22 Aralık 2018 Cumartesi

Çit parmaklıkları arasında bir kara kızılkuyruk


Birkaç ay önce Ankara’da çektiğim kara kızılkuyruk.

Poz verdi sanki. Ve pıııırrrr.
Hemen uçtu.

Bu karem, kuş gözlemciliği ve yaban hayat üzerine bir fotoğraf grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
22.12.2018

Paylaş :

Pus Perdesi Gerisinde


Bu dolunay, pusun arkasında saklıydı.

Pusun, dolunay önünden geçisleri rahatlıkla görülebildiğinden yaklaştırmalarda, uzunca bir kaydı da gerçekleştirebildim.

Dolunay safarisinde birkaç dakika önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.12.2018

Paylaş :

21 Aralık 2018 Cuma

Ekose Şapkası Kürklü Adam


“Yaşamda epeyce yol almış, benzetme yerine olacaksa eskimiş insanlar olmak  var. Kimileyin eski, antika ile eş anlamlı bellendiğinden bu çalışmama tema olarak eskileri seçtim.”

Arabadayken pek fark edememiştim. İnince anladım. Şuradan şuraya gelene kadar ayaz iyice  hissedilir olmuş. Daha on dakika önce parlayan güneş kuytuya çekilince soğuğa kalmış ortalık. Ellerim üşüyor. Kar yağacak gibi. Bir an önce alışverişi yapıp dönsem.
 
Dizi dizi zincirli market arabası için bozuk para lazım. Hazırlamıştım Allahtan, kolayda olacaktı.

Arabaların yanında duran adam nasıl da dikkat çekiyor fildişi, duman rengi, bordomsu kırmızı, gri, içi kürklü hem de kulaklıklı ekose şapkası ile. Şapkasının kulaklıklarını kaldırmış. İçi kürklü deri eldivenler giydiği ellerini iki yana açıp telaşla sağa sola bakınıyor, yaşını kestirmek kolay olmasa da hayli olduğu belli adam. Oraya buraya rastgele bırakılmış market arabalarını toplayıp getiren görevlilere sesleniyor, “bozuk para mı lazım bunlar için” diye. Görevliler başlarıyla onaylıyor.

Bir market arabasını zincirinden kurtarabilmek için hala bozuk elli kuruş ya da bir lira aranıyorum cüzdanımda. Hay Allah, bozuk paraların gerilere kaçası var bugün. “Üşümüş ellerle para da bulunamıyor cüzdanda” derken adam sesini biraz daha yükseltiyor, “ama benim bozuk param yok, bir liram yok benim.” Durmadan aynı şeyleri arka arkaya söyleyip duruyor. Şımarık çocuklar gibi bir halde şu an. Bu arada cüzdanımı karıştırdığımı gördüğünden bana da duyurmaya çalışıyor sanki bozuk paraya ihtiyacı olduğunu. Bir fırsat bulsam yirmi beş, on kuruşluklardan da elli kuruş, bir lira gelse elime ona da vereceğim.
 
Market görevlilerine dönüp onlardan bozuk  para istiyor. Görevliler, sırf şapkası ve eldivenleri dünya para ettiği apaçık ortada adama hayretle bakıyorlar. Ceplerinden verecek halleri yok. Bu arada onlar  devreden çıksın diye “ben verebilirim size” diyorum. Adam “param yok, bozuk para verin bana” diyor hala. Market görevlilerinden biri “hanımefendi verecekmiş size” deyip beni işaret ediyor. Bu arada öteki görevli hemen lafa katılıp, “bozuk parası olmayanlara  kasadan veriliyor” diyor. Adam kasadan değil bizden almaya niyetlenmiş gibi. Bunu fark eden görevli genç “kasadan alın efendim, kasadan “ deyince koşturarak içeri giriyor.

Hemen ardından ben de henüz bomboş market arabası ile  sıcak hava üfleyen kapının altından geçip içeri giriyorum. Su bölümüne ilerliyorum. Aaa, ekose şapkalı, güderi gocuklu adam ne zaman ağzına kadar doldurdu market arabasını! Alınmış onca şey ile içi dopdolu arabaya yapışmış,  konserve reyonunun başında duruyor. Olacak şey değil bu hız. Demek ki içeride yakınları var. O zaman neden onlardan bozuk para istemedi demin? Garip.

Çoğu su aldıklarımın. Kolayca geçerim kasadan. Şimdi  uygun bir kasa bulmalı. Şu kasada bekleyen dört kişinin market arabaları yok. Aldıkları ellerinde. Çok beklemem. Gireyim sıraya.

Nasıl da dolu kasanın ağzı poşete girmeyi bekleyen  şeylerle. Sanki markette ne var ne yok hepsi  şu an bu kasada. Bunca şeyi alanlar aldıklarını kasada okunur okunmaz poşetlere doldurmaz, son ürün geçene kadar beklerlerse arkalarında da böyle kuyruk oluşur işte… Kasiyer kız da bunalmış halde. Sıradakilere     “dokuz yüz doksan iki liralık alışveriş olunca biraz sürecek işlem” diye bekleyeceklerini söylüyor kibarca. Alınanları poşetlere yerleştirmekteki uzun boylu, uzun saçlı genç kız belki de gördüğüm en büyük karnabahara uzanmak için eğilince  ekose şapkalı adam ortaya çıkıyor. Tepeleme dolu kasada durmuş konuşuyor adam. Yığınla poşeti gösterip bunların aldıklarına yetmeyeceğini söylüyor. Kasiyer kız bir demet poşet daha çıkarıp bırakıyor. Adam, umursamaz bir tavırla sırada bekleyenlere bakarak bir poşet  alıp,  hiç acelesi yokmuş gibi  keyfini çıkarırcasına doldurmaya başlıyor. Usul usul.
 
Bu kaçıncı poşet dolmaktaki. Kasanın boşalacağı yok.  İyisi mi ben yan kasa kuyruğuna geçeyim. Orası rahat.

İyi ki kasa değiştirmişim. Hemen bitti işim. Şöyle kenarda atkımı sarayım, beremi giyeyim ve çıkayım artık marketten.

Market arabaları için eğimli iniş yerini üç market arabası kapatmış. İnişin iki yanında park etmiş araçlarla dolu otopark uzanıyor.  Otopark ile market arasındaki alanı sıkça sıralanmış uzunca yüksek  dubalar ayırıyor. Bu durumda market arabası yolu boşalana kadar mecburen bekleyeceğim.

Üç market arabasının başındaki kız, demin şapkalı adam ile birlikte dokuz yüz doksan iki liralık alışveriş yapan kız. Bordo bir arabanın kıza doğru geri geri  yanaştığını fark ediyorum aniden. Sanırım kızın beklediği araba bu. Ne pervasız bir yanaşış o öyle, işte dubalardan birine çarptı. Durmuyor, daha hızlı geri geri geliyor. İşte öndeki market arabasını da sıyırdı. Sesleniyorum, “durun, çarpıyorsunuz”. Hiç aldırmıyor, çapmanın etkisiyle yavaşlasa da  geri geri gitmeye çalışıyor hala. Öbür market arabasına da çarptı. Birkaç saniye içinde olanlara bak! Genç kız  ne yapacağını bilemez halde, şaşkın. Arabayı kullanana bakıyorum, ekose şapkalı adam.

Park etmiş arabalara çarpmadan sonunda durduğunda çizilmiş sağ kapı içine göçmüş haldeydi. Kız arabadan inen adama  seslendi,  “dede, duymuyor musun?”.  Hıımmm, demek kızın dedesiymiş bu adam. Adamda tepki yok, boş boş bakıyor torununa. Bu arada aldıklarını bagajlarına yüklemekteki araç sahiplerinden biri “akli melekelerinin birazı gitmiş sanki” deyince başka biri “biraz tatlanmış mı ne beyni?” diyor.  Kız, dönüp cevap veriyor. “Evet, biraz”.  Sonra da kendini arabaya atıyor. Öne oturuyor. Dedesi yüklüyor geri kalanları bagaja.
  

Hala bekliyorum üçüncü market arabası da boşalsın diye. Nihayet o da boşalınca eğimli inişi geçip arabaya yöneliyorum. Yüküm çok olmadığından hemencecik boşalmış market arabasını yerine bırakıp arabaya gitmek üzere dönmüşken kız ve dedesinin olduğu bordo arabanın hareket ettiğini görüyorum. Arabanın altında bir şey var sanki. Dopdolu  bir poşet. Düşmüş belli ki.

Bağırıp el kol hareketi yapıyorum, poşetiniz  kaldı diye. Hiç  fark etmiyor ekose şapkalı sürücü adam. Aynalara bakmıyor mu acaba araba kullanırken? Baksa görecek. Hemen arabanın bir iki metre arkasındayım zira. Gidiyor. Yola öyle bir çıktı ki… Allahtan kaptırmış gelen araçlar yoktu. Yukarıdaki ışıklarda kırmızıya yakalanmış olmalılar.

İçinde kocaman karnabahar, yabancı marka çikolatalar, kahvaltılık, tereyağı, peçeteler, kurabiyeler olan poşeti alıp kasaya gidiyorum. “Deminki ekose şapkalı bey ve torunu düşürmüş bu poşeti” diyorum. Kız gülüyor “hani eline ayağına çabuk o amca mı?” diye şaka yapıyor, ekose şapkalı adam nedeniyle oluşan kuyruktakilerin aldıklarını kasadan geçirirken. “Evet, o diyorum”.  Kuyruktakiler de ben de gülüyoruz.
 
Arabadayım sonunda. Belki ışıklarda yakalarım dede ve torunu. Olmazsa ikinci ışıkta kesin yakalarım. O kadar uzaklaşmış olamazlar trafik  hatırlıyken. Olmadı biraz uzaktalarsa uzunları yakarım, uyarmaya çalışırım.

Birinci ışıkta bekleyenler arasında yok bordo araba. Hız yapmış demek ki. Yoksa böylesi geniş görüş alanlı bir yerde görmemek olası değil. Ekose şapkalı adam ve torunu görünürde yok.

İçimden bugünü tek sağ kapıdaki hasar ve düşürdükleri poşetle kapatmalarını diliyorum.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.12.2018





ı






Paylaş :

Gelecek için Geriye; Bir Adım Daha Geriye


Bu öykümde kullandığım başlık ya da benzeri bir ifade, hangi eserinde, hangi çalışmasında geçmiş referans olarak veremeyeceğim; ama mümkündür ki Goethe’den olabilir.



Dünya, evrende nasıl küçücük bir nokta gibi kalıyorsa metropolde kendini öyle kaybolmuş hissediyordu. Ama ne gelir elden; hayat burada kurulmuşken. Şöyle romanlardaki gibi bir balıkçı kasabasına yerleşip, sabahları kümesten yumurta toplayıp, kahvaltıyı bahçenin güneşli köşesinde yaptıktan sonra elleriyle diktiği çiçekleri, gülleri budamak nasıl da güzel bir düştü.


Gazetelerden okuyup televizyondan duyduklarından sonra sağlık konusunda pimpirikli mi olmuştu ne? Yazılarda, konuşmalarda her şey abartılıyor muydu yoksa? Hava, su, toprak başkalaşmış güya. Gıdalar şimdilerde yok GDOlu, yok hormonlu, yok falanca hastalıklı çıkarken kilerleri, kayıt damları kendi bağlarından bahçelerinden topladıkları ile yaptıkları  kışlıklarla, erzakla dopdolu diyelim ki anneanneye, onun da anneannesine, eskilere özenme gel de şimdi. Bunları hiç bilmezdi  ki onlar. İyisi mi bugün çarşıya çıktığında dünyadan göçeli hayli vakit olmuş anneannesi ve onun da anneannesi yanındaymış varsaysındı. Becerebilirse bugünün şartlarını bir de onların gözlerinden görsün diye. Bakalım onlar yanındaymış gibi yapacağı bir alışveriş içine sinecek miydi?


Arabasını park ederken “bakkallara kıran mı girdi? Bunca uğultulu, kalabalık yerde alışverişte yorulur insan” diye fısıldadı sanki anneannesi kulağına. Anneannesinin anneannesi de “çerçi yok mu buralarda? Bir ekmek, beş sap maydanoz için kalkıp arabalarla ta nerelere geliyorsunuz?” diye sorup duruyordu.


Ölene dek kasabasında yaşamış anneannesi AVMye girdiklerinde “burada hangi dükkânı tanıyıp da selamlaşacaksın. Mahallenin, sokağın bir bakkalı, bir manavı, bir yufkacısı, ayakkabı tamircisi, tesisatçısı olur. Şehrin hepsi buraya mı doluşmuş? Burası bakkal mı, manav mı; herkesin gezindiği üstü kapalı park mı?” diye bir çığlık koparıverdi.


Büyük anneanne “kıyamet kopacak  zahir. Binalar hem çoğalmış hem yükseldikçe yükselmiş. Gözünü seveyim benim çağımın. Gerçi her yan gaz lambası, mum olmadan aydınlanmış; ama insanların somurtmalarına bakılırsa hiçbiri mutlu değil. Bunca koşturan insan evine varınca çöküp kalıyordur  sedirine zahir” dediğini duyar gibi oldu Rüya.


Rüya, market arabalarının büyük anneannesini korkutacağını beklerken büyük anneanne korkmamış, kızmıştı. “Ne çabuk da unutmuşlar sepetleri, seleleri. Demir selelere tekerlek takmışlar, birbirlerinin üstüne üstüne sürüyorlar. Bu zaman insanlarına yazık! Torunlarıma acıdım şimdi. Vah ki vah!” derken anneannesi “manava tart ‘bana  iki okka elma’ demedikten sonra, manav seni ‘buyur abla’ diye karşılamadıktan ya da  sepeti üst kattan sallandırıp içine iliştirdiğin kâğıtta yazanlara göre meyvesinden ekmeğine, peynirine, sebzesine bakkal  koymadıktan sonra ne tadı var alışverişin? Tüh tüh. Yok yok, dünya zıvanadan çıkmış iyice”  der gibiydi.


Rüya tam elini domateslere götürmüştü ki büyük anneanne “Abboovv, bak hele! Bu domateslerin  hepsi nasıl aynı yuvarlaklıkta, boyda olmuş böyle? Domateslere bir şey olmuş. Dünyaya bir şeyler olmuş. Kokmuyor galiba bu  yalancı dolma gibi yalancı domatesler” derken anneannesi “bunlar Ayaş domatesine hiç benzemiyor ki. Ne salçası iyi olur bunların ne de yemeğe tat verir. Yok anam, dünyanın çivisi oynamış yerinden” diyor gibiydi.


Büyük anneanne, raflarda teneke kutular içinde salçaları gördükçe dizlerini dövdü. Balıkların konserve edilip yine teneke kutulara girdiğini görünce de “bizim zamanımızda ‘başıma gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi’ denilirdi. Şimdi sudaki balığın bile başına neler gelmiş neler. Beeehhh anam!” deyip dövünmeye devam ediyordu. Ekmeklerin içinin bembeyaz olduğunu görünce “bunlar ekmeği  süt ile yapıyor herhalde ki içleri bembeyaz” diye sesli düşündüğünü duydu Rüya.


Anneanne, bazı raflarda organik, glütensiz, gezen tavuk yumurtası, köy yoğurdu diye okuyunca “bak sen, tavuğun da şehirlisi olurmuş demek ki. Oysa bahçeli evlerdeki kümeslerde tavuklarımız, hindilerimiz, kazlarımız olurdu. Yumurtamız da kendi tavuklarımızın olurdu. Ne demekse bu akıl karıştırıcı şeyler. Aklı böyle karıştırıyorsa bu gıdalar, kim bilir insanların  bünyelerini nasıl karıştırıyordur. Vah torunlarım, vah!” diye  dertlendi. Sütlerin kâğıt kutularda olduğunu fark edince de gözleri fal taşı gibi açıldı.


Büyük anneanne yumurta viyollerini görünce, “yumurtalar sepette, helkede, hasır kaplarda saman içinde saklanmaz mı hiç? Böyle samansız kap mı olur? Bu insanlar  yumurtayı folluktan almaz, dalından topladığı meyveleri kurutmaz, reçelini yapmaz, bahçesinden devşirdiği domateslerle salçasını, üzümle pekmezini yapmazsa  ne olur halleri? Kendinde olmayanları da yakındaki köylüler pazara, panayıra getirir elbet. Pazar da kalmamış, panayır da… Böyle kapalı tuhaf, herkesin avara kasnak gibi dolanıp durduğu yerler yutmuş onları.”


Nihayet kasadaydı Rüya. Çapraz taktığı çantasını açtı. Bu arada anneannesi de çantasını kurcalar gibi geldi gözüne. Deri çantanın ağzı bir toka ile açılıyordu. Sonra içinden ufak kırmızı deri cüzdanını çıkardı anneanne. Cüzdanın ağız kısmı metal kaplamaydı. Tam ortasında birbirine çapraz, bastırılınca cüzdanın açılıp kapanmasını sağlayan leblebi kadar topçuklar vardı. Anneannenin cüzdanında birkaç on lira, 2,5 lira, elli kuruş  ile ortası delik bozukluklar gözüktü.


Büyük anneannenin kumaştan kendisinin diktiği, bir zarfa benzeyen,  kapak kısmına tığla örülmüş bir ilmeğin alttaki düğmeye geçerek kapandığı kısa saplı çantası dev bir kolye gibi boynunda asılıydı. Çantada keten bir mendil, kibrit kutusu, kadife kese içinde de birkaç akça vardı.  


Rüya, fermuarla açılan, ham maddesi petrol olan çantasından upuzun bir cüzdan çıkardı. Öyle çok gözü vardı ki cüzdanın. Gözlerden birini açıp o marketin kartını buldu. Kasiyer kız, kartı okuttuktan sonra  Rüya’ya iade etti. Tek tek biplete biplete kasadan geçirmeye başladı market arabasının içindekileri. Anneanne de, büyükanne de hayretle izliyordu alan biteni. Bu nasıl iştir şaşırdılar. Paralar nasıl da değişmiş diye düşündüler kartı görünce. Kasadaki kız,  kırmızı ışıklar saçan elindeki fırça gibi şeye ya da kasadaki bir yere paketi gösterince paketler alenen ötüyordu. Canları mı yanıyordu ne?  Bip diyorlardı her kırmızı ışık değdiğinde. Belli ki o ışık acıtıyordu.


Her şey kasadan geçince Rüya bu kez başka bir kart çıkardı. Eee, deminki kart para idiyse bu neydi o zaman. Bu dünya bihoş olmuştu sahiden de. Kasiyer kız, Rüya’dan aldığı kartı üzerinde incecik bir boşluk olan tuhaf bir aletten geçirdi. Rüya, üzerinde sayılar yazılı tuhaf bir alete parmaklarıyla dokundu. Ne bildik paralardan uzattı dükkândaki kıza ne de filesi vardı elinde. Hışır hışır ses çıkaran, üzerinde bir şeyler yazılı, beyaz, incecik filemsi şeylere doldurdular aldıklarını.


Rüya, hala büyük anneannesi ile  anneannesi yanındaymış gibi davranıp kaçamak bir bakış attı onlara. Yüzleri allak bullaktı. Bugünleri sevmemişlerdi besbelli. Bir an önce geldikleri yere dönmeye hazırlanıyor gibiydiler.


Rüya’yı, rüya gibi bir zaman yolculuğuna çıkartan bu alışveriş ona bir de karar aldırmıştı. Bip diyen kasa sesi yerine biberi, domatesi, meyveyi toplarken kırdığı dalın sesini duymayı hem de nasıl istiyordu. Yani metropolden ötesi değil; gerisi hayattı. İki sap maydanoz yetiştirebilmek için  saksılar aldığı beton balkonlardan  ne yapıp edip iki dönüm bahçeli müstakil bir eve geçerse ileriye sağlıklı bir adım atmış olacağından eve varır varmaz internetten satılık köy evi ilanlarına bakacaktı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
08.10.2018  
Paylaş :

18 Aralık 2018 Salı



“Gün Doğmamış Sabahta” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
18.12.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci