3 Kasım 2018 Cumartesi

Fotoğraf internetten alıntıdır.

“Yüreği Daraltan Gecikmiş Sorular” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
03.11.2018

Paylaş :

1 Kasım 2018 Perşembe


“Simit Kafe'nin Garson Kızı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
01.11.2018

Paylaş :

30 Ekim 2018 Salı

Yeşil ve Mavinin İmza Attığı Olağanüstü Doğa Güzelliği



Şimdi bu kareleri çektiğim çok eski kırmızı Kodak makinem bile yok.







Şimdi yanlış hatırlamıyor isem Kodak fabrikası bile yok.







Soysal Pasajı’ndan seksenlerde almıştım o makineyi.








Otuz altılık rulolulardan tabi.






Yine yanlış hatırlamıyorsan 2003 yılı idi. 





Bahar doğru. Slovenya’yı görmek kısmet oluştu.





Slovenya, bir yerde Bled demek. 






Bled, yeşil ve mavinin imza attığı olağanüstü doğa güzelliği demek.


  

 
Uçsuz bucaksız ormanlı Alp Dağları demek. 








Alpler’in koyuluğu demek.




Ormanların ulu Alp çamlarındaki her daldaki sayısız bülbülün sabah hep bir ağızdan ötüşü demek. 




Gölde ada demek.






 Bled’e özgü basitten gondol demek.





 Yaprak döken manolya demek.





Bled Gölü kenarı kuğu dolu, ördek dolu. 




Kurbağalar güneşlenirken hiç rahatsız olmuyor insandan.





Oralar çok güzeldi. Doğanın güzelliğinde güzellik.




Karelerden birindeki sarı bina göl kenarındaki otel.




Önünde poz verilen koskoca bina da toplantıların yapıldığı bir ev büyüklüğünde, iki oda gepgeniş salonlu dünyanın sayılı otellerindenmiş. 





Orada kalanlar fazlaca para ödemek durumundaymış.





 
İtalya’nın kuzeyinde yaşayan İtalyanların gelip hafta sonlarını geçirdiği yer Bled.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

30.10.2018


Paylaş :

29 Ekim 2018 Pazartesi

Bugün... Gölgesine kadar anlam! Zeybek oynarcasına ...


Arabaya konmuştu.

Gölgesi Zeybek oynar gibi görkemli bu canlı, sanki günün anlamının farkındaydı.

Bo ayrı bir alımlı bu türün ne olduğu hakkında tereddütte kaldım.

Bugün Ankara’da çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.10.2018

Paylaş :

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun


29 Ekim 
Cumhuriyet Bayramımız 
Kutlu Olsun



  

Dünya durdukça kutlamak dileğiyle…


   

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.10.2018




Paylaş :

28 Ekim 2018 Pazar

Ucu açık, gözü yaşlı gerçek: Yalnızlık




Çetin olgu yalnızlık. Keşfedilemez. O gelir bulur hiç beklenmedik anda birilerini. Kimsesizlik, ıssızlık nedir öğretmek üzere. Zamanı, mekânı umursamaz da. Dört duvar arasında da, kalabalıkta da yalnız olmak zor değildir.

Kendinizi keşfe götüren tek gemidir. Çelik gibi gözükenlerin duvarlar arasında tek kendi soluğu, tek kendi ayak sesi ile kaldığındaki kırılganlık, yalnızlığın çıtırtısıdır. Dostluğu bir kedi miyavlamasında aratacak yoksunluktur. Aynadaki yaş ile gözükmeyen içteki yaşın orantısızlığında bazen bir çocuk gibi bekleyiştir. Avuntusuz. Telefonun çalması mı artık, kapının çalması mı tek biri çalsın da, gerisi  önemsenmez.


Belli yaşlarda olmak aslında hemen herkes için yalnızlığın başa gelen türlü haller sırasında az çok tadıldığı anlamındadır. Yalnızlığın en şiddetli göstergesi, doğumgünlerinin tek alışveriş yapılan mağazalar, kartı kullanılan bankalarca kutlanmasıdır. Telefona gelmiş kupkuru bir mesaj ile de olsa hatırlanmak mutluluktur. Böylesi hatırlanmalar  içlendirip ağlatırken yılın geri kalan üç yüz altmış dört günü de zaten yalnızlığa ağıt olacaktır. Çocuklukta kırılan  oyuncaklara ağlamaya benzemez yalnızlıktan dökülen gözyaşları. Her gözyaşı tuzludur; ama yapayalnızlık içinde dökülen gözyaşı, yaraya basılan tuzdur. Acı tuzdur yani.


İstediğiniz kadar güçlü olun, yalnızlık daha güçlüdür.  Onun sessizliği, ıssızlığı darmadağın eder zırhlarınızı. Yalnızlık, bilinmedik bir dağ başında ay ışığı bile olmadan karanlıkta yol bulabilmekten daha çetindir.


Yalnızlık, ille tek başınalık değildir. Yolları karınca yuvasına giden tüneller gibi kalabalık koskoca metropoller yapayalnızlarla doludur mesela.


İçli şairlerin sitemi yalnızlık, elden düşürülmeyen bir eski fotoğrafta artık ya bir, ikisinin sağ olduğu  ya da tümünün göçüp gittiği o eski  günler yaşandığı için sevinilsin mi  yoksa kaybedildikleri için yerinilsin mi bilinemeyip  çoluk çocuk oturulduğunda masalara sığılamayan kalabalıktan tek çorba kaseli yemeklere geçişteki tüm eksilerdir. Yalnızlık, eksikliktir. Tam olunamayıp yitik, uzak parçaları özlemektir.


Yalnızlık, ana babasını hiç bilemeyecek yetimhanedeki bebekten ana babasının yanında büyümüş olsa da  yetimhanedeki çocuklar kadar ıssız kalmışlara  yol bulmuş bir kere. Öyle ki kardeşlere, yeğenlere rağmen bir yan yalnız bazen.  Belki her yan.  Aynı çatı altında birlikte büyümek hep böyle birlikte olunacak sanılırken vaktinde, ne zaman herkes kendi düzenini kurup ayrı çatı altında yaşamakta o zaman bağın, içtenliğin, yakınlığın çatıda değil “kazanırsan dost kazan düşmanı anan doğurur” sözünü söyletmeyecek nedenlerde olduğu anlaşılır.

 
“Yalnızlığı severim” diyenler de çıkar. Haa, bu biraz doğru. Uğultulu, sigara dumanına boğulmuş yerlerde sohbetlerinin sizi hiç sarmadığı kalabalık çemberi dışına çıkınca başınız dinlenir gerçekten. Böylesi yalnızlık,  insanların yakındığı yalnızlığa hiç benzemez. Kafa dinlemecedir olsa olsa. Oysa bir de her akşam dört duvar arasında bir başına kalıp da saatlerin geçmek bilmediği sessiz yalnızlıklar var.


Yalnızlık kılıflara bürünüyor şimdilerde. Pencereden pencereye hatır sorulamıyor; ama sırf iki kişilik odanın bedelini tek başına ödememek için koşullar elverirse  gezmeyi sevenlerle turlarda  bir araya geliniyor. Gezi boyunca akşam yemekleri belki bir daha hiç karşılaşılmayacak yabancılarla yense de sonuçta masadakilerden bir “afiyet olsun, iyi akşamlar” duyuluyor. “Ne nimetmiş meğer bunu duyabilmek” diyen insanlar, yalnızlığın rengi, tanımı gibidir.


Aileler paramparça artık. Ekmek peşindeyken doğulan yerde değil doyulan yerde  olunuyor. O eskiden,  en uzağı iki sokak ötede oturan akrabalar devri de kapandı. Akrabalık kavramı çıtırdadı, uzak şehirler yetmezmiş gibi uzak ülkelere de gidilince. Oysa eskiden gemiciler giderdi çok uzaklara,  denizleri aşıp. Sonunda sefer biter dönerlerdi. Şimdi dönen yok, giden kalıyor gittiği yerde. Kankalık kalıyor kala kala, sıkı arkadaşlık ötesinde  diyelim ki kuzen açığını kapatmak için.


İnsanlar öyle ya da böyle yalnız. Hepsi de bir blok ya da apartmanın bilmem kaçıncı katında duvarlarla çevrili, televizyon sesi dinler  halde. Değil kapının zili, telefonunun zili çalmayanlar var. Çın çın  yalnızlığın haykırdığı evlerde seksen beşindeki, gözleri  artık iyi göremeyen, kendi başına dışarı çakamayanlar yaşamakta. Belki çocukları var; ama çocukları ya hayırsız çıkıp hafta sonu eğlencelerinden, gezilerinden feragat edemez nitelikte olduklarından  kendi hayatlarını yaşamakta ya da kardeşlerden yufka yürekli olana yıkmaktalar her şeyi.


Aile yapısında küçüldük, şehirler olarak büyüdük. Küçüle küçüle kaybolur parçalar. Kimileri kayboldu bu yüzden. Evsiz oldu, sokaklarda yaşadı. Yalnızlık mı? O da ne? Şairler bilir onu tek sanılırdı… Ama öyle olmadı. Sokaklar kalabalıklaştıkça biz yalnızlaştık.


Aileler bazı bölgeler dışında büyümedi, daraldıkça daraldı.  O bölgeler dışındaki yerlerde öyle emekliler tanırsınız ki tek çocuğu evlidir ve  uzak bir mahallededir. Metropol çaplı uzaklık,  taşranın üç dört köy  uzaklığına denk gelebilir. Bir de o tek çocuk kırk beşinde hala evlenmemiş ya da çocuksuz ise eğer… Torun sevgisine hasret kalmış, eşini seneler önce  kaybetmiş biri için yalnızlık hiç davet edilmemiş, akla gelmemiş, kendini zorla ağırlatan istenmeyen konuktur. Vaktinde yara olacak diye duvara çivi çakılmazken artık kaybedilenlerin resimleri duvarlardadır. Öyle ya büfelerin, konsolların, rafların üstlerini süsleyecek torun resimleri yoktur.


Yalnızız artık. Evlisinden çocuklusuna, ana babalısından yetimhanedeki öksüzüne. Yalnızız artık öyle ki hastanede yanda biri bulunmadan yapılamayacak bir tetkike giderken birini bulamayacak kadar yalnızız. Bunca “bence…” lerin arasında doğrularla yaşarken yalnızız.


Ortaçağınkinden de kara  cehaletin  moda olup çıktığı şimdilerde bilmek, bilgiyi sevmek yalnız olmak demek. Bir bakıyorsunuz yüzünün tura kısmını bir bakıyorsunuz yazı kısmını gördüğünüz ve her ortaya fırlayışında bu kez hangi yüzüyle düşecek  bilemediğiniz insanlar arasında yalnızız. Maskelerden yakınsak da yalnızlığımızı gizleyecek maskelere sığınırken daha bir yalnızız.


Her sol yanda kalp varken, yürekten beklenilenlerle değil ziftle dolu kalplerle yaşayanlar arasında elbette yalnızız. Yufka sözcüğünün artık neredeyse yüreklerle değil ama  börek tariflerinde geçtiği bu çağın insanları olarak yalnızız. “Kardeşi, akrabayı akrep soksun” diyebildiğimize göre çok yalnızız.


O yüzden yalın değiliz. Karmaşık, içi dolu, kendi kendineyken gözü dolu, bizi hiç terk etmeyen tek arkadaşımız televizyon  ile dört duvarlar arasında yalnızız. Tabii televizyonlar da bozulur.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
16.03.2017

Paylaş :

Denizin Hırçın Mavisi; Gölün Dingin Yeşili: Su


Bu çalışmama tema olarak çektiğim deniz karelerinin yanında çektiğim  Bled Gölü, Slovenya ve Kura Nehri, Gürcistan karelerini seçtim.








Hani sıkça seyrettiğiniz  izlencelerde bazen “ben okyanusum” diye kendini anlatmaya çalışan uçsuz bucaksız denizlerden bir gözelik pınara sular var ya… İşte ben oyum. Bir de buradan anlatayım kendimi. Anlatmak zorundayım çünkü susuzluğun fazlasıyla hissedildiği şimdilerde kimileri suya çöp kovası  muamelesi yapıp, balık midelerini plastikle dolduruyor.

Bazen adım dere, bazen şelale, bazen nehir. Kimileyin göl ve deniz. Her dilde ayrı çağrılsam da kimyasal  simgem tektir; H2O. “H” ile hayat anlatılmakta sanırım. “2”,  yeryüzü tabakasının altındaki üstündeki yaşamların benle can bulduğunu gösteriyor olmalı. “O” ile de hayat çemberini anlatıyorum. Otundan, insanından, hayvanından, balığından karıncasına su bulamayan her canlı yaşam çemberinin dışında kalır. Adıma tarihte nice savaşlar yapıldı. Hala kavgalar yapılmakta. Üstelik artık dünya kalabalık, su az. Kavga çetin.

Bled Gölü, Slovenya
Dünyaya neden “mavi gezegen” derler bilirsiniz. Dörtte üçü su olduğundan. Dünyayı maviye boyayan sudur. Su, bir yerde mavi, mavi de su demektir bu yüzden. Gökteki bulutlara kadar sudur. Kardan bereketli yağmur damlalarına hep benim hallerimdir.

Doğduğum yer bellidir. Deee… Dağları aşarak ovalara can katıp, vadileri güzelliklere boyayarak  aka aka ne yollar kat ettikten sonra ulaştığım yer ile doğduğum yer bambaşka topraklardır sıklıkla.  Sılamdan gurbetlere akarım hep. Sonunda denize ulaşır,  tatlı suyumu tuzlu sulara katarım. Nehirlerin denizlere  kavuşması, suya tuzdan çizgi çekmektir.

Kura Nehri, Gürcistan
Çıkış yerimden sonra mercanların saçaklanması gibi dallanıp budaklanırım. Her kolum başka yöne akar. Denize geldiğimde deltalar bile yapar, kuşları ağırlarım.

Toprağın gülümseyişi su ile. Toprak, akarsudan mavi bir bant  ile bezenmişse bitki, çiçek, ağaç renginde; çorak kalıp çatlaklarla bezenmişse kupkuru renktedir. Susuz topraklara “çöl” deniyor. Eğer bir çölde bir kuyucuk olsun su var, etrafında biraz yeşillik oluşmuşsa “vaha” oluyor. Çöle can katanım ben! Tarihçilere bu konuda neler söylettiğim olmuştur. Bakın Herodot ne demiş Nil için; “Nil olmasaydı, Mısır da olmazdı”. Su yoksa tarımından, temizliğinden hayatta kalmaya hiçbir şey de olmaz. Susuz toprak çoraktır; toprak  su  akıyorsa bitektir zira.
 
Balıkların yuvasıyım. Yanıma yöreme devrilmiş kuru ağaç gövdelerinde kaplumbağalar güneşler. Soğuk, sığ  aktığımda alabalık ziyafetleri çekilir  kenarımda. Yosunlar tutar kıyılarım. Göç zamanı leyleklerin konak yeriyim. Çağıltıma kurbağa vıraklamasından bir müzik eşlik eder. Kurbağalar,  leyleğinden  su yılanına ne besindir! Anakaraları birbirinden ayıran benim.

Söğütler, Macar meşeleri dikilir  hemen kıyılarıma. Salkım saçak gölgeli söğüt dalları, köpük köpük akan sulara düştüğünde  rengârenk yusufçuklar belirir nehir suyu üzerinde. Mavisi, kırmızısı. Kimileri altın renginde olduğunda güzelliği bir başka yusufçuklara “helikopter böceği” de denir. O zaman nehirler, helikopter pisti de oluyor demek ki canlısına göre.

Aziz bilinirim. Kaç şey böyle bilinmektedir ki benden başka? Susuzluktan karaktığından dili dönmez olmuş birine  su verin de görün anlamımı. Öyle birinin  teşekkürü “su gibi aziz ol”  şeklindedir. Aç kalırsınız da susuz kalamazsınız. En fazla üç gün belki dayanır insan bedeni susuzluğa. Sonunda ağacından düşmekteki güz yaprakları gibi kurur. Su hayattır! Hayat susuz süremez. Pas kızılı demir tozlu Mars’a bakın da görün susuzluğun rengini.
 
Ulu ırmaklar olup geçit vermeden akarken bir kıyımdan ötekine köprüler kurulur. Şimdikilerden haz etmez oldum ama. Oysa eski taş köprüler! Eski köprüler, dağların giydiği taçlardır.  Hangi ıssız dağda, ovada eski bir taş köprünün altından aksam ille elinde fotoğraf makinesi olan insanlar gelir bulur oraları. Yıldız ışıltısı, ay ışığı altında kemerli köprü gözlerinden sular akarken  gecesi başka güzeldir köprü üstleri seyirlerinin.

Bazen sakinimdir bazen öyle deli akarım ki alıp götürürüm önüme kattıklarımı. Canını sevenin kendini sakınacağı belki de sel olacak bir akıştır o akış. Ancak insanların kimisi bunu spora çevirmiş. Botlara binerler,  deli sularda bağıra çağıra rafting yaparlar.

Manzaraların en güzeline göl olduğumda kavuşurum. Tabloluk seyirlerdir göller. Sarp dağların krater gölleri, kuytularda gizlenenler hep bir başkadır. Baharda ağaçları mısır patlağı gibi çiçeklenirken güzün hazan kızılına dönen ormanlarla çevrili bir göl, dört mevsim dinginliktir.  Deniz kenarında çığlıklarla eğlenen insanlar, göl kenarında sessizliğe bürünürler. Karşılarındaki canlı tablonun andacında durup yaprakların aksiyle yeşile çalmış sularda  kaybolurlar. Göl demek, keşmekeşin boğulduğu sulardır. Göller, doğanın zümrüt yüzüğüdür.

Dalga sesi ile değil, kuş cıvıltısı, rüzgâr uğultusu,  yelde oynaşan yaprakların fısıltılarıyla çevrilidir göller.  Göl manzarası, tabiata güzellemedir. Akşam sonrası, ezilen yaprakların, kırılan ince dalların çıtırtısı duyulduğunda  ürkek adımlı bir alageyik gölden su içmeye gelmektedir.

Denizler bazen göllere nazire yapmak ister dinginlikte. Çarşaf kesilirler o zaman. Yine de hareketsizlikten çabuk sıkılırlar. Deniz suyu çırpıntılı olmalı ki koskoca deryaların kükremesi duyulsun. En cömert halim denizlerde görülür. Sayısız teknenin ekmek kapısı olurum balık dolu ağlarda. İstiridyeler içinde inciler sunarım. Midye kabuklarından düğmeler, mercan kolyeler için bana teşekkür etmez kimse. Bilinmedik derinlikler sulardakilerdir tek.
 
Kurak topraklar aşarak göç eden sürülerin suya kavuştuklarındaki halleri, anlamını resmeder. Günlerdir susuz olan sürü, içindeki timsahlara  rağmen o sudan içmelidir. Bir yudum su için av olmayı göze almak! Susamak, timsah dişlerine bile meydan okuyan en büyük açlıktır.  Çobanların koyunlarını su kenarına  getirdiği anların mutluluğuna tanık olurum. Koyunlar, kuzular kocaman kirli beyaz yün yumakları gibi dizilirler dere boyunca. Su kenarındaki  çoban türküleri ile yusufçukların kanadı titrer.

Ben de o kanatlar gibi titrer oldum şimdilerde, insan sesi duyduğumda. Susuzluğa bir hafta bile dayanamayacak insan,  benim nasıl dayanabileceğimi düşünmeden kirletiyor dere, ırmak, göl, deniz demeden. Gölleri kurutuyor. Denizleri her türlüsünden çöp ile dolduruyor. Kirden, pislikten  koktuğum oluyor kimi körfezlerde. Deniz kenarına gelenler, denizi değil üzerindeki plastikten mobilyaya, araba tekerine atıkları seyretmek zorunda kalıyor. Su her şeyi yıkar da kirlendiğinde kendini yıkayıp temizleyemez tek; bunu görmezden geliyor insan. Yani geleceğini!
 
Adım su… Dikilen fidana  dökülen damlalar anlatır önemimi en iyi. Ne denir bilirsiniz, ağaç olması için gözüne bakılacak bir fide yuvasına yerleştirildikten sonra ona verilen ilk damlalara; “cansuyu”. İşte dünyada dikilmiş, var olmuş ve var olacak her canlının cansuyu tek  benim! 
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.10.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci