27 Ekim 2018 Cumartesi

Boş Beşik Filminden Bu Yana

 Ceyhun Atuf KANSU’nun “Dünyanın bütün çiçekleri” diyen dizelerinden yola çıkarak bu çalışmama tema olarak bütün çocukları yani çiçekleri seçtim.

Yanılmıyorsam Füsun Önal yazdığı  kitabın girişinde kendisini “çok çiçekli, hiç çocuklu” olarak tanıtmıştı.  Anlamıştık ki çiçek büyüten herkes aslında çocukludur.

Bazı aileler çocuksuzdur. Yüksekçe de bir oran tutmaktaymışlar. Yüzde yirmi, yirmi beş kadar. Evliliklerin en güzel sonucu elbette evlattır; ama sırf çocuk sahibi olmak anlayışı ile yapılmış bir evlilik çocuksuz evliliğe dönüşürse o evliliğin, eşlerin hali ne olacak?  Hele de hayatın tek gayesinin çok çocuk sahibi olmak olduğu bölgelerde!  Malum, kimi yerlerde bir eşin anlamı çocuk vermesi. İyi, güzel herkes çocuk sahibi olsun; ama olmuyor bazen. Bu doğaya aykırı.  Ya da doğan her çocuk, anne babasından sonraya kalmıyor. İnsanlar, başa her şeyin gelebileceğini akıl edebilecek olgunluğa erişmeden hiiiç evlenmeseler keşke…  

Öyle ki hep kadınlar suçlanagelmiş çocuksuz kalınınca,  soy yürümüyor telaşıyla.  Bu yüzden üzerine kuma getirilen, boşanılan  nice kadın var. Kumanın üstüne başka kaç kuma da gelse çocuk olmamış kimi kez. Çocuğu olmuyor gerekçesiyle boşanan kadınlar yeniden evlendiklerinde kucaklarına bebeklerini almışlar. Oysa kendilerini boşayan kişiler, kaç kez evlenip daha kaç kuma getirseler de bir türlü çocuğu olmamış. Gerçekler kabullenilememiş!  

Nedense her şeye “nasip, kısmet” denilirken bu sözlerin bir türlü edilemediği evlat sahibi olmak  fikri öyle göz döndürücü hale gelebiliyor ki hakkıyla yetiştirebilecek kadar çocuk yerine  alabildiğine çocuk sahibi olmak bencilliğine dönüşüyorTek çocuklulara dışarıdan bakıldığında ailenin o çocuk üzerine titrediği, kısıtlı imkanları dahilinde iyi yetişebilsin diye ikinci bir çocuk sahibi olamadıkları ortada. Kardeşten yoksun tek çocuklar, evcil hayvanları kardeş belliyor bu kez.  Bir yanda tek çocuklar öte yanda kendisinden küçük sekiz ve kendisinden  büyük on kardeşinin adlarını karıştıracak kadar çok kardeşlilerin olması,  ölçünün tümden kaçtığı dengesizlik, tahterevallinin bir tarafının hiç kalkmamacasına yerde olması demek.
Eğer kimileri için çocuk sahibi olmak “kaç çocuğun var?” sorusuna  düzinelerle ifade edilen bir sayı söylemekten öte başka bir şey değilse vay o anlayışa! Yani evlat demek sayı demek oluyor o zaman. Haa, şimdi böylesi anlayıştakiler kaşlarını çatıp “ne yani, tek çocuk sahibi mi olalım” demişlerdir bile. Öyle bir cümle için yazılmadı bu yazı ve o cümle hiç yazılmayacak! Ama imkanlar dahilinde çocuk sahibi olmak o çocuk için, o toplum için en iyisidir elbette. Tek çocuk, aslında tam anlamıyla çocuk sahibi olmak anlamına da gelmiyor kuşkusuz. Üç, dört çocuklu yani büyük, ortanca, küçük çocukların bulunduğu bir aile, harika bir aile iken ne yazık ki kimi insanlar başta maddi güçleri yetmediğinden tek çocuk ile kalmak zorundalar. Oysa teşbihte hata olmaz diyerek hem kel hem fodullara bakınca “saldım çayıra Mevlam kayıra” anlayışına dayanıyor konu. Öyleleri kendilerine  bile bakamazken,  çocuklarına verebilecekleri hiçbir şey yokken her yıl çocuklarına çocuk katıyor. “Bakabilecek miyiz?” demeden. Üstelik çocuklarla ne kadar zaman geçirdiğinizden çok geçirilen zamanın kalitesi önemli iken. Yazık ortaya salınacak kir pas içindeki yarı tok bile değil belki o çocuklara! Yazık öyle rastgele yetişmiş çocukların yalpalatacağı topluma!

Gün yirmi dört saatken,  yirmi dört çocuğu olan  çooook çocuklu olmayı  benimsemiş babalar çocuklarının  hangi birinden tam anlamıyla haberdarlar? Onlarla tek tek ilgilenebiliyorlar mı?  Yoksa çocuklar ile değil, toplam çocuk sayısı ile mi ilgililer? Hüner, çocuk çokluğunda mı; yoksa onların nasıl yetiştirildiklerinde mi? Niceliğin çokluğunda niteliğin kaybolması umursanmıyor ne yazık ki sıklıkla.

Bölgelere göre çocuk sayısı değişirken bir tarafta kırklı sayılarda çocuk,  bir tarafta tek, en fazla iki çocuk. Hangisi normal? Sanırım ikisi de değil.  Tekten çoğa çocuk sahipleri böyleyken gelelim hiç çocuklulara…

Sanılır ki çocuk sahibi olmayanların iki gözü iki çeşme saklı saklı  ağlamaktalar. Evet, belki öyle zamanlar yaşanmıştır kimilerince. Ama çoğunlukla “büyüyünce sana ben bakacağım anneciğim” diyen çocukların yetişkinliklerinde hayat koşturmacasında bazen günde bir kez olsun büyüklerine telefon açamadıklarını gören çocuksuz insanlar,  aslında bu çağda çocukluların da bir başlarına kalabildiklerini çoktan anlamışlardır.

Bazen birileri “kaç tane çocuğunuz var?” diye sorar. “Yok” cevabını duyunca da “aman üzülme! Bizim oldu da ne oldu. Senden rahatı yok!” derler. O zaman çocuğu olmayan, karşıdakine şöyle bir bakar. Çünkü kendisinden tek bir yanıt beklendiğini bilmektedir; “ahhh ahhh!  Kadersizlik işte! Benim çocuğum yok. Bu yüzden hayat bana zindan oldu. Bağrıma taş bastım.” Çocuksuz  olanlar, kendilerinden  bu cevabın beklenmekte olduğunu bilirken çocuklu olanlar bekledikleri cevabı duyamayınca şaşkına dönebilirler. Buranın dünya olduğundan ve dünyanın türlü türlü halleri bulunduğundan habersiz gibidirler.  

Normali insanların çocuklarının olması tabi. Ama bazen kısmet olmaz. Olmaması da anormal değil. Çocuklu insanlar “çocuğum okuldan eve sağ salim dönecek mi? Kapıları kilitlenmiş serviste uyuyakalıp havasızlıktan boğulacak mı? Trafik canavarı kaldırıma çıkıp ezecek mi? Sapıklardan evladımı Allah korusun” diye ölüp ölüp dirilirken çocuksuz insanlar, kimi çocuklular gibi tek kendi çocuklarını değil tüm çocukları dert edinecektir. 

Necati Cumalı’nın yazdığı, Fatma Girik’in oynadığı Boş Beşik  filmi toplumun çocuk üzerine yaklaşımını, yapılan baskıları  ne güzel anlatır. Sonu da ders vericidir dünyanın bile batacağını unutup çocuksuz kalmayı hayattan saymayan  insanlara.  Boş Beşik filminde sevgi dolu, mutlu bir çift  evlat sahibi olamayınca  ya ayrılmaları ya kuma baskılarına maruz kalır.  Haa, sonunda bir bebekleri olur olmasına daaa… Bir gün beşik boş bulunduğunda bebeğin uğursuz kuşlara yem olduğu anlaşılır. Buna benzer sonları olan gerçek yaşanmışlıklar duyarız. Yani çocuk sahibi olmak, o çocuğa bir ömür boyu sahip olmak anlamına gelmeyebilir kimi kez.
Diyelim ki tren bileti alırken uygulanan aile indirimlerinde rastladığımız türden aile kavramının çocuğa endekslenmiş olmasına ne demeli! Birkaç on yıl önce Ankara Garı’nda tren bileti kuyruğundayım. Öndeki yaşlı karıkoca aile indirimi istediğinde çocukları olmadığı için indirim uygulanmayınca adamcağız elinde salladığı evlilik cüzdanının aile demek olduğunu haykırırken çok üzüntülüydü. Hala böyle bir indirim var mı, varsa uygulama hala böyle mi bilmiyorum. Değildir umarım.

Evet, şu gerçek ki evladın yerine koyulabilecek başka hiçbir şey yok. Ancak şefkat, sadece çocuk sahibi olunca ortaya çıkan  şey değil. Öyle ki belki gaddar olmaları ya da başlarına gelen türlü hallerden duydukları hınçtan ötürü çoğu çocuk sayılacak annelerin terk ettikleri bebekleri, hiç doğurmamış kadınlar evlat ediniyor ve doğurmuşlardan kat kat üstünlükte, vericilikte annelik yapıyorlar.  Yani herkes doğuyor; ama doğuramayabiliyor. Ve bir insan çocuk sahibi olamamış ise bu bir noksanlık değil. Çocuk sahibi olanların da bir fazlalığı yok. Tren bileti indiriminden yararlanmaktan başka!

Çocuksuz olmak istenmeyebilir; ama başa gelebilir. O zaman dünyanın sonu değil. Neden değil biliyor musunuz? Bu dünyadan göçenlerin tümü de doğurulmuştu. Yani hiçbir doğan bu dünyada kalıcı değil.  Bu da şu demek,  dünyaya gelen her canın  dünyadan mutlaka göçeceklerden olduğu gerçeği var.

Kaç çocuk sahibi olunursa olunsun insanlar sonuçta acılarına kadar her şeyi tek başlarına  göğüsleyecekler. Dahası iyi bir ana baba olamadıktan sonra, biyolojik ana baba olmaktan öteye geçemeyecekler. O zaman ayağı ayakkabısız, okul sobası kömürsüz, tıpta okuyup da cebi parasız, ana babaları bu yurt için kendi canlarını hiçe sayarak başkalarının çocukları için şehit olmuş, yokluk içindeki nice çocuklar, çocuklu çocuksuz hepimizin çocuğu değil mi? Ya dertlerini anlatamayan diğer canlılar ve doğa? Annelik için ille de doğurmuş olmak gerekmediği apaçık bir olgu aslında

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.06.2018

Paylaş :

25 Ekim 2018 Perşembe


“Vaktinde Parslar Koşmuştu Buralarda” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 25.10.2018

Paylaş :

23 Ekim 2018 Salı


“Affan Dede’ye para saymamıştım oysaki” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
23.10.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci