24 Ağustos 2019 Cumartesi

Toplama, çarpma işlemi uygulanası çocuklar





Dün bir görüntüye rastladım. Ve epeydir yerini iç yakan şehit haberlerinden "ölme lütfen" diyen çocuğunun gözü önünde ne hale gelmiş kadınlarımıza, çocuklarımıza, hayvanlara, ormanlarımıza feci haberlere bıraktığından neredeyse hepimiz için ortalarda olmayan mutluluk hissini tam anlamıyla duyumsatan bir andı.

On iki ile on üç yaşlarında bisikletli üç çocuk, sahili dolduran kocaman kayaların aarasındaki beton basamaklı merdivenlere oturdu. Gün batımına karşı. Bir poşetten her biri bir meyve suyu şişesi çıkarıp içmeye koyuldu. Sonuncu meyve suyunu alan üçüncü erkek çocuk, poşet elinde kalınca ona dikkat kesildim.

Bir balığın midesine girecek, bir kaplumbağanın boğazına dolanacak, bir ıstakozun ayaklarına dolanacak o topraktan suya kirleten şeyi ne yapacağını merak ettim. Traşına kadar özenli o küçük erkek çocuğu önce harmandalı oynar gibi poşeti rüzgarda biraz havalandırdıktan sonra dertop edip avuçları içerisine alıp biraz ilerideki çöp bidonuna attı.

Çok güzel bir görüntü idi.

Gün battıktan sonra üç arkadaş, kasklarını takarak bisikletleri ile uzaklaştı.

Şimdilerde yeni yetmesinden düğünü yapılana bazı delikanlılar ne ellerinde kitaplar ile kitap fuarlarında, ne tiyatro kuyruğunda beklerken ne bisiklete binerken, ne dağa tırmanırken, ne dere başında ne mantarları tanımak için orman gezintilerine çıkmışken, ne de ağaç dikerken, budarken poz veriyor. Varsa yoksa modeli ile hayli oynanıp görünümü o modelden başka modele değiştirilmiş bir araba önünde, alabildiğine süslenmiş halde, dizilerden kaçmış halde instagram pozu veriyor.


Dünkü o üç çocuğu klonlayasım geldi.
Artsalar onlar, ne çok kazanacağız...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.08.2019, 12: 58

Paylaş :

Bir dizi, dizi dizi acıların tohumu olabilir mi?


Eğer her akşam her kanalda en az bir bölüm, bölüm bitimi ardından tekrarlar, dizi bitiminin arkasından en baştan izlenip duran dizilerde kadınlar kan revan içinde, her şeyin yapılabildiği, hep ağlayan, sırf acı çekenler, erkekler de yumruk ve  tehdit ile bütünleşmiş halde ise o zaman dizi dizi feci haberler duyulur elbet kadınlar hakkında. Dizideki karakterleri rol model alarak kendilerince bir şey, biri kalıbına bürünen tiplerde, hastalıklı anlayışlarda dizi dirilecektir. Televizyonda oynarken sokaklarda yaşanacaktır. En bilindik caddeler dolusu eline kitap almamış; ama ağzından kitaplardan devşirilmiş  dizi sözleri düşmeyenler bunlar.  


Ne oldu da hepten şiddet saçan, sonu hep kanlı bitecek kaçmaca kovalamacalı iki ayrı kötü gruptan oluşan dizilere yöneldi bizim dizi sektörü? Bir esnafın, bir memurun, bir çiftçinin, bir öğretmenin, bir saat tamircisinin hayatının neresinde  bu kötü gruplar? Kim  toplumu onlara aşina yapmak ister? Ve neden?

Eğer okumak, bilgi ve kültür dolu olmak şimdilerde birkaç kuşak öncesi kadar önemsenseydi, bunlar mı yoksa bambaşka diziler mi olacaktı çoluk çocuk evlerde izlenen?

Diyelim ki yeni kuşak eğer okumaya hala klasiklerden, Rus, Fransız, İngiliz klasikleri başta elbet başlasa idi, güya bir tür edebi yansıma olan dizi senaryoları bugünkü işkence sahneleri ile dolu olanlar gibi olur muydu? Kesin kabul görmüş edebi eserler yerine günlük, akla zarar, sadece bugün için geçerli; ama edebiyat tarihinde hiç anılmayacak şeyler  okumak ile şiddet temelli, çatılı dizileri izlemek ne katar insana, topluma? Aslında ne kattığının cevabı bizde sıkça duyduğumuz feci kadın haberleri ile ortada.

Diziler  bu toplumun kendine rol model arayan, spordan, okumaktan, hobiden uzak, çoğu geçim derdini belki de çocuk yaşta üstlenmiş, kolayca eğriye sapabilecek gençlerini biçimlendiriyor haylidir. İleride, dizilerden edindiği çarpık  değer yargıları ile her şeyi yapabilecek, başta da kadınlara şiddette bulunarak kendini şiddetli derecede güçlü hissedecek tipler biçimlendiriyor.

Dizi yapılacaksa eğer... Başta kadınlara ilişkin acı haberlerin  suçlularını özendirecek rol model  karakterler  ile dolu diziler değil, bizim o eski,  naif Hababam Sınıfı, Adile Naşit - Münir Özkullu filmlerimiz gibi güzelliğe yöneltenler olsun. Dizi yapılacaksa eğer bu, gözlere sokula sokula içselleştirilen elinde kitap değil  kötülük saçan şeyler olan saldırgan, vurducu kırdıcı, rol model alınacak karakterler sayesinde yakın bir zamanda toplumda yara açacak diziler olmasın.

 Diziler, etkiledikleri ruhlar nedeniyle insanlıkta, toplumda yara açacaklar, vahşi duygular geliştirecekler  değil, insan olmak anlamı üzerine temellendirilmişler olsun. Yani çocuktan yaşlıya insan sevgisi, doğa sevgisi, kültür sevgisi,   yurdun taşından toprağına, otundan suyuna her değerine sevgi öğretilmez ise şiddet öğreniliyor işte böyle dizilerin   katkısı olarak.

Diziler öğretsin, eğitsin. Ama acemice bilgiler ile değil. Diyelim ki tarihi hakkıyla öğretsin. Öyle bir dizi izlemiştik ki mesela, insanlar tarihi o dizi ile öğrenirken bizler de insanlarımızın değil tarihi bilmek, beyinlerinde zaman, mekan, tarih kavramlarının bile oluşmadığını görmüştük. “Nasıl?” diye sordunuz sanırım. Bir örnek o zaman.


Muhteşem Yüzyıl dizisi oynuyor o sıra. Ve sıra Kanuni’nin oğlunu ve torununu boğdurttuğu bölüme geliyor. İzleyenler hepten üzgün. İzleyicilerin çoğu da tarihi hiç bilmezmiş meğer. Bir okul toplantısında o mahallede okuyana, çalışana  pek rastlanmadığından gençten bir anne çalışan bir anneye soruyor, "Kanuni bunu gerçekten yaptırmış mı, yoksa senaryo gereği mi boğuldu şehzade?" diye. Çalışan anne, bu soruya çok şaşırıyor; ama kadını daha önceki toplantılardan tanıdığı için cahilliğine veriyor. "Evet" diyor. "Bunlar tarihte olmuş. Yaşanmış. Gerçek". Kadın o zaman çıkışıyor çalışan diğer anneye, "peki madem öyleydi, neden Atatürk yetişip de kurtarmamış Kanuni'nin oğlunu ve torununu?"


Henüz beyinlerinde temel kavramların bile oluşmadığı insanlara sunulacak rol modeller, o toplumdan dün işittiğimiz feryatları yükseltebiliyor işte böyle; küçük bir kızın "lütfen ölme" çığlığı karşısında gencecik bir kadının "ölmek istemiyorum" feryadı ve onlara bunu söyleten anlayış, yaklaşım, bakış karşısında yine perişan olduk.

Vurdu kırdıyı kim sever? Kim neden her diziye onları  ille ekler? Dizilerin çocukların, gençlerin, yetişkinlerin üzerindeki etkileri biline biline hem de? Çekilebilecek çiftlikli, hayvanlı, doğalı, tarımlı, mantıklı ve gençleri, aklı yavanları, kolayca bir yana sapabilecekleri iyiye ve doğruya  yönlendiren, taşkınlıklar içermeyen diziler varken…  

Şiddet sözcüğü duyulduğunda artık ilk çağrışımın kadın olduğu şimdilerde, kadınların hep ağladığı, ezildiği, canlarının yandığı oysa   erkeklerin hep silahlı olduğu diziler değil; kadın ve erkeğin yalnızca, evet yalnızca ve yalnızca insan; çocukların gelecek; doğanın insanlar için besin, oksijen, su, hava, hayat yani olmazsa olmaz olduğu; market kasasında bile   kuyrukta kaynak yapmanın kınandığı; arabayı bağırttırarak deli gibi alenen artizce! sürmenin değil, sürenin ve herkesin can güvenliğinin dikkate alındığı sürüşlerin öne çıkarıldığı; KİŞİLİĞİN Kİ BU EN ÖNEMLİ NOKTA BELKİ DE ÖYLE AŞIRMA BEYLİK LAFLAR İLE ORTAYA KOYULAMAYACAĞI, KİŞİLİĞİN YALNIZCA TAVIRLAR, GÖSTERİLEN DAVRANIŞLAR İLE SERGİLENEBİLECEĞİNİ ANLATAN; kin, nefret, intikam güdenlere özendiren değil de komedili, hep daha iyiye nasıl gidileceğini aramayı öğreten;  çocukların hayal güçlerini besleyen diziler olmalı, olacaksa!

Ya kadına, çocuğa, doğaya, insana saygılı ve sevgiyi, yardımlaşmayı, dayanışmayı, ağaç dikmeyi, ağaca aşı yapmayı, zordaki insanlara, hayvanlara ilk yardımda bulunmayı; gördüğünün, duyduğunun ne olduğunu anlayana kadar onun ne olduğu hakkında hükümde bulunmamayı yani önyargılı olmamayı,  irdelemeyi, hayata geniş açıdan bakmayı anlatan doğru dürüst, diziler olsun, ya da dizler yola dizilsin televizyon ekranlarından çıkıp.  Topluma berbat ve zararlı tiplemelerin tohumunu atan bir dev el çünkü şiddete özendiren  diziler.

Kimsenin ve toplumun  ne böyle tiplere ne de tezgahında böyle tiplerin biçimlendiği fabrikalar olan şiddet dolu dizilere ihtiyacı var.

Bizim artık sevgiyi, saygıyı, insanlığı hatırlamaya ve bunu öğreten dizilere ihtiyacımız var.
Hem de adamakıllı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.08.2019, 08:04

Paylaş :

23 Ağustos 2019 Cuma

Ortaçağ köyünde kimi eski Ankara apartmanları desenlerince bezemelere rastladım

Bir ortaçağ köyünün evleri. Dışı bir şeyler anlatan desenleri ile.

Aslında Ankara’da, Anadolu’da da apartman dış cephesinde çocukluğumda bu tür bezemelere bizde rastlardım. Şimdi metropollerde duvar değil siyah cam olduğu için rastlanmaz oldu.

Ne kadar çok desen o kadar zenginlik demekmiş.

Hayvan sevgisi, hayvan motifleri ile gösterilirmiş. Yine kimi motifler, şans, bereket anlamlı imiş. Dışı bu  bezeme ile kaplı yapılar hep böyle kalmak zorunda imiş.

Sakız Adası’nda çektiğim bu kare, eski evler, kapılar, pencereler, balkonlar üzerine bir fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.08.2019


Paylaş :

22 Ağustos 2019 Perşembe

Bir fotoğraf ki neler yazılmaz ona!


Siyahlar giydiğine bakılırsa, eşini kaybetmiş.

Elinin yanağında olduğuna bakılırsa, düşünceli.

Hafif tebessümüne bakılırsa, objektifin kendini gördüğünün farkında.

Arkaya taranmış beyaz saçlarına bakılırsa, güngörmüş.

Biri bir tek, diğeri başka tek terliklerine bakılırsa, tutumlu. Ya da onları ayaklarına yakıştıramamış.

Evinin yeni onarılmış girişinde oturmasına bakılırsa, gezginler onu, o da ortaçağdan kalma köyünde gezenleri izliyor.

Haline bakılırsa, belli ki yalnız kalmış.

Dün -21.08.2019-, Sakız Adası'nda çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.08.2019


Paylaş :

18 Ağustos 2019 Pazar

Kürek, Tırmık, Bel ve El...

( Resimleri daha sonra ekleyeceğm :)  )


(Dünya emek isteyen bahçenin görüntüsündeki düzensizlik ancak Alaçatı pazarı ve Çeşme trafiği kargaşasında mevcut olduğundan  pazarda ve dönüşte çektiğim kareleri seçtim bu yazıma tema olara)



Evlerin en güzeli, ola ola birkaç dönüm de olsa kendi arsanıza, varsa tarlanıza izin verilen metrekarede yapılanı olmalı. Etrafınız, kendi ekip biçeceğiniz boş alan. Gök, istediğinizce görülebilir açıklıkta. Bloklar arasına sıkışmamış, birkaç metrekarelik bir görünüme indirgenmemiş kadar uçsuz bucaksız görünürlükte. Yıldızları seyir,  ayın her halini istediğiniz an görebilme fırsatınız var. Rüzgârın sesini dinlemek, klimaların metalik, mekanik üflemesinden değil yelin serinliği ile  ferahlamak var.


Eliniz ile seçip  ektiğiniz tohumlardan ürün almak mutluluğunu tadıp mevsimlerin dilini öğrenmek gibi bir süreci birebir yaşamanız da cabası. Şimdilerde bunlar çoğumuzca yaşanmadığından sanal ortamdaki paylaşımlardan ya da belgesellerde görüyoruz çoklukla. Toprağın nasıl cömertçe verici olduğunu, su değen bir tohumun nasıl meyveye, berekete dönüştüğünü, tek bir tohumun kaç tane birlerden oluşan binlerce ürün verdiğini görmek elbette doymak üzere biçimlenmiş yaşamın has gerçeğinin içinde olunması demek.

Kimimizin köy ile bağı toprak anlamında hiç kalmamış halde. Mesela ben. Evet, neredeyse  hepimizin kökü köy; köye uzanan bir silsilemiz var; ama bugünkü gerçek şu ki çoğu Ankaralı, megakentli, metropollünün ne yazık ki bir apartman dairesine sıkışıp kalmış olması. Köylerin mahalleye dönüşmesi ile Ankara İzmir arası bir yolculukta ne mera ne de sürü görülememesi…

Bir vesile olur da birkaç yüz metrekarelik ister hobi bahçeniz -ki ister kiralanabiliyor bunlar ister sahip de olunabiliyor-, ister yazlık bahçeniz ya da yayla eviniz olsun -ki ne şans olması- bahçesine bir şeyler ekip dikmek, doğanın ne olduğunu hakkıyla yaşamak demek.  Meyvelerin, sebzelerin market tezgâhlarında yetişip, açmadığını gerçek anlamda görüp öğrenmek demek. Tarımlı, ekip biçecek yarım olsun çeyrek dönüm olsun toprağa sahip olunan, bağlı  bahçeli bir yaşamın içinde olmak,  dev bir tablonun an be an renkten biçime değişmesini tam karşısından, en yakınından seyretmek, izlemek demek. Baş veren yaprağın ilk taze yeşilinden, güneş altında parıldayan koyu  ya da boz yeşilinden Ağustos sonrası solmasına, Ekim’de sararıp kurumasına sürecini doğanın görünmez elinden, görünmez fırçası ile boyamasını seyretmekten öte muhteşem bir başka tablo seyri yok asla.

Birkaç gündür bahçe ile uğraşıyorum. Öyle ki kazmalı kürekli. Tırmıklı. Bahçe çizmeleri için hava çok sıcak şu an. O yüzden toza bulanarak. Eldivenlerim olsa da sol elimin her bel, kürek tutuş sonrası su toplama huyu yinelenecek gibi. Ne mutluluk!

Bir tadilat, inşaat sezonunun açılıp kapanması belli yörelerde takvime bağlı olduğundan işlerin bitmesi bazen nasıl da uzuyor. Bunda buralarda herkesin  birkaç yıla bir işinin ille düştüğü ustaların payı büyük.

Etrafta fazlaca olmadıklarından artık kendilerini gerçek anlamda Hint kumaşı bellemiş ve istedikleri gibi at oynatan ustalar, siz inşaat sezonu açıldığında tadilattaki evinizin başında olmayınca tıpkı kediler el çekince fareler cirit atar misali hem de o yapılan işleri hiç anlamasanız da siz yapsaydınız eğer daha iyisini yapardınızca  ellerine yüzlerine bulaştırarak yapınca ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz gerçeğini kendilerini hiçe sayarak ispatlıyorlar. İşin tamamlanması için Haziran ayında geldiğinizde bin dereden su getirip, izniniz dolsun  siz gidin de Ankara’ya, onların başlarında bulunmayınca onlar yine bildiklerince yapsın; kullanılan malzeme listesini sunamasın; kaç iş günü çalıştığını söyleyemesin eveleyip geveleyip; ha bire belgeleyemediği  zaten elindeki malzemeler için  para istesin havasındalar çoğu kez. O zaman bu işin böyle yürüyemeyeceğini gördüğünüzden onlara yarım yamalak da olsa yaptıkları için teşekkür edip  daha sorumlu ve elinden çıkan işin kendi göstergesi olduğunu bilincindeki kişiler aranıyor,  bakılıyor. Böyle insanlar da nedense mimarlar filan oluyorlar. Bulunca da seviniyorsunuz.

Şimdi, Ekim ayındaki inşaat sezonunu beklerken ustanın elindeki işin, yeni  işler doğurması amacı ile temeli kuvvetlendirme  amacıyla yaptığı kazılardan ön, arka, yan bahçelere höyük misali ufak tepeler  kazandırdığını görünce  ve bahçe bu haliyle  etrafa rast gele dökülmüş moloz yığını engebeleri gibi sevimsiz görününce iş bana kaldı. Kazı sırasında çıkan toprakların, temelden uzağa,  dışa doğru yayılarak  serpiştirilmesini de defalarca söylemiştim, telefonda bile. Cevap hep “tamam abla, sen merak etme. Biz işimizi biliriz” olmuştu.  Gerçekten biliyorlarmış işi meğer. Çünkü güya yaptıkları işten, kendilerine bir de bahçe düzenleme işi çıkarmayı umduklarından   el ovuştursalar yeridir. Ama evdeki hesabın çarşıya uymadığı anlar da hesaba katılmalı el ovuşturmadan önce!

Şu an, inşaat sezonu olmadığından bahçeye  bir çalışan sokulamıyor. Ama böyle moloz dökülmüş alanı andıran manzara ile de içim hiç rahat değil, görüntünün tırmalıyıcığında. Kuş  konmaz oldu bahçe, bu haliyle. Her yana su koysam bile.  Ankara hep hareketsizlik ise burada  kazma, kürek ve tırmık -ki zaten hep elimdedirler- var ise  o zaman ustanın temel güçlendirme kazısında çıkardığı sapsarı kis topraklı  höyüklere özenen yığıntıları kendi çabanız ile etrafa yaymalı. Böylece  çıkmış toprak da güneş görür, beslenir deyip işe koyulma vakti.

Ve sabah serinliğinde  işe koyulma… Ve tıpkı Aksaray’ın, bahçelerindeki, bağlarındaki Anadolu kadınları gibi pamuklu üstlüğün dala gülerek ve bilerek asılması… Ve işlerin bir kısmının öğleye doğru tamamlanması…

Arka tarafın yarıdan çoğu bitti, pek de güzel oldu. Ön taraf feci. Sıra ona gelecek birkaç güne kalmaz. Ön verandanın betonları tıpkı yan ve arka ve kolanlar gibi  doğru dürüst dökülüp sulanmadığından şimdi ufalanıyor, etraf toz içinde. Önde, kazılardan çıkan topraklar nedeniyle  kocaman bir Everest yavrusu var. Üzeri, kumru yuvası nedeniyle bir türlü budanamayan  fıstık çamından çaya kahveye bile dölüken  ibreler ile dopdolu. Ama  o  insan eliyle yükseltilmiş tarihi tepecikler olan höyüklere öykünen yeni nesil yapma kis  topraktan yavru Everest düzlenecek. Ekim ayı sonrası inşaat sezonu açılınca da dilerim yapılmış yeni haliyle, temiz bir ortamda, güler yüzle kahveler içilecek  düşüncesinin gerçekleşmesi beklenecek.
Tadilattan en basit işe olsun iş etiği, kaybolan değerlerden olunca “ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözü de  bugün her zamankinden daha geçerli, değerli, insanı anlatan özet  oluyor.

Tatil, sanıldığı gibi geçmez kimileri için. Toz toprak içinde de geçirenler var böyle J
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.09.2019, 14:19
Paylaş :

16 Ağustos 2019 Cuma

Çeşme’nin Suyu Kurudu – 2


(Her sene bir önceki yılki halini aratan Çeşme’nin bitkisinden sahiline her anlamda  kururken zaten su kaynakları çok kısıtlı olduğundan kör, akmaz, susuz çeşmeler gibi de olacak korkarım yakında Çeşme.


Daha önce de “Çeşme’nin Suyu Kurudu” adlı bir çalışmamı yayınlamıştım;

 
linkinde. Bu yazım onu izleyen ve aynı kurumayı anlatan ikinci çalışmam oldu.

Umarım her sene başlık aynı; ancak devamındaki sayı giderek artan bir yazı silsilesine başlamamış olayım…)

Çeşme'nin Suyu Kurudu - 2


Çeşme öyle değişmiş ki!

Haziran ayından bu yana hem de.
Geçen seneden zaten fersah fersah uzak, farklı.


Kaç yeni sokak ekleniyor Kasım sonrası bahara, yaza kadar?  Bir kışta dikilmiş tuhaf mimarili lüks konutlar gırla gidiyor epeydir zaten.


Aslında son on küsur yıldır her yıl, bir yıl öncesinden daha büyümüş, yorgun, bitmiş halde Çeşme. Onca endemik ve şifalı ot, bitki, çalı barındıran makilikleri, ardıçlıkları doğal sit alanı olmaktan çıktığından beri Çeşme, deyim yerindeyse zıvanadan çıktı. Köyleri mahalle oldu. Kordon oldu girişleri. Böylece tükendi.


Buranın imkânları, altyapısı belli iken kendi nüfusunun kaç katı sırf İstanbullu ve sonra da geri kalan her yerden insan ağırlayan Çeşme tıpkı kendisinden önce aynı kaderi yaşamış Bodrum, Alanya, Erdek, Marmaris, Kuşadası, Side gibi bitmekteyken romanlardaki o sevimli balıkçı kasabası olmaktan çok öte artık. Uş yuvası, sürüngen sığınağı, yirmi beş yıl öncesine kadar kızıl tilkilerin gezdiği yerler olan makiliklere bilmem ne kooperatifi gibi masum tabelalar eklenivermiş sit alanı olmaktan çıkınca o makilikler.   Fena halde betonsal obeziteye yakalanmış bir deprem bölgesi artık Çeşme hatta Ege.


Öyle ki birkaç yıldır sınırı kaldırım boyunca yol kenarı diyelim ki bir metre genişlikte maviye boyanıp kukalar ile otomobillerin gideceği alandan ayrılmış ve bisiklet yolu haline dönüştürülmüştü birkaç yıl önce. Bisiklet yolunun şimdiki haline bakınca. Kukalar kökünden kırılmış. Bisiklet yolu, araçların park yeri olmuş. Pırlanta Plajı önündeki yol, çift sıra park olmanın ötesinde, yukarıdaki sitelere kadar uzanan araçlarla dolmuş. Kimi gelenler, mangalmış, semavermiş yapıp, en kibarları çöplerini poşete koyup, poşeti de ortaya bırakıp çekip gidiyor. Yolda yol kalmamış. Her yan araba. Kaza olması işten değil. Trafik zaten İstanbul’u da, Ankara’yı da geçmiş halde o noktada. Kurumaktaki Çeşme’ye yazık oluyor nereden bakarsanız bakın.
 

Biiiçler sahilleri yutmuş halde. Biiiç duvarlarını yani ottan, çöpten  hasırlarını aşıp girmek  ancak para ile, malum. En büyük plajlardan olan Pırlanta Plajı ki orası bir spor odağı idi dört, beş yıl öncesine dek her sene yeni açılan biiiiç ya da ücretli girişler ile  sinemaya girer gibi biletli oldu desek yeridir. Yani akşamları sahilde  yürümek  artık sosyal medya paylaşımlarında görülebilecek bir   şey oldu. Oysa portatif koltuklarını alan sahile gelir gün batımını izlerlerdi daha üç beş yıl öncesi.  Biiiçç denilen hasır  duvarlı olgu, denizi hasıraltı etti bir yerde çoğu kişiye.

Önceleri hırçın rüzgârı nedeni ile  rüzgâr sörfü yapılan Pırlanta Plajı’nın başındaki koy, biiiiçççç oldu birkaç yıl önce. Orada deniz üstünde kelebekler gibi açılan rüzgâr sörfü paraşütleri de artık her an görünmez oldu. Biiiç açılması demek, Hoca’nın kazanı gibi sayısının artması demek. Biiçleri sayamaz olacağız gibi bu gidişle.


Tümden halka açık  olduğu zamanlarda Pırlanta Plajı’nın taş duvarının amacı, sert rüzgârın savurttuğu kumların yola taşınmasını önlemekti. Yolun ulaşımını aksatmamak içindi. Şimdi o taş duvara bir de tel örgü çekilmiş. Hasır duvarlar yetmezmiş gibi. Nispeten daha iyi fiyatlarla girilebilir bir plaj olmuş, o ayrı. Hayli ucuz olsa da sonuçta paralı. Çok da sıkışık halde şezlonglar, şemsiyeler.


Şemsiyelerin kenarları birbirine değiyor. Yan şemsiyeyi kullananların her şeyini siz duyacaksınız, sizin her hareketiniz de onların ve dört bir yandakilerin gözü önünde. Rüzgâr yetmezmiş gibi bir de yanınızdaki komşu, kumda bir adım atsa şemsiye altında oturanın ağzı, gözü kum dolacak. Görüntü, sıkça paylaşılan Çin plajları kalabalığında. Tanınmaz halde yani buralar.


Sahiller artık istendiği zaman ayak basılacak yerler değil anlaşılan. Para kazanılan yerler haline gelmiş. Buralarda biiiiç denilen şey yokken buraların tadı vardı. Şimdi salamura suyundan da tuzlu her konuda. Her şey paralı olunca…


Vaktinde, kaç on yıl önce,  iki yıl elektriksiz ve susuz oturmak zorunda kaldığımız burada şimdi ışık kirliliğinden göktaşı yağmuru izlemek mümkün değil. Oysa Halley kuyrukluyıldızına kadar izlemişliğim var burada. İlerideki bir eğlence yerinin ta buralara gelen müziğini de her gece  dinlemek zorunda herkes. On ikiye kadar. Yani burada tatil demek, kuma basmak için para harcama, trafikte çokça zaman harcama Kendi müziğinizi ancak kulaklıklar ile dinleyebilme   demek bir yerde.


Çeşme trafiği berbat halde. Alenen trafik sıkışıklığı var. Elbette buralar küçük yer ve trafik ışığı her yerde yok. Karşıdan karşıya geçmeniz öyle zor ki artık. Bekleyeceksiniz dakikalarca.
 

Suyu kıt mı kıt bir yer Çeşme. Suyundan metrekaresine imkânları belli avuç içi kadarcık bu yer, her konuda zorlanıyor, en çok yazları. Gezmeye gelenlerin çoğundan araçlarındakilerden kimisine yollara sigara paketinden içilen suların, kolaların şişelerine fırlatılırken çarşıya park ettikleri hem de pek hatırlı arabalarında diyelim ki yakınlarının bankadan para çekmesini bekleyenler, içtikleri sigaraların izmaritlerini canım arnavut kaldırımlı yola atıveriyor. Arnavut kaldırımı taşlarının arası tümden izmarit dolu. Yatağı haylidir betondan derenin içi ne arasanız onunla çöp yuvası olmuş halde. Yosunlar var kirliliğe delalet. Çeşme’nin üç, beş temizlik görevlisi hangi birine yetişsin?  Çeşme  de kendisinden öncekiler gibi çok zorlanıyor. Zorlanmanın ötesinde bitiyor.
 

Yazdığım bu birkaç sorundan başka çoook daha büyük ve hayati sorunlarla baş etmeye çalışan Çeşme’nin bitmesi demek bitişi ile birlikte bitirilecek yeni noktaların sanki bir avmış gibi aranması demek değil mi? Bodrum bitti de iyi mi oldu? İstediğimiz, Çeşme olsun olmasın onca kendine has bitkisi, doğası olan  özellikle de Ege’deki yerlerin, hem kimi Egelilerce hem de nedense en yakınındaki güzellikleri değil de komşunun tavuğu misali çok uzaktaki, Ege’deki  güzellikleri görme yetisindekiler eliyle  vahşice  bititilmesi mi? 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
14.08.2019, 18:27

.


Paylaş :

15 Ağustos 2019 Perşembe

Denizkızının erkek kardeşi imiş


Makilikteki yürüyüşte yakaladım bu görüntüyü.
Denize elli metre en az yukarıdan bakarken.
Çalılar, dikenler, kekikler, nice şifalı otlar arasından.

Yıllar önce böyle yerlerde gezinirken ille bir sıvışma sesi duyulurdu.
Hani yılan, köstebek kaçışı gibi.
Onca  gezintide bu kez, tek bir kelebekten ve birkaç yaban arısından başka bir şey görülmedi.
Ama sakız çalıları üzerine atılmış poşetler, cips paketleri, içecek şişeleri gırla gidiyordu.

Sanırım zıpkınlı bir ava denk gelmekti bu an.
Deniz kızının  kardeşi sahillerimizi ziyaret ediyordu sanki.
Kıyıdan kıyıdan kayalar, taşlar arasında  aranıyordu.

Sonucu bilemiyorum.
Eli boş mu döndü yoksa akşam yemeği çıktı mı.

İki saat önce çektiğim ilk  karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.09.2019

Paylaş :

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Meydan okuma...


Gördüğüm en başarılı meydan okuma pozu idi.
Çektiğim de elbet...

Bu öğleye doğru çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
14.09.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci