31 Aralık 2019 Salı

Öyle bir yıl bekliyoruz ki...


En başta çocukların gözlerine kadar güldüğü,

Kadınların baş tacı olduğu,

Şiddetin hayvanından, çocuğundan, kadınına lafının bile olmadığı,

Doğanın genişleyip daralmadığı, saksılara hapsolmadığı,

Okumanın, sayfa çevirip göz gezdirmek değil, sindirerek,  anlayarak okumak olduğu,

Her ne ise yapılan işin, elden gelenin en iyisinin yapılmasının insan kalitesi olduğu yoksa mantodaki, gözlükteki, arabadaki, telefondaki markaların olmadığının kanıksandığı,

Piyango biletinden çok müze, opera, tiyatro, ören yeri, klasik müzikler konserleri biletlerinin alındığı,  satıldığı,

Çekirdeklerin tohum olduğu bilinip, boş her yere ekilip dikildiği,

Herkesin bir evinin, o  evinin de bir dönüm de olsa  bahçesinin olduğu,

Maydanozların bahçeden toplandığı,

Gençlerin istediği her yerde basket potası, voleybol filesi, duvar tenisi duvarı, koşu pisti bulabildiği,

Obezite ile savaşın ilke edinildiği J

Reklamlardaki yeni mobilyalara, kanepelere değil de  ilginin gazetelerin kitap sayfalarına gösterildiği,

Bir hayvanı olmanın kedi ve köpekten öteye gidip atından koyununa, ördeğinden kazına olmasının düş olmadığı,

Kredi sözcüğünden korkunun yalnızca insanların başka insanların gözünde kredi kaybetmeleri anlamına geldiği,

Milli Parklar tabelasına her dağda, her azalan türlerin yaşadığı, yetiştiği yerlerde rastlandığı,

İnsanların gözükürde değil, her halleriyle insan olduğu,

Tarihin, edebiyatın, kültürün, sanatın gerçek anlamda bilinip, sevildiği, öğrenildiği,

Onları yapacak ustaların belki de şu an hayatta hiç kalmadığı, yapanların da  yüzyıllar önce doğduğu mimariden taş oymaya, demire, ahşaba her tarihi eserin değerinin bilinip, ona göre bilinçlerde şekillendiği,

Yazışmadan konuşmaya, edebiyatın seçkin örneklerinde dilimizin korunduğu,

Dalındaki çiçeğin dalında solduğu, ellerin hoyrat olup sokakları, bahçeleri, çitleri  renkleriyle, kokularıyla güzelleştirdiği çiçeklere uzanmadığı,

Dağların badem, zeytin, alıç, hünnap, zeytin, incir, ahlat ağaçlarıyla dolduğu,

Konuşmak kadar dinlemenin iletişim için en temel öge olduğunun bellendiği,

Herkesin ille  kolunda altın bilezik nitelikli bir  hobisinin, zanaatının olduğu,

Dağları karlı olan, nehirleri kıvrıla kıvrıla akan köylerin, kentlerin nasıl bir zenginliğe sahip olduklarını anlayıp gözlerinin bitmekteki kentlerde olmadığı,

Yalnızların her gün arttığı şimdilerde yaşlıların bakacak yakınları olmasa da bakımlarının gerçekleştiği, yalnız ölmek korkusunu kimselerin  taşımadığı,

Kışın sokak hayvanlarının aç kalmayıp, kuşların, geyiklerin, yaban hayat canlılarının avlanmadığı,

Müziğin, dinleyenlerin kendini yaraladığı bir sesleniş değil, sanatın kendisi olduğu, müzik eserlerinin gerçekten müzik sanatına yaraşır olduğu, 

Oksijenin, karbondioksite defalarca tur bindirdiği,

Masaların üstünün üç öğün dolup taştığı,

Sabahları günaydının, akşamları iyi akşamların karşılaşılan herkese çekinmeden söylenebildiği uygarca anlayışın yerleştiği, 

Akılları meşgul eden tek şeyin yarın hava kaç derece olacak olduğu,

Kötü, fena, acı, şiddet, felaket gibi kavramların hiç geçmediği,

Çok güzel; ama ondan sonra gelen ve gelecek olanların daha da güzel olacağı yıl, yıllar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
31.12.2019


Paylaş :

30 Aralık 2019 Pazartesi

Dize dizilişi gibi, uyak gibi; 2020


Yarın saat 24:00, yeni yıla açılan kapı.
Başlayan günün adı,  yeni yıl.
Oysa taa eskilerden gelen  akışın şimdilerdeki adlanması.
Dünya kurulduğundan beri işleyen bir düzenin şimdi o adla anılacak sayılı günlerinin yıl adlı demeti.
Takvim gereği.

Rakamların sıralanışından doğan bir eskime, yenilenme bu.
Ne eskiyen var halbuki ne de yenilenen.
Sadece geçen günler var.

Güneşin dönüşü, mevsimlerin hükmü  içine sığsın diye dikenlisinden,ısırganından, mis kokulusuna, zehirlisine, şifalısına 365 sap çiçeğin demeti.

Güneş takviminden ay takvimine, başka takvimlere  yeni yıllar var.
Dünden bugüne süregiden günlerin bir sayı çerçevesindeki numara değişikliğidir yeni yıllar.
Numaralandırmada da geçmiştekilerin kimileri iyi kimileri kötü anılabilir. Yılların kimileri de hiç hatırlanmak istenmeyebilir. Hani  sırıkla yüksek atlamada kimi yükseklikleri  atlamadan geçmek gibi, pas geçilmek istenmiş olabilir. Çünkü atlanılamayan yükseklikte sırık çıtaya takılacak ve düşülecektir.

Düşmelerden sonra yeniden atlama şansı var.
Olimpiyatları izleyenler bilir.

Giden yıl, anıdır, depolanmış takvim yapraklarıdır. İyisiyle kötüsüyle yaşanmışların tıkıştırıldığı açıklarda yol alan gemi ambarlarıdır. Gelecek olanlar mı? Onlar hep beklentidir, umuttur. Piyango biletinden o yılki güneş, ay tutulmalarına. Oysa yeni yıl, dünün yarınıdır gerçekte.

O sıralamada, numaralandırmada şimdi sıra 2020 sayısında yani  yılında.
Ne güzel bir sıralanış sayısal olarak  bu yılın rakamları. Kafiyeli dizeler gibi. 20 ve 20.
Ya da 2, 0; 2, 0.
 Uyak  türlerine nazire edercesine.

Pek çok paylaşımda şimdiden kulağı çekildi bile. Doğru dürüst gelip efendice gitmesi için.
Umarım faydası olur.

Kapıda şimdi 2020. Çaldı çalacak. Saatler ona doğru. 2019’un dengi hazır. Sırtında.
Hoş geldi öyleyse 2020.

2020 bize “merhaba” demeden biz ona merhaba derken,
Yarın 24:00’de yine dilekler tutularak, kararlar alınarak, sıcak iklimden soğuk iklime dünyanın her yerinde kutlanarak karşılanacak 2020 girerken  geçen yılın yeni yıl olarak karşılanmış 2019, yeni yıl karşılamasının coşkusunun aksine çığlıkları arasında aksine sessizce olacak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
30.12.2019, 21:21

Paylaş :


“Yeni yıllar, yılın yenisi demekse de insanın eskimesidir aslında…” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.12.2019

Paylaş :

29 Aralık 2019 Pazar

Yıl sonu; kış başı


Dün gönülsüzce mi demeli yoksa nazlı nazlı mı, sabahın erkeninde sanki yerçekimi fazlasıyla azalmışcasına usuldan usuldan düşen seyrek kar tanelerinin tutmayacağı yağışından belliydi.





Dün gece İstanbul’da kar yağışının başlamasıyla da sabaha Ankara’nın  kar taneleriyle beyazlaşacağı  da belliydi.






Bu sabah Ankara, kara geceden beyazlaşmış çıktı. Taşların, yaprakların, çatıların üstleri karla kaplıydı.






Onca senedir, on yazdır Ankara’da tek bir kez olsun görmediğim ve fotoğraflayamadığım  büyük baştankarayı da bu kış gününde, soğuk havada gördüm.







Kar fotoğrafları çekerken bir yaz günü görüntüsü beliriverdi objektifimde. Bulanık havanın renksizliğinde, kırmızı mercan tanelerince dallardan sarkan  iğdeler arasında dalda ötüyordu. Ürkek hakiyle. İkinci kareyi çekmeme izin vermedi. Pııırrrr....






Sabahın kara bürünmüş Ankarası, öğleye doğru  karın eriyip boz toprağın belirmesiyle güz haline dönüşüverdi.








Toplanmamış iğdeleri,  zeytin yaprağımsı dökülmüş boz yeşil yapraklarının yokluğuyla görüntüleri daha bir vurucu kırmızı dolgun damlacıklar gibi sarkan iğde ağacının eğilip bükülerek uzayan dalları, boz bulanık havanın demetleri gibiydi.





Kurumuş, solgun sarı ya da hareli  ya da böcek basmış, bahçe biti dolu pembe yaprakları ile güller dallarına daha fazla tutunamadığından  dallarda kalan kızıl yapraklar üzerinde birikmişti kar. 



 
Ufuk hiç gözükmüyor. Gök yok sanki. Ortalık bulanık. Hava bozbulanık. Yoğun olmayan pus, gri, solgun ve bu solgunlukta  hiçbir şeyin kendi renginde görünmezken  kar beyazının da erimesiyle gri bir dünya bugün Ankara.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 29.12.2019, 11:23


Paylaş :

24 Aralık 2019 Salı

Üçüncü mevsim renkleri


İklim değişikliği kutup soğuklarının üçüncü derece kuzeni olan Ankara ayazının sürekliliğini  sekteye uğratsa da arada yine de epeyce ayaz, soğuk oldu.

Yapraklar bir bir  sararıp, solup düştü.
Bunca  yerlere düşmüş kupkuru solgun yapraklar arasında baktım çitte bir renk cümbüşü. Onca bol sarmaşık, Acem borusu, hanımeli, yabani gül dalları yapraksız kalmışken.

Sarmaşığın çite sarılmış dalındaki son  yaprakları dördüncü mevsime kafa tutarcasına üçüncü mevsim  tonlarında. Yapraklar güz, mevsim kış.

Güz dalının, çite sıkı sıkı tutunursa yapraklarını dökmeyeceği beklentisi.

Hafta sonu, 21.12.2019 tarihinde çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.12.2019

Paylaş :


“APSARI’NIN SUYU” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
24.12.2019

Paylaş :

22 Aralık 2019 Pazar

Her köşeyi kuşatmış o kavram; beklemek

Ne yana baksak bekleyen var, beklemek var.

Asker yolu gözleyen,
Atama yapılmasını bekleyen,
Doğacak bebeğine gün sayan,
On sekiz yaşına gelmeye can atan,
Üniversite öğrencisi olmak için onca kursa giden,
Kulağı sınav sonuçlarının açıklanmasında olan,
Başvurduğu iş yerlerinden müjdeli haber bekleyen,
Şansının, bahtının açılmasını,
Dileklerinin olmasını bekleyen,
Sabrın sonunun  sonucunu bekleyen,
Bebeğinin söyleyeceği ilk sözcüğü, atacağı ilk adıma göz kulak kesilen,

Aldığı tedavilerin  olumlu sonuç vermesini,
İnsanlara çektiren  en beter hastalıklara  çare bulunmasını bekleyen,
Kim bilir kaç yıllığına çektiği kredi ile aldığı evin  borcunun bitmesini iple çeken,
Bayram olsa da et dağıtsalar diye bir yıl bekleyen,
Okul açılsa da yeni ayakkabı alınsa diye gün sayan,
Toprağın yağmuru, karı beklemesi,
Toprak altındaki tohumun cemreleri sayması…

Bekleyenler… Beklemeler…
Kimisi süresi bilinerek ve süreci  ille yaşanarak.
Diyelim ki insanın doğumu bile dokuz ay sonrasında.
İnsanın yürümesi bile doğduktan bir yıl sonrasında.
Konuşması da öyle.
Bahardaki çiçeğin meyveye dönmesi en erken bir mevsim sonra.
Yaz, olmazsa güzde.

Beklemelerin kimisi mecburen.
Çekilecek kura sonucu bir atama sevinci beklemek gibi.

Nereye baksak beklemek şimdilerde.
Otobüs kuyruğunda, bankada, işten çıkmakta, internete bağlanmada.
Beklemek, bir günün, her günün mecburi mesaisi sanki.
Bazen isyanla, bazen suskunlukla. Bazen içten  feryat bazen için için yanarak.

Beklemek, okula başlamadan bitirmeye, mezuniyetten işe girmeye, yıllarca beklenilen bebeği kucaklamaya, zammından emeklilik gününe, yeni alınan evin bir an önce bitmesine, kanından MR’ına tahlil sonucuna, bayramda kapının çalınmasına…

Beklemek eğer bir doğum gibi, okul tatilinin gelmesi gibi belli bir sürenin zorunlu olarak yaşanması gerektiği  gibi değil de bırakılan özgeçmişlere verilecek cevaplar  gibi mesela ne kadar süreceği de sonucun ne olacağı da  belirsiz olduğunda zor.  Belki her defasında bağra taş basma, iş bulamadıkça diyelim ki.

Beklemek belki de değer bilmenin  öğrenildiği en zor yol, en zorlu yollarda atılan güç adımlar.

Beklemek yine de herkes için  atasözlerinin anlattığı sonuçların umudunu  gizli gizli besleme.
Her işe başvuruda mesela, her öğretmen atamasında diyelim ki.

“Sabırla koruk helva olur”  atasözünün sabır olan başlangıcı ve koruk olan sonucu  bellendikçe beklemek, hep ha gayret katlanılan bir şey, on yıllık mezun atanamamış öğretmenlere, doktordan iyi haber almamışlara, parası yetmediğinden nişanlısı ile dört yıldır evlenemeyenlere.

Beklemek, her yaşta, her konuda, her şey için, her an yanı başta.
Bir kasada hesap ödemek için bile.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.12.2019,  21:31
Paylaş :

Göğün Gül Gibi Nebulalarına Yerden Selam Var


Renklerin solduğu yılın son ayında etrafa renk saçarken yaz diriliğinde değildi kış çiçeği.
Etrafındaki diğer güller ya solmuş, ya kurumuş, ya donmuş haldeydi.

İki göbekli, henüz açmış bir gülün  en çok açmış yaprağında bahçe bitleri kümelenmiş, diğer yapraklara da yavaştan  taşınıyorken bu gülün de bir bite ev sahipliği yaptığı  görülüyordu.

Beş yapraklıydı. Bir yıldız gibi açmıştı.
Yaprak uçları  sivrilmiş halde.
Gülün, yıldıza dönmüşü mü demeli, yıldızlara özenmişi mi?
Gülün yıldızı da olurmuş.

Gökte gülü andıran nebula kareleri çekilirken yerde de bu gülün nebulalara yaptığı nazire, kare oldu objektifimle.

Bugün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.12.2019

Paylaş :

21 Aralık 2019 Cumartesi

KA-dı-N



(Her yazımda olduğu gibi yine kadın konusunda da tema olarak yalnızca kendi çektiğim fotoğrafları kullandım bu kez de)

Ne Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şiiri ne Nazım Hikmet’in övgüleri ne Can Yücel dizeleri anlatmaya yetmiyor, göz oyuklarına insandan başka bir şey oturmuşların kadının insan olduğunu kavramasına.



Deniliyor ki arılar yok olursa insanlık da yok olur. Yani hava kadar, su kadar ihtiyaç arılar, insanlara. Besin kadar yazmadım. Zira arı varsa besin var. Meyveler, arıların hatta kimileyin ağaçlara özgü sineklerin emeği sonucunda   çiçekten meyveye dönüşüyor.


Arılar, düzenin, çalışmanın, ilkelerin  dünyası. Kovan kovan. Her kovanın başı bir kraliçe arı. Arılar olmazsa insanlık silineceğinden çok şey borçlu olduğumuz ana arının yani kraliçe arının değerini diğer tüm arılar bilir. Kraliçe arı yok olursa  kovan, arılar yok olursa insanlık yok olacağından kadınlara bakışı bir böcekten öğrensek yeridir.


Yuvayı dişi kuş yapar. Yavruyu çoklukla dişi kuş besler. Anne ayılar kış uykusunda yavruları iledir. Soyun devamı bir yerde o türün erkek olanı tarafından değil, dişi olanı tarafından sağlanmakta.


Bir günde kurulmadığı söylenen Roma’nın kuruluşunda dişi bir kurdun  payı olmasaydı ikiz kardeşler Remus ve Romulus hayatta kalamayacağından Romulus daha sonraları adı ile anılacak bu şehrin kurulmasında rol alamayacaktı. Her ne kadar bütün yolların ona çıktığı söylenmiş olsa da Roma’nın tarihe çıkışı bir dişi kurdun,  ölüme terk edilmiş ikizleri emzirip annelik etmesi iledir.


Kimi ağaçların mesela incirin erkek olarak nitelenenleri meyve vermez. Sadece dişi incir ağaçları bal akıtan o meyveyi verir.


Allah, insanlığı tek bir cinste yaratmadı. İki cins olarak yarattı. Biri kadın, biri erkek. İkisi birden insan olarak anıldı. Ve Yaradan sadece insan türünü değil, cevizinden incirine, kuşundan kurduna, balığına iki cins yarattı.

Kadın örgü de ördü, aşçı denilince akla ilk erkek gelse de evde her zaman kadınlar aşçı oldu. Hiç tek başlarına savaşmadı erkekler. Cephede de, cephe gerisinde hemşire olarak, yün çorap örerek, olmadı yaşlı ise, elinden başka bir şey gelmiyorsa duacı olarak kadınlar  savaşlarımızda hep vardı. Savaşmak için kadın olduğunu saklayıp cepheye gidenler, kağnısıyla cephane taşırken  cephane donmasın diye örtüyü kundaktaki bebesinin üzerine değil cephaneye örtüp bebesi donanlar vardı. Kadın olmasaydı, bir atımlık kurşunumuz olmazdı belki de bazı cephelerimizde. Askerinden şehidine kadın var tarihimizin her döneminde. Kastamonulu kadınlar olmasaydı ya,  Kurtuluş Savaşımızda?   


Tarihin akışını belirleyenler bile nerede ise tümden kadın. HAN’ım da oldu kadınlar, imparatoriçe de. Kraliyetlerin başına da geçti. İlk kadın imparator bir Türk idi. Tomris Hatun.

Kadın arkayı toplayan da oldu, yolu açan da. Saçını süpürge eden de oldu, hayırsız kocasının  yapamadıklarını yaparak hem ana hem baba olan da.


Dizelerin, satırların en görkemlilerinin kaleminden döküldüğü en büyüğünden yazar da oldu şair de. M.Ö. 2300 yılında yaşamış bir Sümer prensesi olan Enheduanna, tarihteki ilk kadın şairdir. Dahası tarihte bilinen ilk şair ve yazardır. Kadın,  heykeltıraş oldu,  mimar oldu. Doktor oldu, belediye otobüsü şoförü oldu, baret takıp  madene indi. Buluşlar yapan  mühendis oldu.


Bugün çok şey kadınlar sayesinde bulunmuş, ortaya çıkarılmış halde. Madam Curie de kadındı, tarihte farklı bir yeri olan Jeanne d’Arc da. Bilgi düşmanı erkekler tarafından feci halde hayattan koparılan ilk kadın matematikçi, filozof ve astronom Hypatia da. Bilim, kadınsız hiç olmadı. Din bile hatta.


Hz. Musa’yı Nil Nehri’nde bir sepette bulup kurtaran ve erkek çocukların öldürülmesini emreden firavunun  dizi dibinde yetiştiren bir kadın. Firavunun karısı Asiye.


Hz. Meryem’den doğma Hz. İsa’nın babası yoktur, malum. Hristiyan dininin peygamberi Hz. İsa olsa da annesi Hz. Meryem’i, Hz. İsa kadar önde tutanlar var. Adına kiliseler yapmışlar. Oraya devam ediyorlar.


Her semavi din gibi İslamiyet de bir Peygambere, Hz. Muhammed’e indi. Ancak İslamiyeti ilk kabul eden bir kadındı. Yani ilk Müslüman, bir kadındı. Hz. Hatice Annemiz. Kendisi Peygamberimize iş vermiş bir işkadını idi. Ahlakını beğendiği Peygamberimizden yirmi yaşa yakın daha büyük olmasına karşın bizzat kendisi evlenme teklif etmiş. Peygamberimizin sağ kalan erkek çocuğu olmadığından nesli kızının soyundan yürüdü.


Kimilerinden kadınlar için şeytan benzetmesini duyunca tüm bu dini figürleri hiç bilmediklerini düşünsek yeri değil midir? İlk Müslüman bir kadınken; Hz. Musa, bir kadın tarafından kurtarılıp büyütülmüşken; Hz. İsa için baba diye bir  kavram yokken!!


Dünya sadece erkekler için yaratılmadı. Kadınlar için de yaratılmadı tek; ama bunu vurgulamaya gerek yok. Çünkü kadınlar bunu bilir zaten. En önemlisi dünya sadece kadın ve erkek için de yaratılmadı. Dünya, yerle gök arasında bulunan her şey için, kadın erkek ayrımı olmaksızın insanlar için, karada, ağaçta, toprak altında, su altında, kovukta, mağarada yaşayan her canlı için yaratıldı; aralarında birbirlerine ihtiyaçlarını alenen sergileyen görünmez  zincirler  ile. Besin halkasına, ekolojik zincire baksak ya!


Elbette her erkek değil; kimi kendince dayanaksız  bir hayat anlayışındaki erkekler, en az kendileri kadar bu dünyanın sahibi olan kadınlar hakkında farklı yargılara sahipler ki bu yargıların kaynağı  çoklukla binlerce yıl ötesinden gelen adetler ya da genlerindeki farklılık.  Belki de ödünleme yaparak kadını küçümseyip kendilerini yüceltebileceklerini sanma yanılgısından hiç kurtulamamış olanlar var. Sadece hizmet edecek, istendiğinde kapı dışı edilecek,  temizlik, yemek, çocuklar derken hiç hayatı olmayacak bir rol giysisi biçiyorlar kadına. Ve o biçiciler,  isterse dövecekler kadını, isterse sövecekler. Kadın gıkını çıkarmayacak. Gıkı çıksa da çıkmasa da dayaktan ya da adamın elindeki yüzünden hayatlarından kopacak. Oysa cennet annelerin ayağı altında değil mi? Buna rağmen anneler çocuklarının gözleri önünde, genç kızlar evlerinin kapısı önünde öldürülüyor. Tarihte nerede, hangi kitapta  geçmişti böyle hükümler?


Geçenlerde kocasını öldüren bir kadın ifade verirken “ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti” demiş. Bunları okumak, duymak feci şeyler. Toplumumuzda her gün en azından bir kez böylesi vahşetin duyulması korkunç bir şey. Böyle bir toplumun geleceğinin nasıl olacağını düşünmek de en korkuncu. Yenilerde sıkça rastlanan bu  insanlık dışı şeylerin kökü nere? Bunun sonu nereye varır? Yeni Amazonlar mı doğar; yoksa kadınlar azala azala insan nesli mi azalır?


Beş harflik kadın sözcüğü, şu an kimi çarpık anlayışlar için “ı” ve “d” harfsiz olarak “k”, “a” ve “n” harfleri ile okunup algılanır oldu. Bu, kavramların yozlaştığı şimdilerde kötülük bataklığındakilerin her konudaki balçık  anlayışlarının bir göstergesi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
06.12.2019



Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci