19 Haziran 2019 Çarşamba

Çocukların resim defterlerindeki değişmez ev resimleri gibi


Küçük çocukların çizdiği ev resimleri gibiydi.

Alabildiğine gökyüzü var.
Servisinden çamına, zeytinine, incirine, narına yeşillikler içinde.
Kırmızı, mor çiçekler etrafını kuşatmış.
Beyaza boyalı.
Demirden bahçe masası da, sandalyeleri de beyaza boyalı.
Kırmızı kiremitli.
Küçük pencereli.
Manzaralı.

Bir bacası tütmüyor.
O da kış çoktan bittiğindendir.

Bugün öğlenden sonra çektiğim bu karem, eski evler üzerine bir  fotoğraf grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.06.2019

Paylaş :

17 Haziran 2019 Pazartesi

Duvarında ağaç bitmişti


Aniden karşıma çıkan metruk evin sıvasına, alçısına  dek dökülmiş olsa da   bir zamanlar evin tüm cephesini kaplayan şimdi leke kadar kalmış dışındaki çivit mavi boya o deli rüzgara, yağmura, yıllara dayanıp, ayak direyerek vaktinde evin ne renk olduğunu söylemek ister gibiydi.

Belki bir yüzyıl öncesinin masmaviye boyalı, kıkır kıkır çocuk gülüşlü, şıkır şıkır ışıklı,  ocak üzerinde fıkır fıkır kaynayan tencerelerle  dolu yemek kokulu mutfağı,  kızları, gelinleri, yaşlıları, misafirleri, acılı tatlılı günleri ile capcanlı bir evdi o da mutlaka.

Zamanın dokunmuşluğu, insanlarda ciltleri, elleri kırış kırış ederken artık evin büyük hanımının, büyükbabasının bakımından uzak bahçe de yerinde kalmadığından metruk evin üst kat yan dış duvarında otundan ağacına kök salıp  duvarı  bahçe belleyebiliyor.  Bakımdan uzak yıllar, evlerin boyasını, sıvasını döküyor; ahşaplarını çürütüyor; camlarını tuzla buz ediyor.

Kapısını da  açılmaz kılıyor.

Bugün öğlenden sonra çektiğim bu karem, eski evler üzerine bir  fotoğraf grubumda ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.06.2019

Paylaş :

ÖFKE


(Bu yazıma tema olarak bu yazına  maya olan kelebeği, bakışları kimisinin öfkeli gibi gözükse de aslında sanırım öfkeleri sadece o güzel şarkılarını hırpalayan çevredeki gürültülere olan kuşları ve kimseler alınmasın diye başkalarının resmini değil güneşe bakamadığımdan öfkeli gibi bakan kendimi seçtim.)

 
Bugün erkenden mine mine çiçeklerin üzerinde uçuşan kelebeğin fotoğrafını çektikten sonra karelere bakarken gördüm ki güzel kanatlı zarif canlının bakışı öfke dolu. Öyle ya, izin almamıştım kendisinden onu fotoğraflarken. Haklıydı. Ve ilham verici. Kelebeğin bakışı karşısında sözcükler öykü kumbarasına tıkır tıkır düşmekteydi.

Öfke gösterilmeyip sunulsaydı, kızıl kupadaki diken şerbeti olurdu.
Öfke, zakkum çiçeğinin özündeki ağıyı emen kelebeğin bakışında.  
Öfke, kiminde boğaza düğüm; kiminde gözün dönmesi.
Maya, ki sonrasında tadı acı mı acı hamurlar kabartır.
Çoklukla kabına zarar veren sirke; bazen çıkışsız tünel; derin labirent.
Sırça köşkten yürekleri paramparça eden taşından okuna fırlatan el.
Yüzlerin fırtınası. Kabarmış denizi. Karaların obruğu.
Vahşi dişleri, dilleri dizginlerken aşınıp kopmuş urgan.
Gözlerin yanardağ ateşine dönüşmesi.
Lav olmak, öfke.  Dağların zirve çanaklarından ateşin su gibi aktığınca yaka yaka akmak. Denizlerde bile sönmeyen ateşten akarsu.

Öfke, orman yangınlarındaki taze dalların tutuşmasındaki çıtırtı kadar hazin bazen.
Bazen yanılgıdan, bazen sessizce.
Bazen haksız yere bazen gecikmiş halde.
 
Kimileyin zamanadır öfke. Ya geç kalındığından ya çok erkene denk geldiğinden.
Kimileyin kendine, anlayıp dinlemeden ortalığı darmadağın edip tozu dumana kattığı için.
Kimileyin  geçmişteki o ana; dünyaya yolcuğun başladığı ana, güne.  
Kimileyin her şeye, geçmişten geleceğe. Vara yoğa.
Kimileyin bir kırık gülümsemede gizli, kimileyin bir gülümsemeyi tümden yok edici.

Kâh huydan, kâh huylanmadan.
Kâh doluları boşa çevirecek ilk ve son adım, kâh beklenmedik dostlukların kıvılcımı.
Kâh yıkıp döken, kâh kendini yiyip bitiren.

Dinlemeden, anlamadan, konuşmadan, ne nedir bilmeden çoğu kez.
Sanarak, farz ederek, çıkarımda bulunup kendine yanılgı payı vermeyerek.
Çocukta sevimli, bazen de daha  çocukluktan belli cazılık, cadılık, nobranlık.
Çoğu kültürde erkeklere hak bilinmiş, kadınlara susmak pey biçilmiş.

Sınırları aşmak; dikenli tellerden geçmek; bıçak sırtında cambazlık, öfke.
Sözün,  ucu zehirli oku; hamlenin bitirici olanı, öfke.
Kızgın kumda yürümek, buzda, ayazda, donda kalmak; ellerin buz kesmesi, işte o öfke!

Öfke, zapt edilemeyen atlarcasına hırsların koşması; uçurumda bile durmaksızın.
Öfke, pire için yorgan yakılırken gözün gerçekler dahil her şeye yumulması.
Öfke, sıkılan yumruksa iyi; can sıkmaksa kötü.
Öfke, bir çırpıda silmek; ama bir çırpıda toparlayamamak.
Öfke, bir anlığına; ama sonuçları kuşaklarca bazen.
Öfke, tek o anın kızgınlığı mı; birikimlerin, kendi kendini yanıltmacaların kusmuğu mu?
Öfke kızıl; sonrası yangın yeri.
Öfke, içe günün doğmaması;  gecenin bile aysız kalakalması.
Öfke, katran, zift, kapkara kömür ocağının boğucu havası.
Öfke, kulakları duymaz eden, soluğu kestiren, bitek toprağı bitmez eden püskürmece.  

Yılanın zehri; kartalın tırnağı; aslanın pençesi.
Öfkelenecek şey olmasa da varmış sanrısı.
Bazen diş sıkarak, bazen çene kenetlenerek, bazen tir tir titreyerek.
Öyle ki öfke kan dondurucu, korkutucu bazen; bazen de güldürücü.

En güzel öfke, güldüren öfke.  Bilirsiniz ki bu öfke ne keskin sirkedir ne de ağı. İçteki depremin uğultusudur. Taşkınlardır ki pınar olup gözelerden fışkıramamış her şeyin kendisidir. Sapı kendinden olan bir balta ile kesilen ağacın, sapına değil kendisine veryansınıdır.

Öfke, aslında bir anlatım.  Olgunundan hamına insanlarda farklılık gösteren bir hal. Kaldırılamayacak yüklerin ezdiği camından kayasına ufalanışın çığlığı bazen, haklı olunduğunda.

Öfke, sesli gözyaşı!..
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 11.06.2019

Paylaş :

Bir kare renk


Dingin mavinin suda, arsız fuşyanın begonvilde, martılardan alıntı beyazın teknelerde, koyulukların yelken direklerinde, alın Japon gülünde, yeşilin tepelerde, kırmızının çatı kiremitlerinde seyrettiği renk geçişleri.

Az önce, marinada çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
17.06.2019

Paylaş :

16 Haziran 2019 Pazar

Su Kızılında


Batan günde bakıra çalan sular, kor adalar arasındaki ekmek kavgası.

Su kızılında bir Türk balıkçı teknesi ağ atıyor denize. Sakıza karşı.Karşılar Sakız Adası çünkü.

Birkaç gün önce çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.06.2019


Paylaş :

15 Haziran 2019 Cumartesi

Ya Zülbiye Olmasaydı!


Aslında ilk sorunuzun başka bir şey olacağını düşünmüştüm röportaja başlamadan önce.  Ne bileyim, çocukluğumdan filan başlarsınız sanmıştım. Daha otuz ikisinde bunca servetin sahibi olarak nasıl bir çocukluk geçirdim, nasıl bir aileden geliyorum gibisinden bir giriş umuyordum. Ama siz doğrudan konuya geldiniz. Kem küm etmeksizin. Çünkü herkesin hakkımda bilmek istediği ilk şey, ne oldu da üniversite okumaktan vazgeçip bugünkü durumuma eriştim, değil mi?

Küçük bir esnafın beş çocuğundan biri iken bugün nasıl mı beş şirketi olan biri oldum…  İnanmayacaksınız ama Zülbiye sayesinde oldu bu.

Gözleriniz mağara evimin duvarlarında. O zaman cevaba geçmeden küçük bir açıklamam da olsun. Şaştınız dışı mağara; ama içine girince her şeyin ahşap, taş, el işçiliği olduğu, gayet de modern bir mağarada oturmama tabii. Köşkler, yalılar dururken sen tut Kaz Dağları’nda bir mağarada yaşa. Böyle bir ev izlemiştim televizyonda. O an kararımı verdim, üç yıl önce. Köşkten filan da pahalıya çıkıyor her haliyle doğal olması için çabaladığınız bu evler. Meraklandıysanız... Yok, mağarada filan doğmadım. Ama aşırı lükse de dalmak istemedim. Geldiğim yeri unutmamak için. Doğada ve doğal olmayı yeğledim, hepsi bu.

Dönelim sorunuzun cevabına. Benden büyük erkek kardeşim üniversite kursları için para biriktirmek amacıyla temizlik firmasında çalışıyor. Bir AVM’de tuvalet temizliyor. Her an su içinde. Her türlü insanın kullandığı yerleri ak pak ediyor. Bu yüzden en saygı duyduğum kişiler, tuvalet temizleyicileridir. Babam küçük esnaftı. Yufkacı dükkânında tüm gün elinde oklava. Altı yufka bir kilo eder. Günde kaç kilo yufka satabilir ki sokak arası bir yufkacı? Üstelik yufkayı marketlerden alanlar çoğalmışken. Dükkânı çevirmekte zorlanıyoruz. Meslek lisesi ayakkabı tasarım bölümü son sınıfta üniversite hazırlık  kursuna yazıldım.  İlk taksiti borç harç ödedikten sonrasını getiremedik. Kursa devam edemedim. Bu arada staj yapmam gerek. Babamın kadim bir hatırlı müşterisinin çalıştığı büyük bir işyerinde staja başladım.

Staj yaptığım odanın karşısındaki odada bir adam var. Gürkan.  Yerinde durmaz, sürekli başka odaları gezer. Nereden yüksek sesli konuşmalar, kahkahalar geliyor Gürkan işinin başında değil,  orada demektir. Oysa yan odadaki kadın başını kaldırmadan çalışır. Öyle ki öğle tatillerinde bile çalışır. Gürkan’ın işini de yapar. Esnaf bir babanın oğlu olunca haliyle böylesi bir çalışma hayatını yadsıdım,  ilkten gözüme battı. Yine de olur a  tesadüftür, o gün için öyledir demedim değil. Staj süresince, bir gün aralarında olmaya can attığım işyeri çalışanlarını gözledim. Oradaki üç ay boyunca her gün aynı şeyleri gördüm.  

İşyerinde, oranın çalışanlarından başka bir çalışan grubu daha vardı. Temizlik şirketinin işçileri. Kendi içlerinde onların hali de işyeri çalışanlarınınkinden farklı sayılmazdı. İşyeri  çalışanları arasında ofislerde yaşananlar belki de fazlasıyla koridorlardaki temizlik çalışanları arasında yaşanıyordu.

Zülbiye işte o zaman dikkatimi çekti, Gürkan ile birlikte. Ah Zülbiye! Nasıl bir çıfıt çarşısı. Olumsuz her duygunun, yaklaşımın yeşerdiği dikenlik. Kokuşmuş ne varsa içine doldurulup  çöpe atılmış bir poşet gibiydi.

Bulunduğum oda, iki koridorun birleşip dirsek gibi açı yaptığı noktadaydı. Yeşile  çalan cam gibi şeffaf gözleri ile ürkütücü bakışlı Zülbiye, iki koridorun kesişme noktasında hem temizliğinden kendisinin sorumlu olduğu tuvaletin bulunduğu koridoru hem de  diğer koridoru görecek biçimde  dinelir, adeta nöbet tutardı. Kim kimin odasına girdi çıktı, hangi odada ne konuşuluyor kulak kesilirdi. Temizliğinden sorumlu olduğu tuvaletin bulunduğu koridorda boylu boyunca toplantı salonları olduğundan, ofis bulunmadığından orası neredeyse insansızdı. Haliyle lavabolar da kırk yılda bir kullanılırdı. Oysa dirseğin öte yanı tümden ofis olduğundan kalabalıktı. Buna rağmen Zülbiye, kendi baktığı tuvalet asla  kullanılmasın ister,  gelen gidenin çetelesini tutardı. Öyle ki bir nevi Deli Dumrul kesilmişti sanki giderek. Eğer  kalabalık koridordakilerden biri, onun koridorundaki lavabolarda bardağını yıkasın, dişini fırçalasın çekeceği vardı Zülbiye’den. Bir kez daha elinde kupasıyla lavaboya gidecek olursa vay haline o işyeri çalışanının.  Zülbiye, cık cıklar çeker, saydam gözleri ile çalışanın gözünün içine bakıp demediği bırakmazdı. Yüksek sesle hiç çekinmeden söylenir hatta yüzüne tükürürcesine hamleler yapardı. İşyeri çalışanları bu pervasız tavırların neden olduğunu önceleri anlamamış, kadıncağızın bir derdi var sanmışlarsa da sonradan derdinin kendileri olduğunu kavramışlardı. Yine de bu kadına uymak istemez, onu şikâyet etmezlerdi ekmeği ile oynamamak için. Zülbiye bunu iyi bildiğinden gem vurulamaz olmuştu.

Stajda sıklıkla getir götür işlerine koştururken yan gözle baktığımda Zülbiye’yi tuvalete kimlerin uğradığını gözler, kimseler baktığı lavabolara uğramasın diye kendince tedbirler peşinde iken görürdüm hep. Diyelim ki biten kâğıt havluları yenilemezdi.  Sabunluklara azıcık sabun doldurur, bitince  ilave etmezdi. Böyle olunca da kimseler orada ne bardağını ne de elini yıkabiliyordu. Tepeleme dolmuş çöp kovasını boşaltmak zuldü ona. Ama Zülbiye bu! Kâğıtlar, sabunlar bittikten sonra yenilerini koymayarak  çöp kovasının boş kalmasını, yerlere de su damlamamasının yolunu bulmuştu.

Bir de temizlik yaparken kimseleri sokmazdı lavabolara. Yine de dirseğin öbür ucu çok kalabalık olduğundan özellikle çıkış saatine yakın herkes lavabolara üşüşünce sıra oluşur ancak zaman darlığından sıra beklemek  mümkün olmazdı. O zaman Zülbiye’nin baktığı lavabolara yönelirdi insanlar; çiçekleri için su dolduracakları boş şişeler, kirli kahve makineleri,  kupaları ile. Konuşmaları etrafça dinlenilmesin isteyen çoğu kişi, Zülbiye’den korkularından kimselerin kolay kolay uğramadığı bu boş  tuvalette yapardı telefon konuşmalarını. Zülbiye görmesindi birinin oraya girdiğini… Çok sürmez, iki dakika sonra hışımla içeri dalardı. Ama ne dalış… Sanki şiddetli bir fırtına çıkmış, kapıları kıracak gibi açıp, uğultuyla içeri girmiş gibi.  

Zülbiye fırtına gibi içeri girince hemen ortalığa bir şeyler atılmış mı, kirletilmiş mi diye bakardı alenen. Suçüstü yapmak istermişçesine. Aynalara su sıçratmamaları için uyarır hatta azarlarlardı insanları.  Biri elini yıkıyorsa silkelememesi için çıkışırdı. Kazara yere kâğıt düşmüş olsa başlardı kavga edercesine homurdanmaya. Sırf bu nobran tavırlarla karşılaşmamak için bir alt ya da üst lavabolarda kupa yıkayıp şişe dolduran az değildi.

Zülbiye koridorda, Gürkan kapıların ardında bana öyle bir ders oldular ki liseli gözümde. Esnaf çocuğu olduğumdan az çok tanırdım insanları zaten. Mahallemden. Staj yaparken benim mahallemdekiler gibi olmayan insanları da tanıdım. Ve o zaman kararımı verdim. Ben ne Gürkan gibi olmak istiyordum ne Zülbiye gibi.  Ne de tek çocuğunu okutabilmek için  başını kaldırmadan çalışan, gık demeden Gürkan’ın işini de yapan kadın gibi olmak istedim. Hani gazetelerde dünyanın en zenginlerinin hayata beş parasız başladığı haberleri  vardır ya. Onlar geldi aklıma.  

Ayakkabı tasarım bölümünü bitirdiğimden deli gibi ayakkabı modelleri aradım internette. AVMler, garajlar gezip ayakkabılara baktım. Yok, vitrindekilere değil. Ayaklardakilere. Hangi yaştakiler hangi ayakkabıları giyer; renkler... Çocuklar nasıl ayakkabı sever. Sayısız model çizdim. Yurtiçindeki firmalardan ilgilenip tasarımlarımı kullananlar oldu.  Bunun üzerine yurtdışındaki firmalara gönderdim tasarımlarımı.  Birkaçı çok ilgilendi. Sonrasında onlar için çalışmaya başladım, yirmilerimin başında.  Büyük kazancı olan bir iş ayakkabı tasarımı.  Şimdi bu noktadayım. Otuz iki yaşındayım. Organik tarımdan tekstile, ayakkabı fabrikasına beş şirketi olan bir iş insanıyım.

 “Ya Zülbiye olmasaydı” derim hikâyemi her anlattığımda. Belki iş bulamayıp babamın küçücük yufka dükkânında açtığım yufkaları üçer, altışar  kâğıda sarıyor olacaktım tüm gün.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
27.05.2019
Paylaş :

13 Haziran 2019 Perşembe


Mine çiçeği üzerinde dolanan kelebekleri fotoğrafladım evvelki sabah erkenden.
Birinin bakışını da yakalamışım.

O güzel kelebeğin, güzelliğini bozmasa da şaşkınlıktan güldüren kızgın, öfke dolu bakışını.
Kelebekler de kızarmış. Gördüm ve  o naif öfkeden en yakanına yazmaya başladı öykücü yanım, kağıtsız kalemsiz. Sözcükler teker teker, tıkır tıkır öykü kumbarasına düşüverdi.

“ÖFKE” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.06.2019

Paylaş :

12 Haziran 2019 Çarşamba

Karatavuk kahvaltıda iken


Bugün, birkaç gün önceye göre daha alışmış tavırlar sergiledi, objektife ve sesine. Yine de çok hareketli ve ürkek.

Karatavuk.

Çeşme’de, az önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
12.06.2019

Paylaş :

11 Haziran 2019 Salı

KELEBEK ÖFKESİ


Kelebek kanatlarının zarifliği belki de yüreklerinin  zarif bir yansıması.

Sırça köşkler gibi sırçadan bir kırılganlık belki.
O yansıma kanatlarda değil, bakışlarda.

Kelebek bakışı.
Kelebekler de kızarmış :)

Çeşme’de, az önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
11.06.2019

Paylaş :

9 Haziran 2019 Pazar

Parkinson hastalığı ile ilgili büyük bir gelişme

Parkinson hastalığı ile ilgili bir gelişme.
Tercüme için uzun bir metin.
İnternetten.
Linkini vermek istedim;


https://thenewdaily.com.au/life/wellbeing/2018/11/08/michael-j-fox-parkinsons-therapy/

Tüm dileğimiz, ilacın sonucunun başarılı olup hastalığın ilerlemesinin durdurulması.
09.05.2019

Paylaş :

8 Haziran 2019 Cumartesi

Omuzlardaki yükün dumanlı anlatımı

Sigaralı tek bir şey paylaşmasam, sigara sözünü dahi kullanmasam da...
Boşalmış çay bardağı gibi bomboştu bakışları. Hani bir yere bir şey görmek için bakılmaz da
akıldakiler, o bakılan noktada tepinir durur ya. Öyleydi.
Bir sigara içişi vardı ki... Hani çoğunun yaptığı gibi keyiften, öylesine ya da yemek üstü değildi.
Sigara dumanında somutlaşmıştı sanki içinde köz köz, ateş ateş tüten her şey.
Kupkuru kalmışlığı da diyetisyen sayesinde olmamalıydı.

Kararmış, kavrulmuş halde, ağarmış saçlıydı.

Gösterdiğinden daha genç olduğu da irdeleyici bakışla bakınca apaçıktı.
Bir oturuşu vardı ki dünya umurunda değil, yalınayak...
Omuzlarında çoktandır kadınmış, erkekmiş etrafındaki herkesin yükünü taşıdığı belliydi.
Resmini çekmem için izin istememe bile gerek kalmadı. Çekeceğimi anladı ve yana döndü.  “Halimi belgele" der gibi.

Bugün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
08.06.2019
Paylaş :

7 Haziran 2019 Cuma

ÜÇ! Apayrı birlerden oluşan bir tam...


Av, avcı ve avı kaçıran.


Üç hal. Üç duruş.


06.06.2019 tarihinde, dün,  çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
07.06.2019

Paylaş :

Doğanın öteki yüzü


Kelebeğin av olmuş hali…

İkisi de kanatlı iki canlıdan birinin kanadı diğerinin gagasında olduğunda... Doğanın öteki yüzünün resmi ortaya çıkyor bu kez.

Besin zincirinin, yaşam gerçeğinin, doğa kanunlarının karesi gibi sanki  bu kare bir yerde.

Renkli sığırcığın renkli kahvaltısı; kelebek.

06.06.2019 tarihinde, dün,  çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
07.06.2019

Paylaş :

4 Haziran 2019 Salı

Kapısı çalınmayanlara bayram uğrar mı?


Epeyce bir  yıl önce bir bayramda, televizyonda bir hayli yaş almış kişi, karısını kaybettikten sonra  tek başına kaldığını ve bayramlarda değil kapı zilinin çalması, telefonunun dahi çalmadığını,  bunun onu çok üzdüğünü söylemişti. Her bayram bu sözü hatırlarım.

O yalnız insanın sözünden yola çıkarak...

Çalınmadık kapının, bayramı kutlanıp hatırı sorulmadık kimsenin kalmadığı bir bayram dileği ile…

Çocukların korunup esirgenerek sevilirken güle oynaya bayram yaptığı;

eski yeni, iş, mahalle, kadim okul arkadaşlarından komşuya, çocukluğumuzdaki gibi karşı komşunun bayramlaşma sonrasında bizden çıkmasının ardından kapısının kapandığını duyar duymaz onlar evden çıkmadan yakalayabilmek amacı ile hemen zillerini çalıp, kapıyı yeniden açtırıp beş dakikalığına -asla altı olmaz, şöyle hemen kalkacakmış gibi  bir bayram ziyareti ile  tutulan şekerden, kolonyadan alıp kalkılmak üzere- uğranıldığı;

memleket bir köy ise o köye, memleket denilebilecek bir köy kalmamış ise bir metropolün bir mahallesinde yeni memleketler olmuş bir apartmanda ille kutlanıldığı, yalnız yaşlıların ve kapısı bugüne dek hiçbir bayramda çalınmadığından bayramı sadece televizyondan duyup televizyon kutlamaları ile yaşamışların kapısı çalınıp, aranılarak yüzlerinin güldürüldüğü;


her çocuğun başucuna koyacağı kırmızı ruganından arkasında ışıklar yanan yeni ayakkabılarına kavuşacağı;

büyüklerin, bayram sofrasını kuracağı;

yılın onca yorgunluğunu uzaklarda, tatilde geçirenlerin de oralarda bayramlaşmaktan mahrum kalmayacağı;

küçük yerlerdeki bayram sabahlarında eldeki bir keseye şeker, bayram harçlığı, yemiş doldurmak için sokaktaki her kapıyı çalmanın onlar için  artık nasıl da tehlikeli olabileceği  korkusu ile  çocukların bundan alıkonulmasına gerek kalmayan bir  bayram olsun.

Böyle nice bayramlara sağlık ve mutluluk ile erişmek dileği ile…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 04.06.2019,  08:19

Paylaş :

2 Haziran 2019 Pazar

Bir Vivaldi notası asaleti ile


Kızıl şahini ilk gördüğümde bir saksağanca kovalanıyordu havada.

Saksağanlar, yamandır. Tüm hayvanlara fazlasıyla çektirirler. Kendi bölgelerine başka hiçbir canlı uğrasın, yanaşsın istemezler. Hepsini uzaklaştırırlar, tilkiden tavşana. Sonra da o bölge tek onların olur mazısından, çamından, otundan kayalarına kadar.

Şahinlere bile saldırırlar. Bir saksağanın bir şahine saldırdığını gören diğer saksağanlar da saldırıya katılıp, şahine gökyüzünü dar ederler.

Şahin, saksağandan kurtulduğunda teller arasında bir nota görüntüsünde iken yakaladım bu kareyi.

Bir saatten biraz fazla bir zaman önce çektiğim bu karem,   fotoğraf gruplarım ve blogumda. Yayında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
02.06.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci