13 Ekim 2019 Pazar

Boy sırası gibi


Ölçekli sıralanış.

Giysilerde bu S, M, L, XL, …..  harfleri ile anlatılıyor.

Önde küçük, arada orta boy ve geride alabildiğine büyük üç ada.


Bu yaz, 24 Ağustos günü çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.10.2019

Paylaş :

12 Ekim 2019 Cumartesi

Gök mavisi altında, su mavisi üstünde


Şu sıra elim pek değmedi, öykülere, karelere. Günün getirdiği yorgunluk ve yoğunluk nedeni ile blogumun sıklıkla boş kaldığı bir dönem oldu.
Zaman zaman herkes için olabileceği gibi.

Arttıkça artan trafik yoğunluğunun önüne geçmek ve giderek daha çok zaman alan  trafiği rahatlatmak için çok yakınlarda, etrafta çalışmalar yapılınca fotoğraf da çekemedim. Çalışma alanı olduğu için her yan, güz karelerini  ıskalamaktayım sanırım.

O zaman sandıktakilere bakmalı. İşte oradan bir kare.

Bu yaz, 24 Ağustos günü çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.10.2019

Paylaş :

6 Ekim 2019 Pazar

Gri bezemeli, kırmızı salkım domatesli beyaz duvarlar


Uzaktaki üç yüz yıllık bir köyün evlerinin duvarları, beyaz beyaz.

Tarihi köyün köylüleri, ellerinden geldiğince köylerini hatırlanası, farklı anılası, daha da önemlisi evleri hiç yıkılmayıp hep korunulası olsun  istemiş olmalılar ki balkon altlarına kadar bezenmedik duvar bırakmamışlar, gri gri.

Bezemelerin çokluğu ve zorluğu maddi gücün de göstergesi imiş.

Kimi desenler de bereket gibi, hayvan, doğa sevgisi gibi şeyleri anlatmakta imiş.

O evlerde kurutulan küçümen taneli salkım domateslerin duvara iliştiriliş ve  sarkarken her uzantının küt kesilmiş saçlar gibi aynı hizada olması da bir başka bezeme gibi duruyor, kırmızı kırmızı.

Ağustos ayında biraz uzaklarda çektiğim bu karem, eski evler, balkonlar ve kapılar üzerine bir grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.10.2019

Paylaş :

22 Eylül 2019 Pazar

Günbatımı suretleri


Günbatımı suretleri...

Sakız tepeleri ardında gün, beş - on dakika önce batmıştı.
Seyre geç kalanların  telaşı, seyirlik bir kareydi.
Çekildi.

12 Ağustos 2019 tarihinde çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.08.2019

Paylaş :

14 Eylül 2019 Cumartesi

Dizi Dizi Öykü Vagonları


(Tüm yazılarımda, öykülerimde olduğu gibi yine sadece kendi çektiğim fotoğraf karelerini kullandım bu yayınımda da)



Yeniyetmelikte saçtan tırnağa, bakıştan yürüyüşe birilerinin gölgesi vardır üstte. Bir film izlenir, o filmdeki gibi konuşulur, hatta  filmdeki bir cümle dillerden düşmez, o filmin müziği  her yerden duyulur.

Evlerin duvarları ardında kim ne yaşamaktadır bilemezken belki gerçek hayattan da esinlenilmiş olayların harmanlandığı hem sesli  hem görsel bir nevi kolayından romanlar olan diziler, hemen her akşam belli saatlerde evlerde izlenir. İzlenen her şeyin, izleyende az çok bir etkisi olacak haliyle. Herkesin seyrettiklerinden aldığı pay, iyisinden kötüsüne birbirinden bağımsız. Pay alınıyor ama sonuçta; su götürmez bir gerçek bu.

Diziler başlıyor; tutuluyor, tutulmuyor; seneler sürüyor bazen; bazen de tezden bitiyor. Dizilerin dizi dizi öykü yüklü vagonları, vurdulu kırdılı, çatık kaşlar altından keskin bakışlı, ağalı babalı, siyahlar içindeki  adamlı, konaklı yalılı bir rotada koşuyor çoklukla.  Dizideki niteliklere sahip kimi  kahramanların bulup da söylemek bir yana bir kitapta geçtiğinden bile habersiz olduğu, öylesi bir sözü öğrenmeye bile erineceği; ama senarist kaleminden bolca döktüreceği beylik laflar, dizilerin bitmelerinin ardından sosyal medyanın vazgeçilmez paylaşımları oluveriyor bir de.   O laflar, kimileyin kimilerinin karakterinin bel kemiği oluvermiş bir bakıyorsunuz.

Öteden beri, dizilerden de önce eski filmlerde giyilenler, Hollywood aktörlerinin briyantinle şekillendirilmiş saçlarından saçlarla sokaklarda gezmeler, Yeşilçam aktörleri misali yakılmış sigara içmeler, tek kaşın kaldırıldığı yan bakışlar hatta film şarkıları, o filmin sinema salonundaki  izlenme süresi olan iki saat sonrasında hemen sokaklara taşınmamış mıydı? Bir zamanlar sadece filmleri, şimdilerde bir de dizileri izlemek yalnızca sinema sanatına eşlik etmek değil, çoklukla iyisinden kötüsüne öykünülen kimi kahramanları akla yerleştirmek  aslında. Bir genç, filmde kimden fazlasıyla etkilendiyse, film sonrasında artık o karakter gibi yürüyecek, onun tavırlarıyla  hareket edecektir. Yani kendi gibi olmaktan  filmdeki ya da dizideki öykünülmüş rol modele bir geçiş süreci bazen bir dizi, bir film izlemek.
 
Henüz filmlerin, dizilerin  çekilmediği çağlarda kimi romanlar da aynı etkiyi yaparmış. Mesela Goethe’nin Genç Werther’in Acılarını okuyanların başlarına gelenler. Romanı okuyanların çoğu Werther gibi sarı pantolon, mavi ceket giymiş, kimisinin de sonu iyi olmamış.

Mahallede boş arsa varsa orada, yoksa apartman aralarında, okul bahçelerinde futbol oynayan dört, beş yaşındaki çocuklara kadar ille bir rol model seçiliyor yetişirken. Futbol oynayan çocukların çoğunun giydikleri formanın arkasında beğendikleri futbolcunun adı yazarken saç tıraşları da o futbolcununkinden.
 
Her gece, her kanaldaki dizilerin her birinde ayrı konu, ayrı esas kız, esas oğlan. Ama çoğunun bir kesişme noktası var. Vurdu kırdı. Alabildiğine şiddet.

Şiddet izlenecek şey mi ki dizilerin vaz geçilmezi oldu? Şiddeti sevdiriyor mu kimi dizilerin  “bu nasıl çekilir?” dedirten sahneleri? Eğer dizilerin kimi görüntüleri öncelikle çocuklar, gençler ve toplumun bazı geri kalanı için çok sürmez yakında  davranış olarak yeşerecek birer tohumsa, ekilen bu tohumların hasadı kan renginde olmaz mı? Kim ister kadından çocuğa, hayvana şiddet uygulansın,  hayatlar sonlansın?

Elbette yapımcılar, şiddet sahnelerine toplumun kötülüğünü istediklerinden yer vermiyorlardır dizilerinde. Mutlaka karşılıklı bir beklenti ve beklentiyi karşılama alışverişi de vardır, yapımcı ile izleyici arasında. Ki var gibi gözüküyor.

Vaktinde senaryosu bile olmadan doğaçlama çekilen naif Yeşilçam filmlerinde kötü karakter varsa da bir de karşısında uşağından bahçıvanına, şoförüne, babacan tavırlı  büyüklerine iyiler vardı, kötünün önünde duvar gibi dikilen. Şimdi kötülerin dünyasının kazandığı, asıl karakterlerin kötüler olduğu vurgulu dizilerde kadınlar hep ağlıyor.  

Metropolle yetinmeyip  megakentlere geçişler yaptığımız şimdilerde bunca kalabalık ve keşmekeş ortamında  sosyologsuz olmuyor. Yalan Rüzgarı adlı hayli eski yabancı bir dizide, neredeyse bir düzineden fazla  sosyoloğun, psikologların, onlarca danışmanın yer aldığını sıkça yazardı gazeteler. O zaman bizim dizilere katkıda bulunan sosyolog var mı diye düşünmeden olmuyor. Önünde sonunda kaçınılmaz olarak şiddet sahnesi bol dizilerden rol model alınan karakterlere benzeyip, kadınları, hayvanları, yeni mezun İTÜ’lü mühendis genci istedikleri parayı vermedi diye canından eden toplum zararlılarının mantar gibi bitivermesine ortam hazırlayacak diziler her şeye rağmen yapılabilir mi? Tüm diziler, yok edici tayfunlar olmak yerine ferahlatıcı meltemlere dönüşmedikçe  buğday tohumu arasında ayrık otu tohumu da saçılmış olmaz mı sünger gibi emici genç algılara?

Bir dizi vardı. Zengin kadrolu. Halit Ziya Uşaklıgil’in kitabından uyarlama. Yalıda geçiyordu. Varlıklı bir ailenin öyküsü. Dizide, kocası ile arasında hayli yaş farkı olan karakteri canlandıran oyuncunun da diğer oyuncuların da giysileri, takıları öyle moda olmuştu ki o dönem yok satıyordu. Ne Paris modası ne Roma pazarındaki pembe renkli oğlak derisinden ceketlerin modası hatırlanır olmuştu dizi boyunca. Varsa yoksa tasından tarağına dizideki her şey alıp başını gitmişti üstlerde başlarda. Öyle ki basit bir giysi alacağınızda satıcılar o giysiyi, o dizi için kostüm tasarlayan firmanın ürettiğini söylüyordu. Bunu duymak bile sattırıyordu ürünleri. Kapış kapış.

Dizilerin etkisi bu kadar açıkken,  dizileri şiddet sahneleri ile doldurduğumuzda sokaklarda, ortalıkta göz önünde işlenen onca fena şeylerin altında yatan nedenlerden biri, belki başlıcası o sahneler  olmayacak mıdır? İzlediği çizgi filmlerin kahramanları Arı Maya, Spider Man, Superman kıyafetleri ya da hayranı olduğu futbolcunun  adının yazılı olduğu formayı giyen çocuğun, on dördünde, yirmi dördünde dizilerdeki kötü karakterlerin benliğine bürünüp onun giysisini giyeceği apaçık değil mi?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.09.2019

Paylaş :

8 Eylül 2019 Pazar

Mavi Renkli Ortamın Gri Sinekleri


Sosyal medya, perdeli iletişim. Perdenin gerisi görülmediğinden çoğu sözler gerçekte kime ait belli değil. Değil, çünkü hesap adları gerçek adlar değil. Belki değişik hesap adları altındaki  onlarca paylaşım, tek bir kişiye bile ait olabilir. Perde arkasında olununca, görünmezlik cesaretlendiriyor belli ki.


Esip gürlemek perde arkasından. Önyargı, atıp tutmaca yine o perde arkasından. Her şey serbest ortamı, o perdenin ardında.


Bu arada en özgün sosyal medya paylaşımları, hesapların daha çok kişisel paylaşımlarda bulunması nedeni ile  sanırım mavi kuşlu olanda. Bazen alıntı sözlere, bazen beylik, bazen de ağır cümlelere rastlanıyor. Kimisi gerçekten az ve öz anlatım. Hatta edebi olanlar var.


Bu yönüyle mavi kuşlu sosyal medya ortamı diğerlerinden ayrılıyor. Daha çok mutlu anların kareleri değil de, içinde bulunulan ruh halini, duygusal geçişleri, kızgınlıkları, öfkeleri ve beklentileri ortaya koyan hesap sahiplerinin limanı gibi orası.  İçi başka, dışı bambaşka insanların iç dünyalarının, gelgitlerinin, değişken, akışkan istikrarsız tüm hallerinin kendi cümleleri ile gözler önüne  koyulduğu sergi salonu oluyor bir yerde de.

Öyle ki kimi hesaplar, bir öyle bir böyle  yaklaşımları ile gözünüze çarpıyor zaman içinde. Bunca vakittir artık gözünüzün aşina olduğu, kendi adları değil rumuzları ile o ortamda bulunanlardan kimisi,  çok değil iki saat önce söylediğini kendi söylememiş gibi yok sayıp bambaşka bir şey deyiveriyor. Belki bu ortamların kuralı budur da ondan öyledir bu yanar döner misali renk değiştirebilenler. Aynı anda hem iyiyi hem kötüyü, hem kararlıyı hem kararsız zavallıyı, hem güveniliri hem hiç güvenilmezi, hem güveneni hem de hastalıklı biçimde güvenmezi, hem saplantılıyı hem geniş açılı bakabileni,  hem suçluyu hem güçlüyü, hem kabahatliyi hem de özrü kabahatinden de kabahat olanı görebiliyorsunuz. Bunun yanında bir de yardım için, çevre için çırpınanlar var ki onlar için sanal ortam bir yardım kervanı  niteliğinde belli ki.

Sosyal medya bu anlamda tam bir sergi salonu. Hangi tabloya baksanız ayrı bir imza. Kimi sözler duruş olarak size başyapıt izlenimi vermeye gayret ederken az sonraki bu duruşa hiç benzemeyen hali ile bir saplantı batağında olunduğunu gösteriyor.

Belki de açıkça konuşup, açıkça ne istediğini, düşündüğünü söyleyemeyecek kadar açık yürekli ve açık sözlü olamayanların karanlık tünelleri sosyal medya. Açık ufuklar değil de sisle kaplı, kutup yıldızının  sönmüş yıldıza döndüğü karanlık gecelerin  yuttuğu yer belki de.

En kapsamlı, zengin içerikli paylaşım deryası olarak gördüğüm feysbuktan bile  vazgeçtirecek  etkisi olan bir başka sosyal medya ortamı, kimileri için belli ki sırf boy boy  resimler ile  nasıl da sosyal bir kişilik olunduğunu ispat  laboratuarı anlamında. Sanki o resimler olmasa işimiz gücümüz yok o insanlar antisosyal mi, değil mi diye kara düşünecektik. Sosyal medyanın mavi kuşlusu da, gram gramdan başlayıp kilogramlarcasına sonra da tonlarcasına gösterişe kaçan resimlerin paylaşılanı da bir görgü meselesi artık. Görmüş olduklarını da, görmemiş olduklarını da, sonradan görmüş olduklarını da bir bilen, bir bilen ki hem de nasıl bilenlerin edasıyla sergileyenlerin  yerleşkesi adeta.

Vedasından merhabasına, kendinin  bile belli ki inanmadığı sanrılarından besbelli ki kendisinin bile anlamadığı kim bilir kimlerin derin sözlerine o sosyal medya pistlerinde koşturanların cenneti halinde.  Kiminin bilgeliğinin öne çıkarken kiminin de açık açık “hoş görün. Ben burada her şeyi yazıyorum diye kızmayın; anlatacak başka kimsem, yerim yok ki, n’apayım?” diye yüreklice, dürüstçe  yakınında yöresinde konuşacak kimsesi olmadığını,  çok yalnız olduğunu söyleyebilenler de var. Ama kendi adıyla değil!  O halde…

Kapılarının zilini çalarak değil, kapılarını evde kendilerini bekleyen kimse olmadığından daima anahtarı ile açıp girenler sosyal medyada.
Neyse, kim ise o gibi yani olduğu gibi değil de olmak istediği gibi görünmek isteyenler sosyal medyada.
En bilinen şiir dizelerinden düşünürlerin laflarına iğnelemelere, laf çarpmalara, siteme, tehdide sosyal medyada…
Yeni cicilerini, yeni arabalarını, her şeylerini bir şekilde göstermek isteyenler sosyal medyada.
Hesap sahiplerinin insan değil başkalarının takipçi listesinde sayı haline gelmesinden, sahte hesabından, çalıntı hesabına sosyal medyada.
Kızdığında köpürüp parmak sallarken neye, neden kızdığını irdeleyemeyenler, irdeleseydi askında kendisine kızması gerektiğini görmekten korkanlar, kaçınanlar  sosyal medyada.
Kem küm etmeyi konuşmak sanırken konuştuğunu  kimselerin anlamadığı sıkıntısı içinde olanlar sosyal medyada.
Kem küm etmese de onca konuşup  hiç konuşmamışçasına bir şey dememiş olanlar sosyal medyada.
Her konudaki …mış gibilerin geçmeyen modası sosyal medyada.
Yüreği olanlara övgüler yağdırırken adlarını bile kullanamamalarından yüreksizlikleri besbelli olanlar sosyal medyada.
Herkesi eleştirdikleri konu kendilerine geldiğinde  “ne yapayım, ben böyleyim” bahanesine pişkince saklanalar sosyal medyada.
Diyelim ki kendince hesaplar peşinde olup birini sosyal medya hesapları açmaya hatta kendisini takip etmeye davet edip, davetleri gerçekleştikten sonra da “bu ortamın, sosyal medyanın gerçeği, buranın sayıların dünyası olmasıdır. Yeni takipçi kazanarak takipçi sayımı artı bire çıkardım. Ben, az takip eden, hatta sıfır takip eden; ama çok takip edilenim. O yüzden artık beni takip edeni takip etmek işime gelmez” deyip   kendini takip ettirdiği hesapları takipten çıkaranlar sosyal medyada.
Kendi kendine küsüp barışanlar, alınanlar, alınganlar, önyargılılar, peşin hükümlüler, her an  bağırıp çağıranlar; ama dönüp de kendine hiç bakmayanlar sosyal medyada.
Dilinin varamadığı derdini başkalarının söylediği şarkılara söyletirken DJ edasında olandan hesap aşırıcılarına dek sosyal medyada.
Kolayından haberleşme, dolaysız yoldan bilgi edinme için değil, kolayından başka kisveler altında akla gelecek her şeyi doğru olsun olmasın yakıştırma, yapıştırma, yazıp paylaşabilme pervasızca etik çiğneyiciliği sosyal medyada.
Kızdıklarının karşısına geçip yüreklice haykıramadığı ne varsa sosyal medya perdesi arkasından, adından profil resmi bilinen  maskeler sığınarak en iyi ihtimalle “salak”tan “aptal”a veryansın hitaplarıyla aslan kesilenler sosyal medyada.
Yaban arısı iğnelisinden bacakları bal poleni dolu bal arısı uğultusuna, sivrisinek vızıltısından  uğur böceği sessizliğine, ağzı olan konuşuyordan konuşmayıp susanlara, tek başına yalnızından kalabalıkta yapayalnızına sosyal medyada…

O zaman, aslında kopkoyu bir dumanın örttüğü ve kim kimdir  her hesapta bilinemeyen  sosyal medya, giderek antisosyalleşmektekiler ve çoktan antisosyalleşmişlerin gezegeni mi?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.09.2019, 13:08

Paylaş :

4 Eylül 2019 Çarşamba

Şifa Ağlayan Ağacın Gözyaşı ve O Ağacın Adası


Hemen karşıda uykuya dalmış dev bir balinanın toprak rengi sırtı gibi uzanır. 


Alçak tepelerdeki makiliklerinden, çalı çırpısından  bir kuşun kursağı sayesinde orada burada tek tük  bitmiş incir ağaçlarına kadar tıpatıp aynı öte yakadır, bu yakadan. Dışarıdan merdivenli, iki katlı bahçe içindeki çoğu eski beton evlere kadar  aynı  görünürler.  Sanki devasa bir havuzu geçince aynı sert rüzgârlı aynı doğada ilerliyormuşuz gibi hissedersiniz. 



Tabelalar olmasa tümden bizden ilk bakışta Sakız Adası. Çeşme’nin eski halince biraz. Dünya kabuğunun allayıp pullayıp örttüğü içteki magma gibi saklı gerçekten henüz habersizdir bu ilk izlenim.


Sakız Adası -Chios-, kadim bilgi ve kültür kaynağı gibi. Yeninin asla şımartılmayıp eskinin eskitilmediği bir yer. Hayli eski ve boyaları dökük arabalarla değil ileri, uygar olmak anlayışları belli ki. Anakaralar dolusu devletlere bakınca bir ada olarak  kimi konularda o devletleri  geçmekte.  Ekonomileri fabrikaya, beton kulelere dayalı değil, toprağa dayalı olduğundan sırtları yere gelmez olmuşlar çok konuda. Ada,  ayak basıldığı ilk anda Avrupa’yı andırmadığı gibi  taşra havasında. Kasaba gibi. Böylesi özgün bir havada kalmayı başarmak tek adalılar sayesinde değilmiş meğer.  Öyle kalmaları devletlerinin ekonomisi içinmiş. Her yanı deniz olup da hiçbir yanı biiiçlerle kaplanmamış, olur olmaz beton yapı istilası ile  kirlenmemiş, adanın zenginliği, zeytin ve damla sakızı.


Kültürü koruyabilmek  köklü bir bilinç işi. En büyük başarı. Ölmez ağaç denilen sakız ağacının çok derinlere indiğinden kesilse de, yakılsa da dipten sürüp ilerlerken bir yerden yeniden baş veren  köklerince bir gidiş kültür olgusunun yaşatılması.  Sakız Adası halkı, sakız ağacının kökleri gibi kültürlerini bir karadan başka karaya, anakaraya yürütmüş, yaşatmış. Öyle ki hala ortaçağdan kalma köyleri var. Açık hava müzesi filan da değiller üstelik. İnsanlar yaşıyor o köyde, kaç yüzyıllık evlerde.  Kristof Kolomb’un evinde mesela.
 

Yaşlıların evlerinin dış kapıları üzerinde anahtarları duruyor. Yoklanabilsinler, bir ihtiyaçları olup olmadığı sorulabilsin, yemek getirenler bırakabilsin diye. Hırsızlık hiç olmazmış adada. Kimi dış kapılar da birkaç yüzyıllık. Her şey el ile üretilen cinsten. Gıdalar organik. Bir makarna köyü var ki  orada birkaç on hane yaşarmış. Bir gün bir makarna yarışına katılmışlar. ki rakip markalar dünyaca bilindik. Birinci olmuşlar. Gelenekleri, nasıl gördülerse öyle yapagitmeleri onlar için vazgeçilmez olduğundan asla açgözlü kesilmeyip daha fazla üreterek  kaliteyi bozmazlarmış.  Bacaları zehir kusan fabrikalar dikmek yerine gövdesinden şifa akıtan sakız, zeytin ağaçları dikmişler. Havaları tertemiz.


Dünyada sadece kendisi ile bilinen ürünleri ile Sakız Adası, suya düşmüş bir kitap gibi. Ada demenin kâh turizm kâh ekonomi demek olduğu yazılı sayfalarında.  Öyle ki dünyada tüm fabrikalar kapansa, doğanın bu adaya açtığı fabrikalar  dünyayı besler. Düşünün Antep fıstığından, domates, limon çiçeği, sakız reçeline onlarca reçel türünden damla sakızına, zeytinine toprağın sunduğu  her şey, bu adadan yayılıyor her ülkeye.  Dünya damla sakızı ticaretinin yüzde doksan dokuzu Sakız Adası’nın elinde.


Makiliklerde çalı halinde bitip budandığında ağaca dönüşen sakız bitkisi aslında doktordur, eczadır, ilaçtır. Eğer etrafta damla sakızı niteliğinde reçinesini akıtabilen sakız çalısı varsa oradaki hayat, sağlıktan ekonomiye  bulunmaz bir lütuftur. Bunun farkında olmak da geçim derdinin kalmaması demek, en büyük akıllık. Sakız Adası’na bakınca bu farkındalığın nasıl bir zenginliğe ve kültüre dönüşlüğü apaçık görülüyor. Bizde de sakız ağaçları var. Çeşme’de. Ama…


Sakız Adası ve Çeşme olarak sahip olunan birebir aynı doğaya başka türlü davrandığımızdan biz, gramı altın değerinde  sakız ağacının gözyaşını betona gömmekteyiz. Damla sakızı, ağız yaralarını mide hastalıklarını iyileştirirken beton doğayı öldürdüğüne göre… Sakız ağaçlarını betona gömmek, makilikleri yok etmek altın yumurtlayan tavuğu kesmek o halde. Biz, makilikte kendiliğinden biten bu bitkinin kıymetini görmezden gelsek de  gözünden hiçbir şey kaçmayanlar çoktan görmüş.


Daha önce bizim hünnaptan nohutumuza, mercimeğimize götürüp de  şimdi onları bize satma noktasına gelen Amerika, sakız ağacını benzer iklim koşullarında kendi topraklarında yetiştirmiş. Gel gör ki ürün alma vakti geldiğinde damla sakızı hasadı yapılamamış. Nerede yanlış yaptıklarını  düşünüp  işe baştan koyuluyorlar. Bakıyorlar ki hiç yanlışları yok; ama yapamayacakları bir şey var ortada. Sakız çalıları ancak Çeşme ve Sakız Adası’nın aldığı rüzgârı alabildiğinde damla sakızını veriyor. Yoksa, yok. Aynı rüzgâr esiyor  bizim Çeşme’de de. Sakız ağaçlarının gözyaşı aynı. Ama Çeşme,  damla sakızı ya da sakız reçeli  üretiminde  değil dünyada kendi içinde bile yok.


Bizde çalı olarak dahi kalabilse sevineceğimiz doğanın otacısı bu bitki, İstanbul’dan İtalya’ya dek yetişse de her yerde damla sakızını vermiyor. Tek Çeşme ve Sakız Adası’ndaki sakız ağaçlarından elde edilebiliyor bu doğal ilaç. Ağacının gövdesine atılan çiziklerden sızan gözyaşlarının  ağacın altına serpilen özel kuma yani mermer tozuna damlamasının ardından toplanıp, yıkanıp temizlenmesi ile elde ediliyor.  Damla sakızının anayurdu olan Çeşme’de şu an kimsenin gözü sakız ağaçlarını görmüyor. Denizi hep soğuk, yaz sezonu kısacık, suyu kıt mı kıt Çeşme, damla sakızı kokusu yerine kanalizasyon kokar hale gelmiş durumda.  Çeşme’de sakız ağaçları  damla sakızı ağlayacağına; Çeşme ağlıyor.


Adalılar, yüzyıllardır sakız ve zeytin işiyle uğraşırken bu arada aile geleneği olarak reçel yapıp tüm dünyaya satıyorlar; incirinden,  turuncundan patlıcanından akla gelebilecek her şeye. Kaç kuşaktır. Böylece damla sakızı reçeli tüm dünyada  sırf bu ada ile anılıyor.


Sakızlıları bu noktaya elbette tek kendi gayretleri taşımamış. Yunanistan’ın adalar için  bir devlet politikası varmış. Adaların Yunanistan’a  yük olmaması, kendi yağları ile kavrulması üzerine. Kimi adalar ekonomi adası  ilan edilmiş, kimisi turizm adası olmuş. Bu yüzden sakız elde edilen, tür tür reçel kaynatılan  Sakız Adası, yanlış hatırlamıyorsam zeytinlikler ile kaplı Midilli Adası ve birkaç başka ada ile birlikte ekonomi adaları olmuş. Öyle ki zeytin ve zeytinyağında pek ilerde olan Midilli Adası’nın zeytinlikleri zarar görmesin diye turistler uğratılmamış bile bu adaya. Binlerce turist taşıyan yolcu gemileri adaya hiç yanaşmamış. Çünkü o gemiler limanlarına uğrarsa Midilli’de turizm ilerleyecek, turizmden para kazanılacak  ve zeytinlikler önce yavaştan sonra giderek hızlanan biçimde yok olacak. Oysa dünyaya nam salmış zeytin ve zeytinyağının  elde edildiği bu adanın ve markalarının olduğu gibi kalması,  ekonomiye katkısının sürmesi istenmiş. Bunun yanında  bir kültür de kaybolmadan kalacağından haklı olarak “kültürümüz” gururu ve öğünmenin devamını sağlanmış.
 

Elbette adada yaşayanların başka işleri de var.  Turistlere satış yaptıkları işyerlerine, sadece Cuma ve Cumartesi günleri açık olan tavernalara, seramik ve hediyelik eşya dükkânlarına sahipler. Bu yüzden Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri öğleden sonraları özellikle tatilmiş adada. Pazar günleri her yer tümden kapalı imiş. Böylece hem işleri hem de bağları bahçeleri için yeterince vakitleri oluyormuş adalıların. Ve dünyada birinciliklerini ellerinde tuttukları konulara da  hiç zarar gelmiyormuş. 


Çok değil yirmi yıl öncesinde, Çeşme yarımadasındaki makilikler, ardıçlıklar  doğal sit alanı iken  sakız çalıları her yerde idi.  Makiliklerin betonluğa dönüşmesiyle üzeri beton  kaplanan  her şey gibi oldu, olmakta kaderleri. Ağız yaralarının, kötü hastalığın, midenin ilk ve en büyük ilacı olan  damla sakızı, yalnızca Çeşme rüzgârını alan sakız ağaçlarından sızan benzersiz bir otacı olduğundan Çeşme pamuklar içinde korunmalı. Oysa rüzgâr pervaneleri makilikleri kurutuyor, betonlar  içinde sadece insanlar yaşıyorken bitkiler, sakız çalıları yok oluyor. 




Bir ada  ile birlikte tek bizde, Çeşme’de esen  o rüzgâr sayesinde tümden şifa damla sakızı sızdıran ağaçların kendiliğinden verdiği zenginliği elimizin tersi ile,  kısmen de cahilliğimiz ile itersek  doğa hiçbir şey vermez olduğunda deniz suyu içerek mi hayatta kalacak bunca nüfus? 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
22.08.2019

Paylaş :

1 Eylül 2019 Pazar

Kuyrukkakan vefası...


Empati kavramının görüntüye dönüşmüş hali bu kuş.

Kuyrukkakan yanılmıyorsam.

Fotoğrafa, kuşlara hele, düşkünlerin halinden anlar, her defasında poz verirdi.

Bu kez de dün, tam dönüş yolculuğu için arabanın kapısını açtığımda karşı pergoleye kondu. Ve sonucu bekledi.

Sonuç, bu kare...

Dün yola çıkmadan hemen önce çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.

(Her hakkı  saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31 Ağustos 2019

Paylaş :

29 Ağustos 2019 Perşembe

MİM, canuzunyol blog’dan, Bir Mim Gelir Bir Mim Gider !


On dört yaşında bir blogger arkadaşımızın hazırladığı MİM, öyle yalın ve anlamlı sorulardan oluşuyor ki beni eskilere de götürdü, bugün o eskilerde varılmak istenilen yerde olunup olunmadığını da düşündürttü. Hayatın anlamını sorularla  ve yazıya dökmeden  anlatmış oldu bir yerde.

Kutlarım. Ne güzel bir boş zaman, boş alan doldurmaca daha liseli iken. Zamanı,  okumak ve yazmak ayrıca diğer blogların çeşitli dallardaki uzmanlıklarını okuyarak geçirmekle yeni şeyler öğrenmek. Öncelikle kutlarım bu yüzden.


1.     Yaşınız 60-65’e geldiğinde yaşamak istediğiniz yer

“Ahhh!” çektiren soru bu. Koşullar zaten belirlenmiş halde olduklarından şu an yaşın belirleyemez olduğu çok şey var artık.  Ancak hiç öyle “küçük bir balıkçı kasabası……….” ile başlayan hayalim olmadı. Haa, öyle bir yer olsa çok güzel olur, çok isterim de. Bursa’daki Zeytinbağı  -Trilye- gelir aklıma balıkçı kasabaları anılınca önce. Olağanüstü güzellikte bir yer, doğası ve mimarisi sevimli yapıları ile.  Ancak yaşadığım yeri ille ben de güzelleştirirsem orası güzel olur, orada olduğumu başta ben anlamış olurum. Yoksa  güzel, çirkin bile olur. Örnek mi? Yazın Çeşme, Marmaris, Bodrum, Alaçatı gibi yerler, gelenler sayesinde.

Şimdi hayal kurarken “küçük bir balıkçı kasabası” diye başlamak yerine  orada musluktan akan su ile dişler fırçalanabilir mi, diyelim ki bahçeniz oldu kıt suya sahip bir yerde olmanız nedeni ile artık deniz suyu mu akacak tatlı su bittiğinden böylece yaşanmaz hale mi gelecek  düşünceleri var. Yine de yer değiştirmek durduk yerde olacak şey değildir sanırım. Geçerli nedenlere bağlı olmalı. Metropol kıyıcılığından kaçmak dışındakiler.

Elbette, ileride yaşamak üzere attığım  bir adımım olmuştu, hayli, hayli evvel. Hem de daha belki çocuk denemese de hiç de ileri olmayan bir yaşta. Şimdi bu MİM'i yazdığım yer olan burası için.  Ama dedim ya,  şartlar. Buralar da değişiyor. Birkaç yıldır her yana rüzgâr pervaneleri dikildi. İnsanlar hasta olmuş onların uğultularından, seslerinden, rüzgarlarından. Bitkiler, ağaçlar, makilikler kurumuş.  Göçmen kuşlar gelmez olmuş. Ben de birkaç yıldır hiç kızıl gerdan, ispinoz, fulorya görmedim mesela burada. Tek bir kare çekemedim onlara dair. Öte yandan tabii burada, buraya bağlarım var; başta  çok emeğim var her konuda. Bu en sıkı bağlardan. Maddi ve manevi katkımın hesabı çok. Her ağacın bir hikâyesi var. Kimi taa nerelerden geldi. Fideleri Lalahan’dan gelen ilk dikilen vişne ve kirazlar kurudu. Fıstık çamı o zaman burada çalışan hemşehri  -senin yaşındaki, on dört- bir  çocuktan yadigar.

Burada yazdığım çok öyküm, yazım var. Burası için çok öyküm, yazım var.

Buradaki otuz yıl öncesi koşulların nasıl değiştiğini görünce içi sızlıyor insanın. Elinden geleni yapmak istiyor kötüye gidiş olmaması için. Ancak, rüzgâr pervanelerinin altında kalmış evlerdeki satılık yazan bezler çok şey anlatıyor.

İlle 60'lı yaşlarda yaşamak için bir yer söylemek gerekiyorsa sakin, uygar, sessizce, sevimli, doğal, yeşil bir yer. Şimdi burası; ama hep çakılı da kalmadan. Doğasından farklı kültürlerine, tarihi yerlere gezerek. Turlar  ile. Ankara mı? O her zaman doğduğum yer, büyüdüğüm yer, oralı olmakla birçok anlamda gurur duyduğum yer, bir yanım. Memleket olması yanında taşıdığı her anlam ile bambaşka. Ama  emeklilikte sanmam ki yazı Ankara’da geçirmeyi tek bir kişi istesin.

Yurt dışında yaşamak istediğin yeri  gördüm cevabında. Hayli güneyde J, güzel yer seçmişsin. Slovenya doğasını çok sevmiştim. O da biraz kuzeyde. Ben kuzeye daha yatkınım galiba J  Ama yaşamak  konusunu hiç düşünmedim orada J Yakınlarda Sakız Adası’nı gördüm. İnsanların sakızlıklar ve zeytinlikler arasında yaşadığı, seramikçiliğin de olduğu nefis bir koskoca ada çiftlik gibi. Orada yaşayabilirim. Buraya da yakın J Enlem boylamı da aynı. Türkçe bilenleri de var. Türkçe ezgiler okuyanları da J

2.      Bir hedefiniz var mı? Varsa neler?

Sanırım şimdiye dek çoklukla, hatta neredeyse tümden hedeflerimin değil de hiç aklımda olmayan hedeflemediklerimin gerçekleşmiş olduğunu anladıktan sonra tek gerçek hedefin sağlıklı olup, sağlıklı kalmak olduğuna inanıyorum artık J

3.      Blogger ile nasıl tanıştınız?

Değişik bir öyküdür. Tanışmadım. Bana verildi. Hediye edildi blogum “acemidemirci.blogspot.com.tr" adresi ile. Sonradan, bir dönem eski moda blogları benimki de dahil güncelleyen bir bloggerın düzenlemesiyle “acemidemirci.blogspot.com”a dönüştü.  Nasıl ve ne zaman bir blog sahibi oldum, blogumun öyküsü nedir  daha önce de birkaç MİM’de anlatmıştım. Bu yüzden link vermek uygun olur sanırım;


4.      Gurur duyduğunuz başarılarınız varsa nelerdir?

Var. Birkaç ayrı alanda. En gurur duyduğum şey gözlerimi perişan ederek ulaştığım kültür düzeyi. Her alanda konuşabilecek bilgiye az ya da çok sahip olabilmek, müthiş bir hazine imiş. Cehaletin ne demek olduğunu sıklıkla görür olunca daha farkına varıyor insan bilgi sahibi olmanın anlamını...

Diğerleri mi? Çeşitli  şeyler var. Biri burada da, bloggerlar arasında da  biliniyor. Ben, bir kez mesela feyzbukta, albüm ile bahsettiğim belgeleri yayınladığımda o belgelerin bir bir ölçüp biçme sonucu  edinilebilmesi için kendileri de zorlu ortamlara girerek uğraşmış birkaç arkadaşa “nispet yapar durumuna mı düştüm yoksa” kaygısı taşımıştım;  gördüğüm yaklaşımlar sonucunda. Dediğim gibi feyzbukta. Burada, bloggerlar arasında  asla böyle bir şey yok, öyle bir yaklaşım yok, onlar zaten biliyor, sen de  bul merak edersen neymiş onlar.

Zaten bizde bazen tuhaf bir anlayış hastalığı vardır. Dinlediği, duyduğu bir şeyde nedense akla ilk gelen seçenek, kendince doğrudur birileri için. Önyargı mı dese,k peşin hüküm mü? Yaklaşımların yakasını kurtaramadığı bir  huy olarak  çok rastlanıyor toplumumuzda,  hiç görmeden, bilmeden çok şeyi.   Kuruntusuna kapılanlar, kuruntusunu gerçek zannediyorlar ve bu çok yaygın bir ruh hali  toplumda.


5.      Boş vaktinizde neler yapıyorsunuz?

Neler yapmıyorum ki? J Sadece eskiden hep başında olduğum en çok karakalem resimleri yapamıyorum artık. Yok yok, çok şeyi yapamaz oldum, eskiden hep yapar olduklarımdan. Zaman  olsa yapılacak şeyler onlar. Yazmak da oturganlık demek. Yazmak, başka şeylere ayrılacak vakti de kaplayıp, kendine mal ettiğinden oturmak sıkıntılı da olsa zorunluluk oldu.

Saatli yaşar Ankaralılar. Hayatları çoklukla saatler arasında kendiliğinden ve tekdüze bir ilerleyiştedir.

Sabah saat 05:30’da ayaklanılır. Trafik alıp başını gitmekte, nüfus artıkça arttığından. Ankara çok büyük ve büyümekte. Yollar uzun sürer. Mesafeler de uzuyor o yüzden.  Akşam dönüş saatleri,   yaz- kış mevsimine göre değişir. Kışın okullar da açık olduğundan trafik zamanı yutar. Trafik ve yağış belirleyicidir. Evde  size altı saat bile kalmaz. O saatler de boş zaman değildir zaten.  Vakitsizlik çıkar ortaya.

Hafta sonlarına kalır alışverişten çocukluk, lise, eski arkadaşları görmeye  her şey. Cumartesi günleri bunlar hallolursa Pazar günü size kalacağından işe ütülü  ve düzenli gidebilirsiniz. Yine de her şey yetişmez. Bu yüzden ister istemez öncelikler çıkar ortaya.

Eskiden, öğrenci iken ve biraz daha sonrasında boş vakit oluyordu. O zaman fazlası ile tur, bahar, yaz ve sonbaharın sonuna dek trekking, yazları duvar tenisi, haftada birkaç gün koşu, resim sergisi, her Cumartesi günü CSO, arada tiyatro, arada sinema ve her hafta sonu ille kitapçılarda  rafların önünde kitap karıştırmacadan  mimari detayları fotoğraflamaya başka bazı hobilere zaman vardı. Şimdi ayak üstü fotoğraf çekilebildiği için fotoğraf çekimleri sürüyor. Ama asla safari değil. Hep şip şak. Koşturmacada. Yazmak hep vardı. Çizmek molada. Ne kadar sürer, molada mı kalır hep bilemiyorum.

Şu var ki hep hobisi olan insanları çok beğendim. İnsanların eli mutlaka bir şey tutar. Tığ tutar, örgü şişi tutar, iğne tutar, fırça tutar resimden boyaya, kazma da tutar tırpan da, yün tutar. Fotoğraf makinesi, kalem tutar. Mutlak bir şey ele çok uyar. Onu tutmalı isterim her insan.  
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.08.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci