17 Ocak 2019 Perşembe


“Gelgit Renkler” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.01.2019

Paylaş :

16 Ocak 2019 Çarşamba

Karda izler, renkler


İzin her türlüsü. 


Lastik izi,


 ayak izi,


 pati izi,


 tavşan izi...




Ağarmamış sabahın 


yolları cila gibi kaplayan


 şirin buzları parlarken...


Bu kareleri bu sabah cep telefonu ile çektim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.01.2019
Paylaş :

15 Ocak 2019 Salı


“Kadim Dillerden Türkü Bilgeliğine Dipsiz Kuyular” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
15.01.2019

Paylaş :

13 Ocak 2019 Pazar

Doğa, kardan giysi biçti yere, dala, yola, çite.


Yerde yorgan, dalda soğuk pamuk, çitte sarmaşık sarmalı kar.

6 Ocak, Pazar günü, geçen hafta sonu Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
13.01.2019

Paylaş :

Yarım Kollu Gömlek


 Bu çalışmama tema olarak yazım hava ile ilgili olduğundan yine hava ile ilgili konular seçtim. Kolayına kaçıp şemsiye, yağmur kareleri kullanmadan.

Yirmili derecelerdeki  güneşli hafta sonunda bir gömlek ile gezilebilirken Çarşamba sabahı evden pardösüler ile çıkılmıştı. Meteoroloji uyarı üzerine uyarıda bulunuyordu. Soğuk ve yağışlı havanın ısıyı giderek daha da düşüreceği hakkında. Ankara için bu mevsim artık en azından pardösü mevsimi idi zaten.

Dün sabah serinliğinde, güderi kumaştan ince üstlüğü İpek’e  yetmemişti. Boynuna birkaç kez doladığı incecik yünden dokuma, çiçekli atkısı da olmasa enikonu soğuk alacaktı İpek. Üstü başı pek olsa da sıcaklık geceleri hayli düştüğünden beri sabahları iyiden iyiye serindi.

Bu sabah, içi kareli kumaştan astarlı, en sevdiği duman rengi pardösüsünü giyip boynuna uygun bir atkı doladı. On dokuz derece olacak günün yedi derecelik sabahında yine erkenden yola koyuldu. Kapıyı kapatırken guguklu saatin kuşu, yedi buçuğun buçuğu için bir kez ötmekteydi.

Site bahçesine adım atmıştı ki bir damla yağmur düştü eline. Derken kirpiğine, alnına. Şemsiyesini açtı. Yokuşun başına geldiğinde kendisini bekler halde bulduğu servisine bindi. Yerine yerleşti. Bali kaptan servisi ısıtmıştı.

Servistekilerin rahatı için emeğini hiç esirgemeyen kaptana iyi havalarda en az bir saat süren yolu daha çekilir kılmak için bazen şaka bile yapardı birileri, bir çay kahvemiz eksik bu uzun yol boyunca diye. Kaptan hep aynı cevabı verirdi, “eğer orta bölümde su ısıtma düzeni olsa evden bir termos getireceğim, siz de aranızda para toplar kâğıt bardak, çay, kahve, şeker alırsınız. Ben de servise başlamadan hazırlardım; ama yok işte” derdi.

Sonraki duraktan binenler de hazırlıklı görünüyordu yağışlı, üşüten havaya karşı. Hatta yollarda dolmuş, otobüs bekleyenlerden çizme, kaban giymişler bile vardı. Ekim’in yirmi dördünde  kış, çizmeleriyle içeri giriyordu sanki bugün Ankara’da.

Sıcacık servise binenler çok geçmeden montlarını, pardösülerini çıkarıp ya oyun oynamaya başlarlar ya da sosyal medyada gezintiye çıkarlardı telefonlarında. İpek, çoklukla şarja takmak için alırdı telefonu eline.

Hiç üşümemesi ile herkesi hayrete düşüren Ekrem’in durağına yaklaşmaktaydılar. Öyle ki hala yarım kollu gömlek ile gelip gidiyordu.  Ne süveter, ne ceket, ne rüzgârlık giymeksizin. Sıkı giyinenlere de ille laf atar, şakalaşırdı. “Yaşlılık böyle işte” derdi mesela, daha otuzunda bile olmayanlara, elli yedisindeki Ekrem.

Küçük yokuşu iner inmez Ekrem’in  durağına geldiler.  Ekrem, sanki soğuktan korunmak istermişçesine ellerini cebine sokmuş halde bekliyordu. Onu bu halde görünce arkalardan alkış koptu. “Vaayy Ekrem Abi! Yılın ilk üstlüğünü giymiş.”  Alkıştı, konuşmalardı derken telefonlara eğilmiş başlar kalktı, yanda oturanlar ile sohbetler kesilip gözler pencerelerden durağa çevrildi. Ekrem kapitone sırımalı, içinde ne elyaf ne  başka bir şey olmayan, tek su geçirmez kumaş ve astarından oluşan  incecik bir şey giymişti. Belli ki yaz kış hep kısa kollu  olan gömleğinin üzerine bir şey geçirmiş olmaktan öyle mahcuptu ki bu mesafeden anlaşılıyordu süt dökmüş kedilerce hali.

Ekrem, her zamanki gibi güler yüzle adım attı servis koridoruna. Yine de dişlerini sıkışından patlamaya hazır bir kahkaha sakladığı belliydi. Sanki kendine nasıl bakıldığını merak edermiş gibi herkesin gözlerine tek tek bakarken bir alkıştır koptu.

Arkadan biri, “kış mı gelmiş ne, hiç de farkında değiliz” dedi. Bu lafın kendisine olduğunu çok iyi bilen Ekrem, giydiği üstlüğün sıkıntısı ile “kış mı var bu sıcak havada? Bunalıyorum.” “Üstündekindedir o sıcaklık Ekrem” dedi bir başkası.” Ekrem kısacık, önü açık üstlüğünün iki yakasını tutup iyice araladı. ”Yağmur var bugün kardeşim, ıslanmamak için”. Orta sıralardan biri “bu havada gocuk mu giyilirmiş? Tam yarım kollu gömlek havası” deyince Ekrem iki büklüm, kıs kıs gülerek yerine geçmişti ki  yanına oturduğu kişi, “şemsiyeni alsaydın ya böyle fırın gibi ısıtan kaz tüyü kaban giyeceğine” dedi. Ekrem üstündekinin kaban, gocuk olmadığını, rüzgârlık, yağmurluk gibi incecik bir şey olduğunu söyleyecekti ki bu şaka ile vakit harcamak istemediğinden “şemşiyemi evde unutmuşum” dedi. “Yaaa, olur mu canım! Gocuğunu unutmayan adam hiç şemsiyesini unutur mu?”  “Unutmuşum işte karrdeşşş şemşşşiyemi” derken üstündekini acele ile çıkarıp doyasıya bir nefes aldı. “Sevmiyorum karrrdeeşş sıcağı,  sevmiyorum.”

Şakaya katılmak isteyen ön sıradan biri “karrrdeşşş, yarın şemşiyeni, şemsiye değil bak, şemşşşiyeni al, sıcacık tutuyor inan şemşiyeler. Ama şemsiyeler de yağmurdan koruyor.” Ekrem bu kez cevap vermedi. Bir bildiği varmış gibi öyle bir sırıtıyordu ki.
*****
Ertesi gün, Perşembe sabahı, yağmur öyle bir indirmekteydi ki. Silecekler yetmiyordu. Ekrem’in durağına yaklaşmaktaydılar. Ekrem yarım kollu gömleği ile elleri cebinde, yağmur suları ile yıkanmaktaki yüzünü yukarı kaldırmış, sırılsıklam ıslanmış halde bekliyordu. Saçları sudan çıkmış gibi yapışmıştı yüzüne. Kulağından bile su damlar haldeydi. Servis gelip önünde durunca hızla bindi; ama koridorda sallana sallana, ağır ağır yürürken üstüne yapışmış, sırılsıklam olmuş yarım kollu gömleğinden, saçından, burnunun ucundan sular damlıyordu oturanların üzerine.

“Şemsiyeni alsaydın ya, böyle ıslanacak ne vardı Ekrem Abi” dedi,  dünkü gibi bugün de ön sırada oturup dün Ekrem’e yanına şemsiye almasını tavsiye eden kişi. Ekrem tam onun tepesinde eğilerek dikilip üstündeki suların onun gözlüğüne,  takım elbisesine, kravatına, jöleli saçına, burnunun ucuna damlamasını keyifle seyrederken “kardeş, bana göre değil şemsiye de, şemşşşiiye de. Yağmurluk da, gocuk da. Hepsini evde bıraktım çıktım. Sabah kahvesi içmiş gibi ayıldım  bu güzel sağanak altında.”

Bir daha kendisine yarım kollu gömlekmiş, şemsiyeymiş, şemşiyeymiş, kaban, gocuk  şakası yapılamayacağından emin Ekrem öyle bir memnun gülümseme ile arkaya doğru ağır mı ağır  ilerlerken dışardaki bardaktan boşanırcasına yağmurda  ıslanmayıp da Ekrem’den damlayan sular ile ıslandığından gözlüğünü temizlemeye, saçlarını düzeltmeye, pantolonundaki su damlacıklarını kâğıt mendile emdirmeye çalışanlar hatta Ekrem’den saçılan su ile ıslanmamak için şakacıktan şemsiyelerini açanlar sabahın erkeninde  o uzun yolu çekilir kılarken İpek bambaşka bir şey düşünmekteydi. “Sağanak bu sabah serviste de yağdı.”  
 (Her hakkı saklıdır) 
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.10.2018

Paylaş :

-mış Gibilerin Girdabında



Bir koflaştık ki! Bomboşuz! Yapaylaşmakta fersah fersah   ilerlerken  iyi her şeyden yalıtılmış,  eksilerdekilerle kuşanmış haldeyiz. Göl değil, gölet gibiyiz. Nehir değil, beton kanallarda akan fabrika atıklı akarsularcayız. Geçtiğimiz yerleri sulayarak kurutuyoruz. Zehir saçıyoruz su imiş gibi yaparak. Yeryüzüne yaptığımız hatalardan çıban izince obruklar oluştu. Başı dumanlı mor dağlar dümdüz şimdi. Madem milyonlarca yaştaki dağlar düzleşecekti neden altmış yıl ömrü olan betondan dağlar diktik o halde? Yeryüzünün depremle şekillendiği ne tez unuttuk?

Unuttuk ya! İyiyi, iyilikleri… Aynada gördüğümüzden içeri bizleri unuttuk. Üst baş iyi mi? Araba, cep telefonu  yeni model mi? O halde tamam, biz olduk!

Oysa… Olmak nasıldı? Neydi formülü, yolu, adabı, usulü, edebi erkânı? Yunus  ne güzel özetlemişti hamlıktan olmaklığa seyri. Yana yana, pişe pişe olunurdu değil mi? Güneş ısısından başka ısı görmemiş kimileri, tek kendi jüriliklerinde kendi kendilerini olmuşlukla payelendirirseler de  bu konu, öze indirgenmiş arılık duruluktadır. Aklımız fikrimiz  şimdinin yükselen değersiz değerlerindeyken bunu da unuttuk.

Halden anlamadan halimizi anlatmaya dek –mış gibici olduk. Kem küm edip, eveleyip gevelemeyi içinden çıkılamaz yepyeni bir dil olarak konuşur olduk. Böylece karmaşalar içinde boğulduk, düğümler attık. Düğüm atmak, sadece kopan ipi pekiştirmek için olmalıyken kör düğümler attık ki  her şey karmakarışık hale gelsin. Geldi de. Attığımız düğümler Gordion’daki düğümler değildi ki İskender’in kılıcı ile kesilsin.  Düğüm çözmek sabır işidir. Diyelim ki her insan için olağan olan yetişkinlik, yetkinlik için beklemek konusunda sabrı unuttuk.

İyi bir dinleyici olduk güya. Birbirimize karşı değil de televizyon karşısında. Cephane deposunu andıran ve  bir nakaratı var ki ağızlardan düşmeyen dizilerden rol çalar, meslek edinir oldu gençler. Vurducu kırdıcı kesildiler.  Edebiyat, klasik eserlerle okunmaya başlanan kitap silsilesi olmaktan çıkıp kültür yoksunu, giyiminden hitabına ipe sapa gelmez cephanelikmiş gibi dizilerdeki beylik laflara indirgendi.
 
Oysa gerçek hayatın oyuncuları olan bizler bir dizide değiliz. Hayat, dizi kahramanlarının rol değiştirmesince başka hayatlara sıçramalı değil. “Usandım rolümden, başka kimliğe bürüneceğim” seçenekli değil. Hayat, ilk soluktan son nefesimize herkesin süreci. Dizi laflarına yer açmak için  -varsa o da- beynimizde kayıtlı  güzellikleri silmiş gibiyiz. Keşke o laflar kadar Mevlana’dan, Yunus’tan da öğrenmeyi akıl edebilseydi kimimiz. Ne gezer! İnsanlar bir yerde kendilerinin yansıması, aynası olan sosyal medyada Mevlana’yı, Yunus’u belki de hiç paylaşmazken dizilerin laflarına öyle bir daldı ki.  Sonuçta vurgun yemek kaçınılmazdı. Vurgunlardayız şimdi; pişmek yerine.

Pişmek için kırk yıl harcamak anılmazken kırk dakika odun kesmeden kendi kendisine tek kişilik  jürilik edenler, kendisini pişmiş addedince  ortalık toz duman kesiyor. Pişmiş ekmek kokusu değil, kül  kokusu duyuluyor.
 
Söylediklerimiz ile yaptıklarımızın örtüşmesi gerektiğini unuttuk. Şımarıkça. Öyle ki anlattığımız bir konunun ilk anlatanın biz  olmadığımızı unuttuk. Anlatırken sanki dünya koca bir sınıf ve biz de o sınıfın karşındaki belletici havalarındayken sığlığımızın nasıl da sırıttığını unuttuk.

Kadın kavramının “ANA” kavram olduğunu unuttuk. En çok burada şaştık zaten. Bir ananın oğulları olarak analara neler yapılırken tarihe ve inançlara bakmadan davranır olduk. Kadının inançlarda nereye koyulduğunu; dünya kurulduğundan beri ne roller aldığını;  bilimde, savaşlarda ilk olmuşların çoğunun erkek değil kadın olduğunu unuttuk. Unutmak, gerçeği değiştirmeyecekti; ama bunu da unuttuk! Hatta çok önemsediğimiz kimi soyun erkek evlattan değil kız evlattan süregeldiğini unuttuk. Aslında biliyorduk da bile bile unuttuk! Neden? İşe öyle geldiğinden mi? Böylesi  bir şeyi unutmak,  gerçekte sevgi ve saygıyı unutmak değil mi? Yozlaşmayı körüklemek mi yoksa kimi unutmalar? Böylesi bir bencillik ile zayıflıkların kılıflanması mı?
 
Dilin ne anlama geldiğini unuttuk! Dillere bir bakın, konuşanlarına bakın. Onlar, dilleri var oldukça kendilerinin  de var olacaklarını öyle bir biliyorlar ki… Fransızlar nasıl da iyi biliyor bunu. Milyonlarca Türk’ün yaşadığı Avrupa’da tek bir Avrupalı “thank you”, “merci”  yerine Türkçe “teşekkür” demezken biz “sağ ol” gibi olağanüstü güzel bir sözün yerine “merci” dedik. Dedik de ne oldu? Merci ile Fransızca yükselirken biz kendi kendimizi gerilettik.

Konuşurmuş gibi yapıyoruz ne istediğimizi bile açıkça anlatamazken. İnternette bir sözcüğü ünsüz harfler ile yazıp, kısaltmalı hilkat garibesi bir dil geliştirerek yazarmış gibi yapıyoruz. Bu kendimize attığımız çelmeler ile de kendimizi ifade ettiğimizi sanıyoruz. Hep sanıyoruz…  Dilimizi unutmanın, kendimizi unutmak olduğunu unuttuk. Ne acı!

Unutmak, bireysel acıların iyileştirilmesindeyse bir diyeceğimiz olamaz. Ama tarih, doğanın önemi, dilimiz, nereden geldik, geçmişteki kimi çok bilindik kişilerin örnek hareket ve sözleri gibi pusula nitelikli şeyleri unutmak, derslere yeniden yeniden girip de bir türlü o dersi geçememeye benzer. Hepimizce malum, tarih için söylenen, ondan ders alınmasıdır. Burada tarih derken kasıt sadece ülkeler tarihi değil, dünya tarihi değil, en başta kişilerin  kendi tarihi.  Ona kısaca “hayatım” deniliyor.

Neleri neleri unuttuk… Ama lafa gelince ağızlar dolusu konuşmak, sayfalar dolusu tek bilenmişçesine yazmak var. Yani –mış gibicilik var artık fazlasıyla.

Bu, şu mu demek o zaman? “İyi olmak zor, iyiymiş gibi yapalım. Güzellik zor, iç güzelliği de zaten görülmez, estetiklerle  dünyalar güzeliymiş gibi kesiliverelim. Bilgi zor ediniliyor. Yılların emeği demek. O zaman televizyon dizilerinden duyduklarımızla edebiyatçı, internetten okuduklarımızla doktor, kulaktan dolma ile bilge kesiliverelim kolayından.”  Öyle yaygınlaştı ki bu –mış gibicilik oyunu, bıkkınlık vermenin ötesinde her şeye zarar verir oldu. En başta değerlerimize.

Artık –mış gibi yapmasak da bir ameliyathane lambası altında tüm –mış gibilerimizi göreceğimiz  biçimde  mikroskop altında kendimize bakabilsek.  Sahiden, ciddi ciddi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.12.2018

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci