6 Ekim 2018 Cumartesi

Yaman Çelişkilerimizi Söyleyen Şarkılar


 Hadi radyonun düğmesini açın. Sevin ya da sevmeyin çalan müziği, dinleyin. O kadar. Şarkılar, bize ne yaman çelişkilerimiz olduğunu yansıtan aynalardır zira.
 
Dinlemek, yalnızca öylesine dinlemek olmasın. Sözleri de duyun. Müzik, insanların neşesi, acısı, çığlığı, haykırışı, mutluluk huzmesinden gözyaşıdır. Müzik, nağmeli anlatıdır. Ağıttır, serenattır, bardır.

Can kulağıyla dinleyin şarkı sözlerini  şöyle bir. Birkaç dakika sürer ya da sürmez zaten her biri. Yalnızca birkaç dakika. Sonra şarkı biter ve yenisi başlar.  Başka başka duygulardan dem vuracak o yeni şarkıyı da dinleyin.  Sindirerek. Niye mi?

Bir türküde yarin yüze bakmamasının can acıtışının “yar yüzüme bakmıyor, hah ha ha nanay” diyerek kahkaha ata ata anlatılması doğru mudur yanlış mıdır başka konu; ama belki de bir tür hicivdir. Duygu bastırmasıdır. “Cool” takılmaktır. Ancak bu türküyü dinlerken hiçbirimiz halini anlatana acımayız, aksine alabildiğine eğleniriz.  Şarkılardan biri der ki, “ya seninle, ya sensiz” biri de der ki “bas git”. Nasıl bir lafsa bas git. Deniliyor işte, vurgulana vurgulana. Nasıl olsa şiir tasası çekilmiyor şarkı sözlerinde artık. Oysa unutulmayan eski şarkılar usta şairlerin  şiirlerinden bestelenirmiş. Diyelim ki Orhan Seyfi Orhon güfteleri şarkı olurdu. Hem de nasıl bir şarkı olurdu… Merak eden Tereddüt (Sarahaten acaba) şarkısını dinleyebilir.

O nasıl bir şarkıdır öyle… Bir yazlık değil, bir yıllık değil, yılların eskitemediği şarkılardan. Güya sözler pek çekingen gözüküyor. Utangaç. Oysa apaçık anlatıyor anlatılmak istenileni. Bakla sanki ağızdaymış gibiyken kaçamak anlatımlarla apaçık gösteriliyor. Beste ile sözler bütünleşince de bu incelik, tek kendi zamanının değil her zamanın şarkılarını belirleyici unsur oluyor. Hal böyle olunca sorular geçiyor akıldan. Diyelim ki evvelki yıllar dinlediğiniz kaç şarkıyı bu yıl hala dinlemektesiniz? Ya da bu yıl bir ara dilinize pelesenk olan bir şarkı, kaç ay boyunca dilinizden düşmedi? Oysa sözüyle, müziğiyle hakkıyla besteler, zaman aşımına uğramıyor. Çünkü sözleriyle, bestesiyle tam anlamıyla sanat hanesinde onlar.

Tamam, o sözler etiketinde de yazdığı gibi şarkı sözü. Ama şarkılarla anlatılanlar insanların içindekiler değil mi? Şimdiki çoğu parçada olduğu gibi vurdumduymaz, ruhsuz sözlerle mi anlatılır içtekiler? Yoksa şarkıların da mı içi boşaldı? Evet, evet, şarkılar da yozlaştı. Arada bir kayda değerler de çıkmıyor değil şükürler olsun ki.  Ama kırk yılda bir.

Bir de Eski İstanbul türküleri var, coşkulu, sıcacık, şirin. “Yangın olur biz yangına gideriz” diyerek neşe saçarken yangını filan unutturuverirler. Yanmak sadece yangınla anılmaz. “Yanıyor mu yeşil köşkün lambası?” türküsü ne unutulur ne de unutulacak gibidir.

Bir şarkı ile “sonsuza dek sevileceği” haykırılır. Tüm şarkılar bu gibi konularda hemfikir olmadığından bir başkasında da “seveceğim, gezeceğim, görürsün sana neler edeceğim” anlayışı hâkimdir. Bir diğerinde “her yer karanlık, pür nur o mevki” diyerek ölen eşinin ardından gözyaşı döken sözlerin sahibinin, haftasına dediklerini unutup bir yeni sevdaya maya çaldığı söylenir.

Kimi şarkıda yarım kalmış sevdanın sonsuza dek süreceğinden bahsedilirken bir diğerinde eyvallah edilmez sonsuzluğa. Carpe Diem anlayışı vardır onların ruhunda. Anı yaşarlar. Tıpkı oyundan atılan çocuğun birkaç dakika sonrasında başka çocuklarla yeni bir oyun kurmasını andırlar.

Anlaşılıyor ki kimi duygular,  unutulmuşundan hiç unutulmayacak şarkıların topu topu birkaç dakika sürmesi gibi birkaç haftalık, saatlik, aylık; belki yıllık. Oysa sonsuzluk payesinden dem vurulmuyor muydu sıkça?

Şarkılar, vaktinde duyulmuşların, içlenerek duyurulmaları. Eskimeyen şarkılar dinlenirken “ah o eskiler” deniliyor. Yenilerdeki bazı parçalar dinlenirken öylesine hallere giriliyor ki bir bakmışın kendilerini yaralıyorlar, bir bakmışın ipe sapa gelmez sözlerde ağlıyorlar. O şarkı ertesi yıl bitmiş şarkı olduğunda bitirilecek yeni şarkılar için alkış tutuluyor bu kez. Demincek ne unutacak, ne başkasına bakacak olmayanlar yeni bir şarkı ile apayrı insan kesiliveriyorlar. Oysa yıllar önce değil, gençlikte değil, dün bile değil daha demin bir şarkıda gülüp eğlenen insanlar şimdi yine bir şarkıyla veryansın ediyor! Duygu geçişlerinin yön tabelası gibi şarkılar.  

Sanki bir deprem ile toprağın yarılması gibi iki farklı uca dönüşebiliyor ruh durumu, şarkıdan şarkıya. O zaman insan, içinde derin faylar olan iki kıyılı duyguların çelişkisindeki bir ayran gönüllü mü? Yoksa insanlar dinledikleri şarkıların kılıfına mı bürünüyor?

İnsan duyguları kır çiçeklerince mi desek o halde? Dikenler, ısırganlar, yol kenarı papatyaları gibi. Bir bakarsın yağmur değmiş topraktan baş vermiş çiçekler  gibidir sineler, bir bakarsın dikene bürünmüş.  Ya da çiçekleri hiç solmaz iddiasında. Bir bakarsın ki ne var ne yoksa kırda çiçek adına yerle bir. Kurumuş solmuş. Saniyeler öncesinde durgun denizin birkaç dakika sonra başka denizlere kavuşmak için dalgalanmasına benzer, bir o duygudan bir bu duyguya geçişler.  Anında renkten renge  atlayıp şarkıların ruhuna bürünüvermeler. Asıl yüzümüz, gerçek içimiz her şarkının bambaşka şeyler söylemesince bir dediği bir dediğini tutmaz halde mi? 

Ola ola birkaç dakika içinde ruhsal, duygusal değişkenlikleri gösterebilen aynalar olan şarkılara bir başka gözle bakalım o halde.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.05.2017

Paylaş :

Edip, Edibe ve bir fıkra


 
İnternet gazetesinde okuduğu fıkra o kadar hoşuna gitmişti ki kopyala yapıştır yap ile boş bir sayfaya kaydetti Edip. Sonra da “gel, gel bak sana ne göstereceğim” diyerek karısını çağırdı.


Karısı Edibe, günde kaç kez böyle çağrıldığından elindeki işi bırakıp gitmezdi  ilkten. Edip üstelerse, seslenişindeki ton giderek artarsa işini bırakıp elini yıkar, kurular söylene söylene giderdi kocasının yanına.


Bu kez umduğu gibi bir çizgi film, şarkı videosu, araba yarışı, spor sahnesi yoktu bilgisayarın  ekranında. Edip sayfayı iyice daralttığından sadece başlığı ile ilk satırı görülen bir yazı vardı. Ne olduğunu anlayamadı Edibe. “Bak dinle, sana fıkra anlatacağım” dedi Edip. Ancak fıkrayı anlatacağına daraltılmış sayfadan okuyordu. Hem de fıkrayı yaşıyormuş gibi oynarcasına.


Edip ikinci satıra  geçerken Edibe, “genişletsene sayfası” dedi. Edip ya duymadı ya da duyup oralı olmadı, hep yaptığı gibi.

Edip üçüncü satıra geçti. Altta mavi ekran üstte iyice daraltılmış sayfa Edibe’yi hayli rahatsız etmişti. Bir kez daha “genişlet sayfayı” dedi. Edibe’nin dediklerini hiç duymamış gibi Edip oynayarak okumaya devam etti Karadeniz fıkrasını.


“Genişlet lütfen sayfayı, tek tek satır inmene ne gerek var?” diye kocasının kolunu dürterek  üsteledi Edibe. Edip’in ruhu bile duymadı. Kendini kaptırmış  fıkrayı okuyordu.


Altıncı satırdan yedinciye geçerken yine oralı olmadı Edip, Edibe’nin söylediklerine. Fıkra kahramanlarınca kâh sesini değiştirip, kâh kaşlarını çatıp, kâh kızıp, kâh gülerek devam etti satır satır okuduğu fıkraya.

Edibe, “ya genişlet, fenalık geldi bu daracık sayfadan” dedikten hemen sonra fıkra bitti. Fıkra bitince  de Edip kocaman bir kahkaha attı. Komik fıkranın bir kısmını kaçırsa da yine de espriyi anladığından Edibe de gülmüştü ki Edip birden ciddileşip kaşlarını çatarak karısına döndü.
-Ne ısrar ediyorsun genişlet sayfayı, genişlet diye. Fıkranın sonunu görürsen fıkralığı mı kalır! Yine de sana rağmen fıkra, fıkra olarak kalabildi sayemde, dedi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

02.09.2018





,

Paylaş :

4 Ekim 2018 Perşembe



“Kapısından Mağarasına, Kuzulayan Koyunun İlk Sütüne: Ağızlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 04.10.2018

Paylaş :

2 Ekim 2018 Salı



Emeklilik ve emekliler için yazdığım,


“Tablonun Tam Karşısında” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 02.10.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci