26 Ocak 2019 Cumartesi

Daha iyiye, daha iyi değil mi?


Ankara büyüdükçe, genişlediği yerlerde de kendince merkezler ortaya çıktı. Haliyle Kızılay’dan da önceleri Ulus, çocukluğumuzdaki, öğrenciliğimizdeki Kızılay ağırlığını buralara dağıttı. Böylece Kızılay’a belki bir yılda bir kez bile inilmez oldu.

Bugün ille Kızılaylık bir gündü. Fotoğraf  makineleri nedeniyle. Benim elimdeki dört yıllık bir makine, normal şartlardaki en az yirmi küsur yıllık kullanıma maruz kalıyor da.

Günlük makinelerimin birisini parçalamış, hem de epeyce parçalamış olduğumu öğrenince  diğer markadan başka bir makine almak gerekmişti. Beğenmiştim de özelliklerini. Geçen Mayıs ayında, yağmurlu Urfa’da kaç kez yere düştü makine. Nasıl olduğunu hiç anlayamadım.  Urfa'yı ilk görüşümdü ve böyle bir şey hiç istemediğim bir şeydi. Beş kez en az, nasıl olduğunu  fark etmeden kılıfından fırlatıp düştükten sonra çekmez oldu. Allahtan cep telefonları fotoğraf çekiyor.

Tamirat yapabilen dükkânlar hep Kızılay’da.
Kızılay artık araba ile gidilecek bir yer değil. En yakın  metro istasyonuna gidip öyle ulaşılmakta oraya artık. Metroda, müzik yapıp üç beş kuruş para kazanan gençler olur çoğu zaman. Bugün en  doğru zamanmış meğer metro müzisyenlerine rastlanacak.  

Bilkent durağındaydı sanırım, gitarlı iki genç bindi. İlk bakışta fark ediliyordu ki gitarları sıradan değildi. Daha esmer ve  ufak yapıdaki gitarını çalıp  dağlı bir şarkı söylemeye başladı. Kolay olmayan bir parça. Belki o parçayı en çok dinlediğimiz sanatçıdan bile iyi söylüyordu. Mikronsuz bile  sesi öyle gür ki. Detone olmak yok. Müthiş bir yorum. Umarım biri keşfeder bu genci. Çünkü mevcut hemen her popçudan  eksiği yok, artıları kim bilir kaç tane. O bitirince bir alkış koptu. Ardından arkadaşı başlıyor. O da iyi. Konservatuarlı mı  acaba bu çocuklar?

Birkaç durak sonra sıska, iki büklüm bir adam binip, metro hareket edene kadar metal direğe yaslanıyor. Metro hareket edince yaslandığı direkten ayrılıp cebinden çıkardığı yara bantlarını “durumum iyi değil” diye oturanlara uzatıyor. Ağzında dişlerin çoğu yok. Takma dişi var mı, varsa evde mi bilemiyorum.

Kızılay kalabalık. İnsanlar birbirinin omzuna vurarak yürür olmuş. Herkes sigara içiyor. Üç küçük çocuk babası bir adam,  çocuğunun elinden tutmuşken öyle bir sigara içiyor ki külleri kar yağar gibi uçuşuyor.  Şehri temiz tutmakdan çok şeye temizlik  bilincini yitiriyoruz galiba. Gördüklerim mutlu etmiyor.

Pasaj boş. Dükkanların içi boş. Makinelere bakacak dükkân sahibi yerinde yok. O zaman epeydir gezilmemiş bu eski pasajı gezmeli. Zaten elimde tadilat yapılacak  olan başka şeyler de var. O yüzden onları da yanıma almıştım.

Neredeyse kimselerin olmadığı bomboş dükkânlardan birkaçına onların yapılıp yapılamayacağını sordum. Uygun bulmadım. Başka bir dükkâna uğradım, orası da yine bomboş.

Dükkânlar hep tuhaf tutumlar sergiliyor.  Böylesi hırçın haller, aynı anda tüm dükkân sahiplerinden hem de. Asabiler, dinlemiyor, soru sorsanız işyerine güvensizlik sanıyor hepsi de. Belli ki boş kalmak, iş yapamamak  onları pek çok yönden  yıpratmış.

Bir dükkân daha var  uğrayabileceğim. Tek müşteri yok. Sahibi, adı nedir göremediğim bir kitap okuyor. Pek hoşuma gitti bu görüntü. Ne istediğimi anlattım. Bin dereden su getirdi. Şöyle olur, öyle olmazsa böyle olurlar sıralandı. Bildiğim bir alan oysa. Onun o işi yaptığından daha uzun yıllardır benim ilgi alanım o konu. Bildiğimi görünce boş laflarından mahcup oldu. Mırın kırınlar çoğaldı. Teşekkür ettim.
 
Bir başka yere uğradım. Dükkân yine tümden boş. İçeri de girilemiyor sahibi yokken. Seslenince bir yerlerden koştu geldi. Gençten biri.  Bir sinirlendi elimdekileri bırakmayınca. Ki yapılacak işler büyük yekûnlu işler değil. Ama zorda oldukları hatta siftah yapmadıkları öyle belli ki. 

Yıllardır bildiğim o   pasaj öyle değildi. Esnafı hiç öyle değildi. Hoşsohbettiler. Ama şartlar onları çok başkalaştırmış belli. Alışveriş yapmayınca saldırgan tavırlar sergiler olmuşlar. Onlara kızmaktan çok onları anlamak gerek sanırım.

Sonra oralarda dolanırken pasaj sahanlığında durup telefonla konuşan biri demek ki fark etti ki durumu,  dükkânı önünden geçerken usulca karşı pasajda bir dükkân adı verdi. O pasaj çok sürprizlerle doludur. Hiç umulmadık şeyler beş, altı yıl önceki fiyatına bulunabilir karşı o pasajda. Çünkü o ürünlerin alıcıları artık Kızılay’a inilemeyecek uzaklıkta olduklarından kaç yıl sonra inerlerse o zaman görmeleri halinde  alırlar onları.

Karşı pasaj biraz daha dolu. Dükkân da dolu. Sahibine “hocam” diye hitap ediyor ilk bakışta derli toplu birkaç müşteri. Değil söze girmek, konuşmalarının bitmesi için epeyce beklemek gerekti.

İşte öğrenciliğimizde Kızılay’a indiğimiz zamanlardaki gibi bir esnaf. Konuşması, hitabı yerinde. Elimdekilerin hemen hallolamayacağını çünkü sırada bekleyen işler olduğunu söylüyor. “Ne kadar beklemek gerekir bugün hallolması için?” diye sorunca da dört saatten  filan   dem vuruyor. “Bekleyemem, yol uzun” diyorum. “Nereden geldiniz ki?” diyor. Söyleyince de “oov, biz oralara kahve içmeye gideriz, ne varmış gelip gitmekte” diye şaka yapıyor. Ve hemen ekliyor, “sakın Ulus’u, Kızılay’ı unutmayın”. Bu arada yeni müşteriler geliyor. Şaşmıyorum.

Ankara yağışlı. Kızılay’ın kırık kaldırım taşlarında küçük gölcükler oluşmuş. Su birikintisine basıp da üstleri kirlenmesin diye insanlar pür dikkat.

Bu arada bir saate kadar arayacağını söyleyip, fotoğraf makinelerimin yapılabilip yapılamayacağını haber verecek olan işyeri hala aramadı. Uğramak, sormak gerek, nedir durum.

Metro alt geçidinden  bulvarın karşısına geçip pasaja girdikten sonra dükkânı yine boş sandıysam da camlı bölmenin arkasında uğraşıyor çocuk. Küçük bir plastik kaba fotoğraf makinemin objektifinin tüm parçalarını doldurmuş. Yüzü biraz gergin. “Bu makinenin içinde üç parça noksan” diyor. “Açtırdınız mı hiç daha önce bu makineyi?” diye soruyor. Hayır, bu yeni olanı hiç baktırılmadı bir ustaya. Belki daha garantisi bile yeni dolmuştur ya da dolmamıştır. Kampanyalı ürün bile değil. Bayağı iyisinden bir makine üstelik. Yarı profesyonel. Ben de beğenmiştim. Ambalajı içinde alınmış bir üründü. Öbür makineye yani daha eskisine bakılmıştı. Ona bakan da vidalarını takmamış açtıktan sonra. Offfff!!!!

Hiç tamire gitmemiş, ambalajlı alınmış, belki garantisi bile dolmamış; ama ıslandığı, düştüğü için tamire getirdiğim yeni makineye parça bulabilmek için bir internet sitesine ki ürünlerin sahipleri tarafından ilan veriliyor orada evden, arabadan, fotoğraf makinesine, bakmış tamirci çocuk. “İkinci eli bile şu fiyata. Tamiri tuzlu olacak yani” diyor. “Yenisini mi almalı bu durumda?” diyorum. Biraz araştırması halinde belki halledebileceğini söylüyor.

Şu hale bak sen! İş yapamamaktan kabalaşmanın ötesinde asabileşmiş kaç esnaf;  derken son zamanlarda aldığım pek çok üründe rastlanılan bir kusurun söylenmemesi, saklanması halleri. Çok mu sıradanlaştı bu olmaması gereken, etik olmayan şeyler yoksa?  Nasıl olur da çok bilindik markalar olan böyle ürünler, dürbünden, televizyondan, telefondan, bilgisayarlara satan yine çok bilindik zincir halindeki satış yerlerinden ambalaj içinde alınıp -üstelik  ikinci el filan da değil- böyle çıksın!!!!

Çıkışta yağmur şiddetli. Metroya kadar ıslatıyor. Şapkam  su geçirmez olan.

Burada bahsettiğim kadar bahsetmediğim onca tuhaflaşma, güzelliklerin unutulup nezaketten uzak  yaklaşımların onların yerine gelmesi, kalabalık  ortamlarda  temizliğin kalmaması gibi değersiz değerlerin yükselmesi böyle bariz biçimde göze batınca metroda bir kez daha o çocuklara rastlamak iyi olur. Sanatsal bir hava katarlardı bu yağmurlu havaya.

O iki genç metroda yoktu. Dönüş yolu müziksizdi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.01.2019, 21:10

Paylaş :

24 Ocak 2019 Perşembe

Sıra sıra vinç ışıklarının, yan yana ,dizi dizi gökteki yıldızlara öykünmesi


Kule inşaatı sırasında birazdan gün doğunca sönecek vinçteki ışıkların, 
gökteki yan yana dizili hiç sönmeden hep ışıyan yıldızlara meydan okuması.

Yıldızlar hep kazanır!

Bu sabah, Ankara’da kaşla göz arasında çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.01.2019

Paylaş :


“Toprağın çilesi: Saksılar; Güneşin çilesi: Bloklar     adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  24.01.2019

Paylaş :

21 Ocak 2019 Pazartesi

Sabaha yol, kaldırım belirsiz olacak


Akşama yakın başlayan, giderek artarak yağan kar bastırdı. Yerler, dallar kar tuttu.

Sabaha kapıları açtırmamak niyetinde gibi yağıyor. Yoğun.

 Az önce çektim bu kareyi.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
21.01.2019

Paylaş :

Kuşbaşı ya da lapa lapa kar taneleri


Kar yağarken pusaran havada gerideki üstü kaybolmuş kulelerin  pencerelerinden sızan  ışıklar ile sokak lambalarının ışıkları solgunken kuşbaşı yağan kar taneleri pamuk pamuk.

Kar, kuşbaşı yağıyor şimdi.
Diğer adıyla lapa lapa.

Bir saat kadar önce çektim bu kareyi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
21.01.2019

Paylaş :

20 Ocak 2019 Pazar

Aydınlatmalı saksağan yuvası


Ağacı, lambası, 

yuva mimarisi

hepsi aynı tarzda

aydınlatmalı yuva.


Bugün,  Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.01.2019

Paylaş :

Kadim Dillerden Türkü Bilgeliğine Dipsiz Kuyular


(Bu çalışmamın teması geçmişten bugüne kaybolmuş ya da yaşayan kadim diller olsa da diller fotoğraflanıp resmedilemeyeceğinden  fon resimleri olarak emekten, keyiften, açlıktan sanata olguları, kavramları bakınca  konuşup anlatan yani kendi dilleri olan ve her zamanki gibi kendi çektiğim kareleri seçtim”.


 

(Orhan Veli’yi saygı ile anarak…)
Bazen ölü diri her dilden sözlükleri karıştırasım geliyor. Ne çok yakınmaya sebep  anlatamamaya ilaç olacak bir sözcüğe rastlamak için. Hani bizim “can” sözcüğümüz gibi. Başka dillerde yok; ama anlamı, virgül sonrası virgüllerle açıklanır. Can nedir, nelere denilir diye.

Acıyı, mutluluğu, kederi tamı tamına söyleyebilmekte dağarcıklar yetersiz bazen.  “O olsaydı anlatabilirdik” diyebileceğimiz, henüz hecelenmemiş bir sözcük var mıdır? Kaybolmuşundan kaybolmaktaki kadim dillerden şimdiki dillere, ne papirüse, ceylan derisine ne tabletlere yazılıp, kazınmamış. Gönül mü desem, sine mi oradan dökülmemiş daha. Yoksa… Dil aynı zamanda gönül anlamında da malum, öyleyse konuşma dili yetmeyip anlatım tıkandığında  insanlar başka bir dille mi konuşuyor? Sineden sineden. Orhan Veli gibi.

Dev dizelerin şairi Orhan Veli’nin ruhu, yüreği, kalemi bile anlatamadıysa neyse o, ukde midir içte, sızı mı hiç bilşemedik;  geri kalanların elinden ne gelebilir? Bu yüzden olmalı Orhan Veli’nin her ölüm yıldönümünde “Anlatamıyorum”  şiirini hatırlarım. Anlatılamadığı anlatılsa da içeriği söz ile, cümle ile anlatılamamışlar nasıl anlatılacak o halde? Konuşarak, yazarak mümkün olmamışken? Öyle durumlarda insanın kendisi görsel yazı, sözsüz dil oluyor besbelli. Duruş, çökük omuzlar, kederli bakışlar, alındaki çizgiler, yüzdeki kırışıklıklar hepten bir anlatım değil mi zaten? Anlatım olmasına anlatım. “Ama”sı var ama.  Bu dili anlayan  var, anlamazdan gelen var, anlamayan var. Bu dili anlamak  ilkin görme duyusu ile. Sonra hisler ile.

Ayağı yalın, üstü başı perişan  bir çocuğu gördüğünüzde hissettikleriniz ile bakamadığı çocuğu o halde iken her yıl hala yeni yeni çocukları olsun derdindeki ana babası için  hissettikleriniz taban tabana zıt olabilir. Yahut bir kedi sevimlidir dee… Sivri dişleri arasında bir kuş gördüğünüzde o kedi artık gözünüzde avcıdır. Sevimli tekiriniz az önce kafesinden dışarıya çıkmış evin sevimli muhabbet kuşunu yedi ise hadi! Kediyi anlatmak zordur burada.  İşe doğa kanunları girer çünkü.

İşte sırf  anlatamama yakınması yüzünden kadim dillerin hepsini öğrenesim var. Kaç sözcüklük ki o diller zaten! Doğa, yiyecekler, biraz da ondan bundan kavramlara ait kelimelerden ibaretler. Ne teknolojik sözcükler var, ne moda, ne de iklim değişikliği gibi türedi konulara ilişkin  kavramlara sahipler. Nasıl anlatılmış o dillerde sevinçler, hüzünler bir baksam… Varsa eğer anlatılamayanları anlatacak bir söz, kadim uygarlıklardan birinin bir kitabında mı saklıdır?  Yoksa yakılan onca kütüphaneden birinde kül mü olmuştur, tarihin kızıl alevli bir eski çağında? Endülüs’te mesela.

Yahut müzik mi dil olmuştur anlatamama çıkmaz sokağından bir çıkış olarak. Diyelim ki türküler ile. Türküler dediysem epeyce bir eskileri andım. Kaya başında iç yanarken yakılanları elbette. Türküler, çıkmazda kalanların o çıkmaz sokaktan çıkışı olmuş hep. Yani derdinden sevincine her şeyin dörtlüğü, gazeli, uzun havası onlar. Sazın teli, gönlün bam teli. İçimizdeki bir dokununca bin ah edecek ses kaynağı. Demişiz ki çaresiz kalınınca türküler ile;
“El çek tabip, el çek yaremden. Sen benim derdimi bilebilemezsin.” Tabiplerin bilemediği dertleri hangi sözcük bilip de anlatabilir? Buyurun bakalım, üstüne çaresizliği anlatacak söz var mı bu Tokat türküsünün?

Kimileyin anlatamama, bir anlatış biçimi olarak kabullenilmiş besbelli. Anlatamamak da anlatmak bellenir olmuş. Buna nice sevinsek yeridir. Çünkü  her şey anlatılabilmiş olsa idi şiirler, türküler ince dert olmaktan çıkıp içtekini döken olmuş aşamasına gelmeyeceklerdi. Ancak bir bakıyoruz bambaşka şeyler de anlatılamıyor. Diyelim ki büyüğünden küçüğüne, delikanlı vurgunluğu yaşayandan kocamışlara tuttukları takımı anlatırken dedikleri bir şey var; “o, anlatılamaz, yaşanır”. Gel de anla bu hali! Herhalde bazen anlatılmaz kalsın isteniyor  bazı şeyler.   

Duyumsayıp da anlatamamanın en derinini lise öğrencisi iken yaşamıştım. Bir huzurevine girmiştik meraktan. Yaşlıların  görüntüsü, yalnızlık tablosu idi. Gözler hep kapıda, pencere dışında. Hep bekliyorlar. Ama gelen yok. Kimi yapayalnız. Kimsesi kalmamış hayatta. Kimisinin de yakınlarının kendisine bakacak halleri kalmamış. Çocuklar da vardı orada. Öksüzler, yetimler. Kapıdan her girene hatta daha lise öğrencilerine bile “annnee” diye koşup bacaklarına sarılıyorlardı.  O vakit anlıyorsunuz ki yetimhanedeki bir çocuğun sözcük dağarcığı tek kelimeden, kavramdan oluşuyor; “anne”. Huzurevindeki bir yaşlı için anne uzak bir geçmişken bugün gerçeğinin tek sözcüğü “yalnızlık”. Oradakilerin dağarcığı şimdilerde gereksiz bulunan diğer tüm sözcüklerden yetim, hepsinden öksüz, hepsinden garip.

Huzurevindeki üç yaşından onlu yaşlara her çocuğun anne sözcüğü ile anlattıkları, onları kucaklamak için açılmış kollardı. Orada gördüklerinizi anlatmak sözcüklerle olamıyor. Gözlerden akan yaşlar ile mümkün tek. Ziyarete giden ve bu tabloyu gören herkes ağlıyordu. Sözcüklerden, yazıdan, duruştan başka bir dil daha var anlatılamayanları anlatmak için. Gözyaşı.

Anlatabilmek hele de çetin konuları anlatmak, dipsiz kuyuların sularına yansıması düşmüş yıldızları tek tek toplayıp çıkarmak zorluğunda. Çıkarabilen de pek yok galiba. O kuyulara düşen de çok, düşmemek için dilin, her olgunun kolayca formüle edilip ortaya koyulamayacak  türden bir matematik olduğunu kabullenenler de çok.

Her şeyin üstesinden gelecek bir anlatım yolu var aslında. Ne sözcüklerle ne bakışlarla bu dil. Ne de ağlayıp sızlayarak.  Ne şiirle ne öfkeyle. Lodosun kara değmesince. Yani suskunlukla. Susmak, büyük söz aslında.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.11.2018

Paylaş :

Guguklu, Alarmlı, Kolda, Duvarda… Saatler


Derinden bir ses duyar gibi oldu. Sabaha karşı uykunun en koyusunda açılmamakta ısrar eden gözkapaklarını  aralamaya çalışsa da olmuyordu. Ses giderek arttı sanki. Nasıl bağırıyordu avaz avaz. Dünyanın en münasebetsiz sesi, en olmayacak anda yine çın çın çınlatıyordu ortalığı. Birkaç günlüğüne misafir gelen kuzeninin akşamdan kurduğu çalar saat bağırıyordu.

Her sabahkinden daha zor araladı gözlerini. Saati susturdu. Bu arada yarı uyanıkken bile kadranına bakarken beşi yirmi geçiyor olduğu çarptı gözlerine. Oysa altıya çeyrek kala kalkması gerekirdi. Ah, kuzen, ah! Dün saati düşürüp sonra çalışıyor mu diye meraktan yeniden kuran kuzenine söylendi içinden. Kaç dakikasını yemişti. Oysa beş dakikalık uyku kârdı bunca ağır işi varken, tüm gün koşturuyorken. “Kendi işimi kendin yapmazsam böyle olur elbet. El, elin eşeğini…….” deyip güldü.

Sırf iş bulduğu için ailesini ve memleketi Tokat’ı  bırakıp  buralara gelmiş Alime. Tek başına yaşamakta olunca  başının çaresine bakmak için kendince  önlemler de geliştirmişti. Diyelim ki iki çalar saat kurardı. Ne olur ne olmaz, bakarsın saatin pili biter, hadi duymazsa korkusuyla. Kuzeni, kendisini çok erken uyandırsa da o kuzenini uyandırmamak için ikinci saatin alarmını kapatmak üzere konsola yöneldi. Neee, ikinci saat henüz beşi on geçiyordu. Yani kuzen, saati ileri ayarlamakla kalmamış bir de  erkene kurmuştu.
 
Bu arada koridorda ayak sesi duydu. Kuzeni de kalkmıştı. Saate söyleniyordu, “Ne bet sesi varmış bu saatin. Nasıl bağırdıysa taa öbür odadan duydum. Uykumu böldü. Su içeyim bari kalkmışken. Boğazım kurumuş Ankara havasında. Hadi hoşça kal. Giderken beni uyandırmana gerek yok artık. Zaten yol yorgunuyum”.  “Tamam, uyandırmam, merak etme” dedi Alime.

Yüzünü yıkarken fark etti Alime. Çamaşır makinesinin aç kapa düğmesinin ışığının yandığını.  Dün gelen misafiri, yolda üzerinde ne varsa makineye tıkıp yıkamış, makineyi de  kapamamıştı. Erken kalktığına göre çamaşırları serebilirdi. 
 
İki odalı, eski bir apartmanın giriş katındaki minicik evinin tek balkonu olan mutfak balkonundan çamaşır sepetini kaptığı gibi makinedeki yıkanmışları boşalttı. İkinci odayı kuzenine verdiğinden salona taşıdığı seraca  sermeye başladı. Bu arada gözü kolundaki saate kaydı.

Kol saati, beş dakika ileri olsun isterdi hep. Böylece geç kalmayacağına emindi  otobüse, işe. Kalmıyordu da gerçekten, her zaman vaktinde yetişiyordu her yere bu sayede. Daha çok zaman var diye acele etmeden astı  yıkananları.

Televizyonu açmak için elini uzattı; ama hadi kuzeni sesten rahatsız olursa… Oysa televizyondaki saate göre hazırlanırdı hep. Olsun, şimdilik açmaz, biraz zaman geçince açardı televizyonu ki vakit daraldı mı  haberi olsun.

Odasına gitti. Demin avaz avaz bağıran altın sarısı renkli saatte baktı. Sonra da babasının vaktinde Rusların Trabzon’daki Rus pazarlarına getirip sattığı kurmalı, çok eski, tümden metalden olduğundan çok ağır, yuvarlak kırmızı saate baktı. O da başka bir vakti gösteriyordu. Bir de salondaki guguklu saate baksaydı ya.

Guguklu saat de başka bir şey söylüyordu. Saatlerin hiçbiri aynı vakti göstermiyordu. Çantasını açtı. Cep telefonun saatine baktı. İçi rahatladı. Telefonunu ortaya bir yere bırakıverdi nasıl olsa birazdan yeniden bakarım diye.

İşyerinde yapacağı kahvaltısı için  sandviçe kadar hazırlanmıştı. Gerçi kuzeni  yatmadan önce ne kadar peynir varsa yemiş olmalı ki kalan birkaç zeytin ile akşamdan yenmeyip  artmış tere yapraklarını koydu ekmek arasına. İdare edecekti artık.

İyisi mi cep telefonunun saatine bakıp öyle çıkmaktı. Çantasını açtı, telefonu  yoktu. Etrafına bakındı. Nereye koymuştu telefonunu. Yerleşik telefondan çaldırsa mıydı acaba? Yok, kuzeni uyanırdı. Televizyonu mu açsaydı saatten emin olmak için? Ama ille ses çıkarırdı televizyon. Misafirine ayıp olurdu. Tek başına yaşadığından çıt çıkmayan evine girdiğinde üst kat komşusunun evde olup olmadığını hemen anlardı onların televizyon sesi sayesinde. Bugün bir haber kanalındaki saate göre hazırlanamayacaktı demek ki. Kol saatine baktı. Ooo, hiç mi geçmemişti bu zaman yoksa bu sabah  çok mu hızlıydı Alime? Gülümsedi, telaş edecek bir şey yoktu. Bol bol zamanı vardı çünkü.

Her gün, sabah hazırlığında yaptığı işlerin aynını hatta çamaşır sererek fazlasını yapmıştı. Yine de kol saati bolca vakti olduğunu söylüyordu ona. Öyle olmamalıydı ama. Şöyle içinden usulca atmışa kadar sayarak bir dakika geçsin diye bekledi. Kol saatinin yelkovanına, akrebine bakarak. Pilini epeydir değiştirmediği saat yavaşlamıştı. Nasıl da safça inanmıştı demin kol saatine. Çalar saatler ayrı ayrı zaman gösterdiğinden, guguklu saat de duvar eğri diye bazen buçuklarda iki, saat birde de on üç kez ötebildiğinden en doğrusu saati veren bir haber kanalına bakmaktı.  Televizyonu tam açmıştı ki kuzeninin sesi geldi. “Kapatsana onu, uykumu bölecek.” Hemen kapattı televizyonu.
 
Her gün bu işleri yapar, ardından çıkardı. Yine aynı işleri çamaşır sererek fazlasıyla tekrarlasa bile erken kalktığından o fazladan harcadığı süre zaten telafi edilmiştir  diye düşünüp  evden çıkmak  üzere açtığı kapıyı sessizce kapatıp, birkaç basamaklık merdivenleri inip, Allah’tan çok yakındaki durağa koşturdu. Hava bugün daha bir karanlık gibiydi. Kış aylarında artık sabahlar karanlık olsa da  bugün  sanki daha bir koyuydu.

Her sabah çöp kamyonu ile karşılaşırdı. Sokak lambalarının tam aydınlatamadığı o saatlerde kamyonun farlarının ışıttığı yolda biraz daha güvende hissederdi kendini.

Hep beş, on dakika önce olurdu durakta. Otobüsü beklerken bazı okul ve iş servisleri geçerdi. Hepsini ezberlemişti. Servislerin hiçbiri gözükmemişti hala. Gelen otobüsler de bineceği otobüs değildi. Pili bitti bitecek kol saatine bakmadı bile. Aklına bir durak sonraki eczane geldi. Kapısı üzerindeki dijital tabloda saat ve havanın kaç derece olduğunu yazardı. Isıyı az çok tahmin ediyordu. Bu gece eksi on beşi görecekti Ankara.  Bunca üşüdüğünden, her nefes verişinde oluşan buhardan  belliydi zaten. O kadar üşüyordu ki dişleri birbirine vurmaya başladı. En azından yirmi dakikadır,  don tutmuş yolda buzların üzerinde bekliyordu. Hala beklediğine göre saat yedi buçuk olmamıştı demek ki. Yoksa durağa yedi otuzda gelen otobüsü geçmiş miydi? Gecikmiş miydi bugün? Gerçi, birkaç senedir sabahları karanlık olduğundan koyuluktan gün ağarana kadarki geçişin tonlarını iyiden iyiye bellemişti; ama yine de bir korku kapladı içini. Neyse şimdi eczanenin dijital saatinden öğrenirdi saati.

İşte eczanenin karşısındaydı. Saat yedi on beşti. Sıcaklık da eksi on dört.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.01.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci