25 Mayıs 2019 Cumartesi

Sekizde Bir Olmak!

“Kendisinden izin alma fırsatım olmadığından adını  burada şimdilik anmayacağım, ansızın öğrendiği göğüs kanserini yendikten hemen sonra hastalığın sıçraması nedeniyle bir kez daha tedaviye başlayan, otuzlu yaşların başlarındaki güzeller güzeli bir arkadaşa, sonra tüm mücadele verenlere ve ardından tüm kadınlara ithaf ediyorum bu yazımı”


“Ne müthiş derece!” denilebilecek bir şey bazen sekizde bir olmak. Diyelim ki olimpiyat maraton koşusunda elde edilmiş bir derece olsaydı. Eğer üniversiteye giriş sınavlarında ilk sekizde olunsaydı. Veya herhangi bir alanda dünyanın gelmiş geçmiş yahut yaşamaktaki en başarılı  sekiz kişisinden biri olmak olsaydı… O zaman  nasıl mutlu ederdi sekizde bir olmak… Madalya taktırtan oranların sekizi içinde olmayanlar da var ama.  O sekiz, pembe kurdeleli.
Yatay olarak yazıldığında sonsuzluğu simgeleyen 8 sayısı, pembe kurdele ile görüldüğünde bambaşka bir anlam taşır. Kadınların sekizde birinde rastlanan  bir kanser türünün istatistiki  tanımlaması artık sekizde bir. Bu kötü hastalık anılırken bu hastalığa yakalananların sayısının her yıl giderek artacağını da anılır üstelik. Bu da sekizde birin yakın gelecekte yedide bir ve daha alt sayılarla anlatılacağı kaygısı demektir. Kadınlarda sekizde bir rastlanan göğüs kanserine erkeklerde de yüzde bir oranında rastlanıyormuş.

Kulak assan bir türlü asmasan bir türlü hayati önemdeki önerilere. Başta da sağlık konusundakilere. Hele de belli yaşları yakalamış insanlar artık biliyor ki düzenli yapılması gereken taramalar, kontroller var. Gerçi yaşı başı da kalmadı kötü hastalıkların, her yaşta her şey olabiliyor bugünün koşullarında; ama eğer imkânlar yerinde ise düzenli olarak değerlerinizi, göstergelerinizi bilmeniz için her sene, bir sene öncesinden alınmış randevulara gitmek çok önemli, malum. Tüm verilerinizi içeren  bir dosya ile karşısına oturduğunuz doktorlar, eminim o an sohbet konusu nedeni ile hiç istenmeyen  kişilerdir. Zira konu kısıtlıdır o konuşmalarda. Tek gündem maddesi üzerine sizin değil, kanınızın ve ultrason mudur, MR mıdır ya da diğerlerinin bir kâğıt üzerinde söylediklerinden sonra doktoru dinlemek düşecektir size. Dinlemenin sonucu  ya bir dahaki tetkike kadar derin bir oh çekmek ya da  sekizde bir olmak olabilir.

Önceleri sadece göz ve diş için gidilen hastanelere artık  düzenli ziyaretlerin başlaması,  her sonuç bekleme sürecinde elin yürekte olması bir anlamda. Hele de ultrasonun da yetmediği, “bir oluşum var; tam anlaşılamadı; MR gerekli bu yüzden” deyip bir an önce kapısından çıkmak istediğiniz hastanenin kapısından çıkan değil tekrar tekrar giren olmak nasıl anlatılabilir ki…

Kırk yaş, bir eşik olarak görülüyor. Özellikle bu yaşı aşmış kadınların belli kontrollerini aksatmadan her sene yaptırmaları isteniyor. Diyelim ki erken fark edildiğinde  göğüs kanseri baş edilebilen bir türken geç kalındığında ne olacağı belli olmayabilir. Kadınların göğüs kanserine yakalanma yüzdeleri olan sekizde bir olmak, hiç istenmeyecek  bir istatistiğe dahil olmak demek.

Her kadın kontrollerini düzenli yaptırabilecek imkânlara sahip değil. Hastanelerin hali ortada. Tetkikleri özel hastanelerde yahut paralı olarak yaptırırsanız, muayeneye gittiğiniz gün ile tetkik randevu günü arası uzun sürmez. En çok bir,  iki hafta. Ama paranız yoksa… Bir sene sonraya veriliyor gün.  Oysa, “geç kalmayın, erken teşhis hayat kurtarır” diye salık verilmiyor muydu? Veriliyordu; hep de veriliyor. Ancak  randevu tarihleri, uzak tarihler oluyor!
Tetkiklere başladınız. Her sene gidiyorsunuz. Önemsiz şeyle çıkıyor. Arada önemsiz olsa da hep kontrol altında olması gereken şeyler de çıkabiliyor. Tiroidinde de böyle bu, dahiliyesinde de, sekizde bir olmamak gayretlerinde de. Kalabalık hastane ortamında herkesin aklı tetkiklerden nasıl bir sonuç  çıkacağında iken muayene sırası beklemek tedirgin edici bir şey. Yanınıza oturanların çoğu sekizde bire dahilse hele. Öyküleri farklı farklıdır.,.
İlk öyküye hastane koridorlarından değil işyeri koridorlarından başlamak isterim. Sekizde biri seneler evvel, kırkından önce yaşayıp atlatmış bir mücadeleci vardı. Teşhis konulduktan sonra moralini hiç bozmadı. Bekârdı. Ailesi, ablası yanındaydı. Onların büyük desteğini gördü.

Hastalığı, on sene sonra tekrarladı. Yine yendi.  Bu arada evlendi. O on seneden sonra, yakınlarda, yine tekrarlamış diye duyduk. Duyduk çünkü artık işyeri farklı idi. Yine yenmiş. İyiymiş şimdi.

Üç beş yıl önce işe başlamış güzel, zarif, bekâr, sevimli yirmilerin sonlarında bir genç kız, koridordan geçerken gülümser, selam verirdi. Sigarayı çok içmeseydi, ah bir de! Sigara içmeye giderken görürdüm onu hep. “Bu kadar gençken kendini nikotinle bu kadar erken zehirlenmek!” diye düşündürten genç kız birden gözükmez oldu. Önceleri izindeydi, görevdeydi sanırken duyduk ki sekizde bir olmuş. Üstelik hayli ileri bir aşamada imiş. Geç kalmış. Hastaneye yatmış. Ameliyat olacakmış. Baş ucundaki annesini de düşünüyor insan. Dualarımızı bekliyormuş. Dualarımız onunlaydı.
İki yıla yakın bir süre işe gelmedi. Geldiğinde artık eskisi kadar zayıf değildi. Biraz kilolanmıştı. Mutlu gözüküyordu. İşe döneli birkaç hafta oldu olmamıştı ki  yeniden gözükmez olunca  meraka düştük. Meğer hastalık bu kez iç organlarına atlamış. Yeniden tedavi süreci başlamış. Dualarımız yine onunla.

Ya hastane koridorları… Ah, ora hikâyelerine gelemiyorum. Elden bir şey gelemediği, hastalık denen şeyin illet bir şey olduğundan dayanamıyoruz dinlemeye  çoklukla; ama gerçek bunlar.

Hastanelerin yeşil renkteki kalın, plastiğimsi koltuklarına oturduğunuzda yan koltuklara oturanlar da olacaktır. Gayet de iyi görünürler. Ama konuşmaya başlayınca… Dışın, içi her anlamda yansıtmadığını tekrar tekrar anlarsınız.  En son dinlediğim öykü, kırk yaşını aştığından kontrollerine düzenli gelen biri gibi gözüken bir kadındandı.

Aslen Aydınlı imiş. Ama eşinin memleketi olan Bartın’da yaşıyor ve artık Bartınlı olduğunu söylüyormuş. Çünkü “Ege iyi, güzel de sıcağı da, nemi de çekilmez” diyor. Oğlu, Ankara’daki en  iyilerin belki de ilki bir üniversitenin kazanılması hayli zor bir bölümünü tutturmuş. Ona Ankara’da  ev tutmuşlar. Arkadaşı ile beraber kalıyormuş.

Televizyondan, gazetelerden kırk yaş sonrası hele, ille de kontrollerin yapılması gerektiği  uyarılarına hiç kulak asmazmış. Kız kardeşi çok hassasmış bu konularda ama. O, asla aksatmazmış rutine bindirdiği tetkiklerini. Hiç aklında yokken tesadüfen kendisi fark etmiş durumunu. Oğlu da Ankara’da olunca kız kardeşinin önerdiği hastane ve doktora başvurmuş. Çok şanslıymış ki çok erken yakalanılmış hastalık. Operasyon atlatmış. Gerekli tedavileri olmuş. Gülerek, sanki hiç kendisi yaşamamış gibi anlatıyor o günleri. Başta zorlanmış; ama “şimdi normale dönüştü kontroller de,  hastaneye gelip gitmeler de” diyor. Rastladığım en şanslı hanımlardan oldu. Tüm kadınlara daha daha fazla şans dilerim erken fark etmekten de öte, hiç böyle bir istatistiğe konu olmamalarını isteyerek.
Sekizde bir olmak! Göğüs kanseri hastalığının istatistiki açıklaması. Kimselerin başına gelmesin bu orana dahil olmak. Olur a, geleceği tuttu, oran, bünyeye daha ilk adımın attığı an fark edilsin. Kök salamasın. Kökü kurusun. Sökülüp alınsın bünyeden. Kimseler sekizde bir olmasın!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.04.2019

Paylaş :

6 yorum:

  1. ah yaa ne hayatlar var yaaaa herkese aynı şans yok bu dünyada maalesef.

    YanıtlaSil
  2. En ufak hastalikta yakininca bu yaziyi tekrar tekrar okumak lazim. Beterin beteri var .

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beter hastalıklardan, amansızlardan uzak tutsun bizi Allah.
      :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci