23 Şubat 2019 Cumartesi

İntihal diye bir feci sorun var yazın aleminde!!!!

Hem blogumuzda yayınladığımız kendi birikim, kültür, akıl, yetenek, emek ve zamanımızı harcayarak ortaya çıkmış yazılarımız hem de kendi çektiğimiz görsellere ilişkin ortaya çıkabilecek  intihal olasılığına  karşı bloglara giriş yalnızca üyeler ile  yani izleyenler ile sınırlı olabiliyor mu? İsteyen bu şekilde izleyici olabilir. Her türlü niyettekilere yani intihal amaçlılara açık olmaz bloglar. 

Bunun bir yolu var mı? İntihal ciddi bir sıkıntı malum.

Cevaplarınızı ve önerilerinizi bekliyorum sevgili bloggerlar.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.02.2019

Paylaş :

Gümüşçün Böceği


Adım, temizlik hastasına çıkmış. Öyleyim, ne yapalım… Titizim ben. Bakmayın beş gündür elimde toz bezi yok. Gribe yakalandım çünkü. Tüm gün evde olunca dayanamıyorum kire. Haa, evim iş yerimdir ayrıca. Kuzeye bakan odanın bir köşesindeki bilgisayarımdan yapıyorum işlerimi.  Broker olmanın iyi yanı bu. İkizler biraz ortaya çıkıp anaokuluna gidene kadar böyle çalışacağım, sonrasında ofis tutmayı düşünüyorum. 

Gözüme batan her kiri, tozu anında silerim. Soluyamam ben kirli hava. Ben böyleyim. Lavaboların, mutfağın temizliği önceliklidir. Döküntü de sevmem; ama diyelim ki bir yerde unuttuğum bir bardak gözüme çok batmaz da temizlikle eş anlamlı su akan mutfakmış, banyoymuş ille pırıl pırıl olmalı.

Bugün daha iyiyim. Beş gündür elimin değmediği ortalık ne haldedir kim bilir. Her yan toz tutmuştur. Hemen temizliğe koyulmalıyım, hazır ilacımın etkisi geçmeden.

El yüz yıkarken sıçrayan su damlacıklarının lavabo aynasında bıraktığı kireç tortulu izlere sinir oluyorum. İstediğin kadar sil, eller yıkandıkça su sıçrayacak ve ayna yağmur düşmüş cam gibi beneklenecek. Hele de benim gibi “oraya dokundum, hemen  elimi yıkamalıyım” diyen birisinin aynasına su sıçramaması imkânsız. Temizlik nasıl nankör bir şey. İnsanlar kadar nankör!

Bir odayı temizleyip ötekine geçtiğin anda daha, henüz silinmiş sehpalar, masalar, her yan toz tutmaya başlıyor. Ne kadar titiz olursam olayım benden beter komşularım da var. Odaları temizleyip kapısını kapatıyorlar. O odaların kapıları temizlikten temizliğe açılıyor.  Gözlerden ırak, ayak basılmayan köşeler olarak kullanılmadan  tefriş salonu gibi kalıyorlar. Olur mu canım öyle şey? İnsan evinin her yanına her gün ayak basmazsa evin anlamı kalır mı?

Banyolardan başlayayım temizliğe. Ooo, toz kokuyor  burası. Grip bana göz açtırmazken ev toza boğulmuş. İyi ki  alev gibi yanan gözlerimin bunları görecek hali yoktu. Ortalığı tozak götürürken, biraz da ayaklanmışken grip  filan dinlemem; bu tozlar yok olmalı!

Yerde ne kıpırdıyor? Rüzgâr mı esiyor bir yerlerden de yerdeki tozları dalgalanır gibi savurtuyor?  Kıvrılırcasına  mı hareket eder tozlar rüzgârda? Toz değil sanki… Sanki bir şey var tozların içinde. Nasıl da kıvrak,  hızlı hareket eden bu şey  bir böcek olmasın! Ayyy, bir böcek. Iııyykkk. Bir grip oldum, böcek mi bastı evimi? Benim evimde böcek nasıl olur? Olamaz. Gripten de beteri varmış. Neler geldi başıma Allahım!

Daha önce hiç görmediğim bir böcek bu. Bildiğim böceklere hiç bezemiyor. Hamam böceği, kulağa kaçan, örümcek, kırkayak, rutubet böceği değil. Yoksa şu gemilerle filan yurt dışından gelenlerden olmasın? Ne ilginç bir rengi var üstelik. Parlıyor. Sedefi andırıyor. Gümüş gibi. Sanki böcek değil mücevher.

Pembemsi sedef gibi şuradaki. Biri de grimsi, gümüşi. Uğur böceği, ateş böceği, yusufçuk, kelebek olmadıkça kimse böcekleri sevmez. Ben de sevmem; ama bu sedefli gümüş görünümlü böcek, gördüğüm en güzel renkli böcek. Şimdi nasıl yok edeceğim bunları! Offf, birini yok etsem diğerleri çıkacak. Yok!  Böyle başa çıkılamaz böcekler ile.  Bunların  sevmeyip kaçtığı şeyler vardır mutlak. Hani karıncalar talk pudrasından kaçarlar ya. Kayınvalidem Gümüşhane’deki ahşap evinin pencerelerine, kapısına hep talk pudrası döker. Karınca da gelmez hiç gerçekten, pudra kokusundan kaçarlarmış. Akrebe karşı da maviye boyarlar kapı, pencereleri. Adını bilseydim bu böceğin,  evden nasıl savılır internetten arar bulurdum. Adı ne ki?

Hııımm, şöyle arayayım; “tozlar içinde, hızlı hareket eden, gümüş renkli,  bir santim kadar  böcek.” Ne çok sonuç çıktı.

Aaa, adı rengine pek uygunmuş. Gümüşçün böceğiymiş. Gümüş balığı diyormuş yabancılar bu böcüye. Yüzen balık gibi hareket ettiği için. Adları kendisine pek uygun gerçekten. İkizler uyanmasalar da  iyice okusam bu böceğin ıdısını vıdısını.

Gümüşçün karanlık, güneş görmez yerleri, kitaplıkları severmiş. Kıtır kıtır ses çıkararak duvar kâğıdına kadar yermiş. Toz tutarlarsa çocuklarım astım olabilir diye tek bir kitap bırakmadım evde Allah’tan. Ara sıra ev dekor dergileri alırım, onu da okur okumaz  kapı önüne bırakırım; kapıcı, kilo ile kağıt alanlara satsın diye. Duvarlar kâğıt kaplama değil, şükür.

Bak sen, sekiz yıl yaşarmış gümüşçün cazıları. Şeker severlermiş. İkiz oğullarım için şekerli şeyler var mutfağımda, sakın istila etmeye kalkmasalar orayı. Aman canım, korktuğum şeye bak. Mutfağım tüm gün güneş alıyor. Bunlar sevmezmiş ki güneşi. Karanlıkta yaşarlarmış. Yarasalar gibi zahir. İnsanları sokmazlarmış akrepler gibi, arılar gibi; ama gezdikleri yeri kirlettiklerinden hastalık bulaştırırlarmış. Neee! Hastalık mı? Benim bebeklerim var. Aman Allahım! Ne olacak şimdi! Hemen yok edeceğim gördüğüm gümüşçünleri.
Banyo ışığını kapatıp ortalığın karanlık olmasını sağlayayım. Karanlıkta çıkarlar deliklerinden. Azıcık bekleyip tekrar banyoya gireyim. Gördüklerimi anında yok ederim. Öyle bir hızlı açacağım ki kapıyı, ışığı açar açmaz. Kaçamayacak gümüşçünler. Hastalık yaymak haa! Bu olmadı işte güzel renkli böcek.

Bak sen, nasıl da balık hareketiyle kıvrılarak kaçtı deterjan şişesinin altına. Aaa, küçücük bir tane daha varmış.  Nasıl saydamlar! Nasıl güzel renkleri! Neredeyse ağaçlardan reçine toplayıp, bunların üzerine döküp kehribar yapasım var. Ama kehribarlar çoklukla çam reçinelerinin toprak altında yüz yıl kalmasının ardından kehribar oluyorlardı.  Neyse yine de denerim yaz gelince.

Tozun içinde saklanıyor bunlar. Elim beş gün eve değmeyince  böyle olmuş ortalık. Önce elektrikli süpürge ile yerleri kaplayan tozakları almalıyım demek ki. Sonra da gümüşçünlerin hiç sevmediği lavanta yağı ile sedir yağı bulmalı. Portakal yağı da olurmuş; ama hiçbiri yok evde.

Babaannem sedirden çeyiz sandığını bana vermek istemişti de almamıştım. Böceklenmiştir, tahta kurtçukları kemirmiştir onu diye. Ne aptalmışım! Meğer sedir odununa hiçbir böcek yanaşamazmış. O yüzden çeyiz sandıkları sedirden yapılırmış eskiden. Gemiler gibi.

Demek ki aktara gitmeliyim. Lavanta, sedir yağı almaya. Haa, bir de varsa dal halinde kekik alayım. Kitapların arasına kekik dalı konulursa kâğıt yiyen gümüşçün yanaşamazmış kütüphaneye. Kitap bırakmadım evde amaa…  Dosyaladığım faturalar da, ekstreler de kâğıt. Yardımcımız evde nasıl olsa, bebeklerime göz kulak olur. Bir an önce çıkıp gerekenleri almalı, gecikmeksizin.

Gümüş renkli arabamı hiç bu kadar zorlanarak kullanmamıştım. Aktara giderken ateşim yükseldi, zorlandım. Ama sonunda buldum yağları. Kusura bakmayın gümüşçün böcekleri. Renginiz güzel; ama gümüş görmek istersem gümüşçü vitrinine bakarım. İki yıla kalmaz ikizlere almaya başlayacağım boyama kitaplarını açarken içinden bir gümüşçün düşecek,  bıraktığı kirlerden hastalık bulaşacak diye,  gümüşçünler mutfak çekmecelerindeki şekerlemelere dadanırlar da çocuklarıma hastalık bulaşır diye ödüm kopuyor. Şekerlemeleri koyduğum çekmecede yuvalanmış koloninizi ne zaman göreceğim kaygısı ile yaşayamayacağım. Sedir ağacı, olmazsa  lavanta yağı kokacak artık buralar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.02.2019,11:30

Paylaş :

Solmak, Güneşten Başlayarak

Hiç mi usanmaz güneş,  alevler içinde yana döne milyarlarca yıldır kapkara bir boşlukta çakılı kalmaktan? Hep aynı, izsiz, belsiz, zeminsiz yörüngede? Elifi elifine değişmez hesap içinde, saati saatine döngülerini tamamlarken! Evrenin ta öte köşesinde başka güneşler olduğunu bilse de tek kendi etrafında yüzmekteki gezegenleri seyretmekten bıkmaz mı? Denizlerin gün ışığı erişemez derinliklerindeki koyulukta karanlıklara karabataklar gibi batıp batıp çıkmaktan yorulmaz mı her gün? Aklına gelmez mi hiç, “bugün canım işe gitmek istemiyor, doğmayacağım” demek? Evlatları gibi mi görür Satürn’ü, Mars’ı, Uranüs’ü; torunu mu beller ayı? Koskoca evrende olup da onca başka güneşlerin serpildiği boşlukta yüzerken hiç mi istemez bir diğer yörüngedeki güneşin mırıldandığı müziği? Öyle ki tarihin çok eskilerindeki denizcilerin yıldızlar altında işittiğince bir deniz kızı şarkısı söyler olsun o güneş… Oysa dünyayı ışığıyla besleyen bizim güneşimizin şarkısı, yalnızlık şarkısıdır. Milyarlarca yıllık yalnızlıktaki güneş ne bir gezegene yaklaşasıdır; ona yakınlar  yanar diye, ne de yıldızından canlısına  ne var ne yok ona yaklaşabilir; erir diye. Düzen öyle çünkü.
 
Bir, günün erkeninde doğarken bir de günün sonunda batarken kısacık bir anlığına karşı karşıya geldiği ay da olmasaydı sabahları “merhaba”,  akşamları “hoşça kal” diye kim derdi güneşe? Gel gör ki sınırsız, sonsuz, uçsuz bucaksız tanımlamasının çok dünyevi kaldığı uzay boşluğunda sıkışıp kalmışlığı var güneşin. O da biliyor bu gerçeği. Ve gerçeğini yaşıyor. Yana yana.

Güneşin gerçeği, bu gerçeğin yanında mikroskobik bile kalamayan mumun gerçeğinden  farksız aslında. Mum, ışık saçmak için yanar; yanınca da erir biter. Masadaki muma bakınca güneş, mumların en devi. Bir gün o da sönecek sonunda, her mum gibi.
 
Güneşin gerçeği, kendisi o halde. Gerçekler, uzay boyutundaki ortamlarda kanundur. Güneşin gerçeği  öyle yakıcı ki. Güneş her gün doğuyor. Saatinde.  Tik taksız  çark, kendi sisteminin guguklu saati.  Guguk kuşu da horozlar.  Sabah, güneşle eş anlamı. Akşam, güneşin el sallaması. Vedası. Gece, güneşsizlik. Ayın nöbeti devralması. Evrenin vedaları, karanlığa gömülmek yani. Selamları, ışımak. Mevsimler, güneşin açısı, eksisi artısı. Işığını yarıdan kıranı, dimdik yollayanı. Mevsimler, gün ışığı postacıları gibi. Güneş, dünyanın kapı numarasını aydınlatan el feneri sanki uzay mahallesinde. Cayır cayır yanan ateşten top güneşle arasında olması gereken mesafeyi korudukça dünya güllük gülistanlık.  Ama nereye kadar bu güllük gülistanlık olmaklık?

Ya güneş yanmasaydı! Çiçeğinden böceğine, insanından denizaltı canlılarına, hayvanına her şey yok olurdu, biliriz. Yanmak, güneş için başka anlamda iken dünya  ve üzerindekiler için hayat bulmak anlamında. Kimi, böylesi yanarak azar azar tükenirken onun tükenişi başkası için  hayatın can suyu. Bu yanış, dünyanın mavi gezegen olabilmesi için  gereksinim duyduğu ısı demek. Yeryüzü ve içindeki her türlü yaşam biçimi, güneşin kızıl sıcaklığından  hayat buluyor.

Olsun olsun dört yönden birine yalnızca bir metre kaçış  olsun, belli ki ırayamaz güneş.  Yörüngesine mıhlamış döner durur. Döngüsü dünya için mevsimdir, kendisi için tükeniş. Güneşin en acı gerçeği, yanarken hayat verici iken sönünce hayat verdiklerinin de yok olacağıdır. Güneş  soğuduğunda, bittiğinde dünya artık dünya olamaz. Cemrelerin düşeceği ısı değişimi olmayınca baharın, yazın, güzün, kışın adı donar kalır katman katman.

Evrende, dünyada esas olgu, döngü. Her şey dönmek üzreyken güneş de dönecek tabii. Dünya da, ay da. Döne döne var olmuşlar hep, milyarlar ile anılan bunca yıllar boyu. Belki de insanın çeşit çeşit düşünceler, yollar, sorular, yaklaşımlar geliştirip aradığı, insan gözüyle, aklıyla ya cevaplayamadığı ya da başka başka cevapladığı o gerçek, döngünün ta kendisi. Atom çekirdeğindeki gerçek nasılsa, öyle  fiziki gerçek döngü. Güneş, döngünün çekirdeği.

Kibrite gerek duymadan yanan güneş, insan gözü yeterliliği içinde görülebilecek  en büyük mum. Gökyüzünde asılı halde. Işığı, gezegenlerine. Yoksa kaynak  yapılırken etrafa saçılan küçücük bir kıvılcım kadarcık bile değildir belki sonsuz evrende. Biliriz ki mumlar yanarak ışıtırken usuldan erirler.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.11.2018


Paylaş :

Susuz Denizlerde Sörf


Onunla anlatılanları anlatmaya başka hiçbir dilin gücünün yetemeyeceği  canım dilimizin, Türkçemizin  benzersiz kavramları var.  Pek heybetli kavramlar onlar. İlki, arka. Sırt.

Doğası gereği herkes sırtını yaslayabileceği birine gereksinim halinde. Eskiden savaşta ya da korunaklı olunması gereken hallerde arkanın yaslandığı taşa, “arkadaki taş” denilirmiş. Zaman içinde  “arkadaş”a evrilmiş bu   deyiş.

Bir bakmışsınız  arkadaşlığa adanmış besteler var dillerde, bir bakmışınız Arkadaşlık Günü’nde  herkesin paylaştığı tek konu bu.  Bir çocuğun aile ortamı dışında ilk öğrendiği kavram arkadaş. Tek çocuksa eğer o çocuk, arkadaşı biraz biraz da kardeş ona.   
Ulaşımdan kentleşmeye, haberleşmeye bugünün şartlarında arkadaş demek, ille arkadaki taş demek olmayabilir. Şimdilerde çoklukla teknolojinin armağanı olarak edinilmiş arkadaşlıklarına “takipçi” deniliyor zira. Her takipçi, takipçi sayısı toplamını arttıracak artı bir anlamlı. “Falanca sosyal medya hesabımda takipçim şu kadar” böbürlenmesinin açılımı, hiç tanınmadık, gerçek mi, uydurma mı bilinemeyen sadece bir profil resmine ve isme aşinalık demek.

Üniversitede okullar ayrılmış olsa da aynı anaokuluna gidilmiş, aynı liseden mezun olunmuş, hala aynı mahallede sürdürülen arkadaşlıklar var elbette. Ancak aynı apartmandaki arkadaşlardan bile çoğu kez sosyal medya sayesinde haberdar olunuyor artık. Sosyal medya iletişim için öyle bir joker ki arkadaşların doğum gününü bile hatırlatıyor. Kutlamalar oradan gerçekleştirilebiliyor. Başsağlığı dilenebiliyor. Davetiyeler paylaşılıyor. İletişimin kestirme yolu, sosyal medya.

Kırk yılda bir toplanıp, yüz yüze görüşebilmekteki arkadaşlar birbirlerine hal hatır sorduktan sonra arkadaşlık  hemencecik parmaklara dökülüyor. Konuşmaksızın karşılıklı oturmakta ve gözleri hep telefonlarındaki arkadaşlar, birbirlerinin yediğinden içtiğine, gezmesine yeni cicilerine dek her şeyden  paylaşımlar  ile haberdar oluyorlar. Karşılıklı güle eğlene sözlü sohbet yerini   cep telefonu ekranındaki birkaç satır not iliştirilmiş  görüntülere bıraktı çoktan.

Sanal sohbetlerin kimisi, mekândan ari. Öyle ki lavabolarda bile telefonlar ellerde. “Arkadaki taş”  anlamlı arkadaşlık, artık telefona sığdı. Arkadaşlık, cep telefonun içine hapsoldu. Akrabadan eş dosta, tanıdık bildikler, cep telefonunda bir listenin  parçası olduk, kayda dönüştük.  Birisinin, sosyal medya hesabındaki bir sayıyız hepimiz, topluca da bir listeyiz.   Listedekilerin çoğu da aranılmak için değildir eskisi gibi; nerede ne yemişler, kimlerle imişler sormaksızın öğrenebilmek için varlar, paylaşımları sayesinde. Ki arkadaş listemizdekilerin belki de büyük bir kısmı ile hiç tanışmadık, tokalaşmadık, görüşmedik, seslerini duysak, ayak seslerini işitsek tanımayız. Listede kayıtlı olmak kıskacındaki akrabalıkmış, arkadaşlıkmış gibi  kavramlar, duygusal boyut değiştirdi algılarımızda. Şimdiden beylik nostalji temaları oldular.  

Sosyal medyanın kireç boyasız sanal duvarları, ilan tablomuz gibi. Ne severiz, ne okuduk, hangi müziği dinleriz, meraklı olduğumuz konular dizi dizi sıralı orada. Spordan, sanattan, elişine  aynı ilgi alanları nedeniyle bir internet sayfası sayesinde tanışmaksızın kurulmuş sanal arkadaşlıklar, okul, çocukluk arkadaşlıkları kadar köklü değildir elbet; ama o arkadaşlıklardan daha  çok zamanınızı kaplarlar.
Arkadaşlığın büyüyüp serpilmişi, dostluk. Dost demek, ille maddi açıdan daraldığınızda yanınızda olan demek değildir. Bilirsiniz ki her arkadaş değil belki; ama dostluk basamağına oturmuş arkadaşın  hep aklındasınızdır. Siz epeyce bir boş verip aramadığınızda  öyle tatlı bir öfkeyle neden aramadığımız, niye onu merakta bıraktığımız için onlar arar, bağıra çağıra. Sitem duymazsınız; ama güzelinden haşlayabilenlerdir onlar. Sizin de memnuniyetle razı olduğunuz haşlama türüdür, bu türden olan. Dostluk  onca sınavdan sonra ortaya çıkan, tarzı iki mimarın elinde biçimlenen  eşsiz mimaridir bir yerde.

Dostluk nedir  üzerine gördüğüm, bildiğim en iyi örnek on beş yıldır artık hayatta olmayan yaşlı bir teyzeydi. Mihriban teyze. Apartmandaki, mahalledeki herkesin teyzesiydi. Ankara, Küçük Esat’taki okul öncesi ilk evimizde üst kat komşumuzdu. Kendinden küçük herkesi çocuğu, yakını gibi görür, kollardı. Uzun yaşadı. Uzunca bir hastalık çekti. Hasta yatağında bile aramasını beklediği; ama hatırlı gecikmesi olmuş kişileri bakıcısına arattırır, dili hala ne kadar dönebiliyorsa sayıp dökerdi. 
Büyüdüğü kasabada edindiği kültürü, metropol koşullarına kurban etmemiş böylesi kişiler artık neredeyse yok. Demek ki önceki kuşaktan farklı teknolojide, şehircilik anlayışında yetişen kuşaklar kendilerine özgü yeni bir arkadaşlık, dostluk kavramı biçimlendirebiliyor.

Şimdilerin arkadaşlıkları sosyal medya üzerinden yürütülürken  takım arkadaşlığı var bir de. Onlar, aynı renklerin  çocukları. Sıradan bir ortamda birbiri ile hiç anlaşamayacak iki kişi maçlarda sesleri kısılana kadar takımlarını desteklemek için yan yana bağırıyor. Gol atılınca birbirine sarılırken  gol kaçırınca aynı üzüntüyü yaşıyorlar. Çoğu tek yumurta ikizine nispet edercesine neredeyse.

Arkadaşlık hatta onun daha gelişmişi dostluk kavramı, ilerideki  kuşaklar için pek anlamlı olmayacak gibi. Baksanıza, şimdi kankalık moda. “Arkadaşım” denmiyor artık,  “kankam” deniliyor! Arkadaşlık mı? O eski kuşağın âdetiydi…

Başka bir kuşak demek olan bir yirmi yıl sonrasının yirmilikleri, arkadaş, dost ve kanka kavramı için neler yazarlardı merak sarmıyor değil içimi. Tarihin en eski mağara duvarı yazılarından kil tablet kayıtlarına kadar hep insanların değiştiği, eskilerin daha güzel olduğu yazılmış malum. 

 Bu olgular konu olduğunda dünyadaki son güzel çağın bireyleriz galiba. Bu kavramların denizi kurumakta. Susuz denizlerde sörf nasıl olacak?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.01.2019

Paylaş :

Homo Homini Lupus; Oysa Tek Kurt muydu, Kurt Olan?

 Kurdun adı çıkmış bir kere. Dokuza. Ne yapsa inmez sekize. Oysa...

Balık da balığın kurdu, denizlerde. Büyük balık, küçük balığı yutar. Su altında tarım yok, bağ bahçe yok. Market yok ki acıkan balıklar bir şeyler satın alabilsin.  Bir sürünün bilmem kaçta kaçından foklara, albatrosa ne bulursa avlar köpek balıkları. Bir bakmışınız bir gün kendileri de av oluverir, bir ağda. Sonrasında üç beş gün için tezgâhta, gösteride. Ardından etini seven coğrafyaların restoranlarında şık tabaklarda pahalı yemek olurlar.

Yavru aslanları çakallardan başka aslanlar da avlar. Bir belgeselde görmüştüm, yaralı bir yetişkin aslan sığınacak yer arıyordu gece vakti. Aslanmış filan demiyor aç aslanlar av bulduklarında. Kan kokusunu sürüyorlar ve  yaralı hayvan kendi türünden de olsa artık o bir av.
Alıcı kuşlar avcı; avları da çoklukla  küçük kuşlar. Yine bir belgeselde gördüm, bir kartal başka bir kartala av olmuşmuş. Avlak bölgelerin  zenginliğini yitirdiği, doğanın kış uykusuna yatıp etrafın karla kaplandığı uzun soğuk mevsimlerde hayatta kalabilmek için türündenmiş, değilmiş gözetmeksizin sağ kalabilmek uğruna besin olabilecek her şey avlanılırmış doğanın kanunu gereği.

Havada asılı kalıp çiçeklerin özleri ile beslenmekteki rengârenk küçücük sinek kuşunu, bir böcek olan peygamber devesinin avladığını görmek fazlasıyla şaşırtıcı idi.  Peygamber develeri yani mantisler, böcek dünyasının en yamanı bilinirmiş. Ne bulursa avlıyorlar. Bir böcek olup da avlanırken bir kurt kesilmek…

Balıkçılardan usta ağ ören, iplikçilerden  pek ipek ibrişimler salgılayıp  bir baştan bir başa dokuyarak tuzak kuran örümceklerin avlanması, bir yerde avının kendi ayağına gelmesince. Örümceğin ağ örmesi aslında  ağaca, kayaya, duvardan duvara kendisine yemek masası kurmasıdır. Zanaatkâr yapıdaki dokumacı canlılar olan örümceklerin masa örtüsünün deseni değişmez; ama boyutu değişebilir.  Yemek masaya hemen gelmez. Beklemek gerekir. Tropikal kimi örümcek türleri küçük kuşları bile avlarmış. Kimileyin bir örümceğin diğer örümceği yediğini bilmeyen yoktur.
Örümcek ağına yakalanmış sinekmiş, böcekmiş kurtulamaz. Ağlar çetindir. Tek sinek böcek için değil balıklar için de, insanlar için de.          İnsanların üzerlerine ağ atılıp yakalanmaları sahneleri çokçadır tarihi konulu filmlerde. Yaban arıları, bal arılarını avlıyor, yuvalarını talan ediyor.

Timsahlar, kendi yavrularını yer; yerken de gözyaşı döker bilinir. Aslında üzüntü duyulmayan bir konuda üzülürmüş gibi yapanlara da bir yakıştırmadır “timsah gözyaşları” deyişi. Çok aç bir anne timsahın yavrularını yediği olurmuş; ancak yumurtadan çıkan ve kolay av olacak timsah yavruları için en güvenli yer, annelerinin ağzı imiş. Timsahlar yavrularını burada korurmuş. Anlaşılan timsahlar, yavrularını korumak için de alıyor ağızlarına, aç kaldığında yemek niyetine de… Bu durumda anne timsah kimileyin kendi yavrularının kurdu oluyor.

Bir de insan var. Yürüyebilen, elleri ile iş, sanat, zanaat yapabilen, dili olup da konuşup, yazıp çizebilen, okuyabilen. Yine de nedense bir hayvan türü olan kurtla  tanımlanmış bazı insanlar. Bir konunun açığını, inceliklerini, girdisini çıktısını bilenlere “işin kurdu olmuş” derken her işini kolayından halledebilenlere de “o ne kurttur!” demişiz. İçi içine sığmayanlara da bir başka kurdu yakıştırmışız. Meyve kurtlarını. Kıpır kıpır insanlara “kurtlandın mı?” diye uyarıda bulunulmakta hala.
Bir insan, neden bir başka insanı kurt olarak görür, karşısındaki şeklen insanken? Üstelik gerçekte kurt adam türü bir canlının da bulunmamasına rağmen. Gerçi filmlerde var öyle biri. Hani dolunay çıktığında  kurda dönüşen adam. O bile “homo homini lupus” lafındaki kadar ürkütücü değildir belki de.

Latince bu lafı insanlık literatürüne Thomas Hobbes katmış. Doğduklarında hepsi de bakıma muhtaç, acziyet içindeki insanlar büyüdükçe beklentileri artacak, bu da çatışmalar çıkmasına neden olacak, böylece  çatışma halindeki insanlar artık birbirlerinin avı, düşmanı olacaklar. Devamında hayat en az birisi için cehenneme dönüşecek diye açıklamış Thomas Hobbes lafının içeriğini. Kısaca.

Dünyaya bakınca kurtlar insanlara çok ender zarar verse de insanların kimisi başka insanlardan her gün zarar görmekte. Gözyaşı, kaybedilen bir yakın için değilse eğer,  çekilen acıların sonucu. Kimi insanlar, ihtiyaç içindeyken kendilerine uzatılan eli dahi ısırabilmekte, artık o ele gereksinimleri kalmadığında. Ne öyküler vardır yanında çalıştığı, hizmet ettiği, sığındığı kişilerin yerini almak, ondan öğrendiklerini  kendi  haliymiş gibi göstermek kurtluğu içindekilerden,  açlıktan ölenler varken nasıl kilo verebileceği derdindekilere kadar.

Açlıktan, susuzluktan  dökebilecekleri bir damla gözyaşı dahi kalmamış  insanlar var belli coğrafyalarda. Bir kuru ekmek, bir yudum su onlar için hayat demek. Kimileri doktor olup  insanların yardımına koşarken kimileri de yakalandığı hastalıktan kurtulamamış bir yakını neden kurtulamadı diye doktorlara yapmadığı bırakmıyor. Bazen küçük çocuklar, büyüklerden her konuda çekiyor. Hatta dahası kendi ana babalarından. Bunları duydukça bu söz nasıl hatırlanmaz? Çatışma halinde olunmaksızın bambaşka nedenler sonucunda neler çeken çocukların, kadınların öyküleri dinlenirken insanın, bir başka insanın kurdu bile değil, canavar olabildiğini düşünüyor insan.  Öyle ki ne bazı göllerde yaşadığına inanılan, güya siluet halinde resimlenmiş canavarlara benziyor bunlar ne de Çinlilerin dragonlarına. İnsanın canavarlaşması, kurdun canavarlaşmasına hiç benzemiyor.   

Latince söylenmiş bu sözün aynası, dünya. Dolunay olsun olmasın, kurda dönüşmeksizin kurt kesilecek insan suretlilerin neden olduğu şeyleri işitmek, bu lafın boşa edilmediğini düşündürtüyor.  İlkin belki başka amaçla söylenmiş olsa da şimdilerde insanlar tarafından kötülüğe uğramış başta çocuklara, kadınlara, yaşlılara yapılanları anlatmada can simidi ifade olmuş halde.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 28.01.2019, 15:17

Paylaş :

21 Şubat 2019 Perşembe


“Saat 10:01” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.02.2019

Paylaş :

20 Şubat 2019 Çarşamba

Süper ay geç çekim karesi


Dün gece gökyüzü, süper ay ile daha bir parıldadı. Ankara.

Ayın dünyaya en yakın olup da daha büyük gözüktüğü  dün gece süper ay akla gelmeyince sabahın erkeninde  haberlerden duyulur duyulmaz gökyüzüne bakıldı.

Eğer sabah altıdan az sonraki bu görüntü yakalanmamış olsaydı, Şubat süper ayının tek bir karesi çekilememiş olacaktı. 

Bu sabah çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.02.2019

Paylaş :

18 Şubat 2019 Pazartesi

İçinde bir öykümün olduğu kitap: Esere Saygılı Korsana Karşıyız - Hikayeler


“Kara Korsanları” adlı 

  yeni bir öykümün yer aldığı




“Esere Saygılı Korsana Karşıyız Hikayeler” 







adlı kitap elime geçti.






Okullarda verilecek konferanslarda







ücretsiz olarak öğrencilere dağıtılacak





 ve başka bazı ülkelere de













 kitap yardımı kapsamında bağışlanacakmış..





(Her hakkı saklıdır)




Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)




 18.02.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci