorsanız  beraber büyüdüğünüz, oynadığınız çoğu akrabanız da yurt dışında oluyor haliyle. 

Çocukken  her akşam bir dayınızda, akrabanızda, kalabalıkta bulunarak büyüyorsunuz; lise sonrası üniversiteler başlayınca kitaplara kapanmalar artıyor; bu da tempoyu yavaşlatıyor. Üniversite sonrasında da bilim sevdası onları taa nerelere sürükleyince bazen o günleri çok özlüyoruz. Onlar oradan buraya hasret, biz buradakiler de o günleri anmakla meşgulüz görüşmelerimizde. Yine de böylesinden  olsun dertler J

Ancak belli bir  kültürel  çıtayı yakalamışlar gidince ortalık yavanlaşıyor… Hani kediler  el ayak çekince ortalık farelere kalırmış ya. Kültür yozlaşmasındakilere, trafik canavarlarına, yolda yürümeyi, sırada beklemeyi bilmeyen, konuşmayı, saygıyı bilmeyenlere kalıyor  her yan. Hayallerimden biri trafikteyken, yolda yürürken, sıra beklerken, genel kullanımlı yerlerde ortama bakınca burada bulunan insanların uygar insanlardan oluştuğunun anında belli  olması.

Sağlık ile birlikte elbette en büyük hayallerimden biri, yazarlığımın burada kalmaması. Artık metin olarak binleri aşmış çalışmalarımın, bitmiş romanımın, taslak romanımın basılması. Onca emeğimin semeresini görmek. Bunları kesinlikle görmek ve bu mutluluğu duyumsamak istiyorum. Bu hem dilek hem hayal benim için. Belki bir gün bu konudaki hayalim gerçekleşti diye bu MİMe cevap yazabilirim. Bu da şu an itibariyle yeni hayalim olsun, olur mu?

Mimlediklerime gelince,
En büyük hayalini bizimle yani blog yazarları ile paylaşmak isteyen herkesi MİMledim J
Kimleri göreceğimi de çok merak ediyorum cevaben J
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
24.09.2018, 16:40

Paylaş :


“Yaman Çelişkilerimizi Söyleyen Şarkılar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
24.09.2018

Paylaş :

23 Eylül 2018 Pazar

Kuş tedirginliği... Hep fotoğraf makinesi sesinden!


Kuşlar fotoğraf makinesinden çıkan hiçbir sesi sevmiyor.  Bu tedirgin bakış o yüzden.

Bu sabah, Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
23.09.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci