2 Mart 2019 Cumartesi

Yere düşen cemrelerin yukardan seyir anını gördüm ve çektim...


Bahara yol almaktaki günlerden 28 Şubat sabahı, saat 06:33 suları. 

Ankara.

Cemrelerin düştüğü günleri, ayın tepeden seyri...

Bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.03.2019

Paylaş :

1 Mart 2019 Cuma

SAKLI EGE: URFA


Bir Urfa ki… Urla eline su dökemez.


  

Her yan göz alabildiğine tarla, bağ bahçe. Kıyısında kulesiz. Göz, tek ekili dikili topraklar görüyor. Açığından koyusuna yeşil sıralanışta ağaçlar  fideler. Bereket, olgunlaşmaktaki buğdayın sarısında; olgunlaşacak başağında yeşilinde.


Dağ taş zeytin, incir, nar, badem fışkırıyor… Dahası fıstık ağaçlarının yüzlerce dönümlük yayılışı. Fıstık çamı da ayrı bir nota bu müzikte. Sumak sadece baharatçılarda satılmıyor, bitkisi kendiliğinden yetişiyor. Metropollerde yerini hiç çiçek açmadığından mis gibi kokmayan, geç yeşillenen top bulvar akasyalarına bırakmış akasya ağaçlarına burada rastlamak, en güzel kokuyu yeniden bulmak demek bu baharatından, kebabından, akasyasına kokulu şehirde.


Güneşin yakıcılığı, ateş kızılı biberlerde. Öylesine acı ki biberler, üstüne ille de tatlı gerek. En çok baklava, künefe ile şıllık tatlısı görülüyor Urfa’daki  camekanlara dizili.


Bir kez olsun oraları görmemişler için Urfa denilince akla gelenlerle oraları bir kez gördükten sonra akla gelecekler bambaşka. Üstü çöl kumuyla kaplandığından pırıltısı ilkten algılanamayan eşsiz bir elmas gibi oralar.  Ha, kimileri, başta da Urfalılar işte tam burada çıkıp diyecekler ki “ama Urfa’da deniz yok”… Gel de gülme şimdi.  Neden mi?


İlkin deniz suyuyla tarla, bağ bahçe sulanmaz. Deniz suyu içilmez. Ama ya o kaç koluyla kıvrıla kıvrıla  akarken üzerine upuzun tarihi taş köprüler kurulmuş, kırlangıçların su içtiği, balıkların ağlarla yakalandığı   gepegeniş nehirlerin suyu? İşte onlar, tuzlu denizin can veremediği hayat. Güneşin yukarıdan kavurduğu o toprakları  sulayan nehirler oraların sadece toprak üstü zenginliği aslında.


Suyu toprağı sulamakta kullanılamayan deniz olmasa bile mavi ışıltılı  safir bir yol gibi “S”ler çizerek buğday tarlasından, zeytinliğine, bademliğine, bağından fıstık bahçesine  kana kana sulayacak tatlı sulu nehirler, çaylar var Urfa’da. Ancak sulanabilenn toprağın yaşam kaynağı olduğu çok uzun zaman önce tanımlamıştı “Nil olmasaydı, Mısır olmazdı” ya da  “Mısır, Nil’in armağanıdır” denilerek. Sahili olsa da deniz suyuyla kanmıyor Mısır’ın tarlaları suya. Nil’in suyuyla kanıyor.


Engin denizlerin suları gemilerin sevinciyken, kıvrıla büküle yılankavi dolantılarla uçsuz bucaksız yerlerden geçen nehirler doyurucu toprağın sevincidir. Toprağın besini tek tatlı sudur zira. Tuz, toprağın zehridir malum. Görmeden de bilinecek gibi hiç değil oralar.


Üstelik havadan bakıldığında “sanki iç deniz” dedirten öyle barajlar var ki. Atatürk Barajı mesela. Demirli olduğundan olmalı kıpkızıl topraklı, başaklı, boz yeşil yapraklı zeytinli, fıstıklı  tarlalarıyla devasa bir kırk yama işi gibi görünen yüzeyin berrak ışıltısı barajlar. Denizin yanında küçücük kalsalar da deniz suyu  tarlaları doyuramazken nehirlerle beslenen barajlar,  bolluk bereket saçar. Üstelik balık da yaşar  o sularda denizlerdeki gibi.


Suyun da, toprağın da, güneşin korunun da, bitkinin, çiçeğin, otun da en zengininin bir arada bulunabildiği o kadim kent her kavramın dopdolu olduğu bir yer. Hani o “Peygamberler diyarı” denilen Urfa maddeden manaya bambaşka. İbrahim Peygamber’den Eyüp Peygambere.  İşte o başkalık Urfa diye özetlenirken öte yandan Urfa tam anlamıyla bir keyif kenti de. Caddesinden sokağına belki günün üçte birinden fazlasında kebap kokulu. Kebap buğusuyla duman altı. Haşimiye denilen şehrin merkezindeki kaldırımlar, mangallı  piknik  alanı gibi sanki. Şişlerde dizili ciğerler kahvaltıda da yenirmiş.  Kebabın yanında ille sumaklı, nar ekşili soğan olacak. Soğanları acısız, kokusuyla rahatsız da etmiyor. Bir de bol naneli birazcık da maydanozlu yeşillik tabağı olacak. Alışıldık marullu, havuçlu, küçük turplu salatalar yok.


Kaldırımlar boyunca uzunca bir mangalın üzerindeki şişlerde kömür ateşinde pişen ciğerinden kuzusuna etlerin kokusu gece yarısı ikide bile duyuluyor. Kırmızı kavata bilerler ile çarlistonundan sivrisine yeşil biberler de geçirildikleri şişlerde közleniyor.  


Yayalar kaldırımlarda mangallar, meyan kökü şıracıları, küçük sektelerle çevrili masalarla dükkânlar arasından ilerliyor. Dükkânların önünden geçerken keskin kokular duyuluyor. İpeğinden puluna, isotuna  kırmızı biberlerle sumağından kimyonuna baharat kokuları, ağızları açık çuvallardan buram buram yayılıyor. Pişmaniyeciler çok ikramkârlar. Ara sokaktaki bir pişmaniyeci akşam yemeği için her oradan geçişimizde tel tel pişmaniyeden ikram etmekten geri kalmadı. Çok misafirperverler. Ve bize hep “misafir misiniz” diye sordular. Bu, “buralı olmadığınızın farkındayız” demek.


Sokaklar çok hareketli. Nedeni tümden çocuk ve gençle dopdolu olmaları. Ne Ankara’da ne İstanbul’da ne İzmir’de rastlanamaz  o kadar çocuk ve gence. Gepegenç kızlar ille puset sürüyorlar. Yeni evli olduğundan henüz tek bebeği olanlar dışında her pusette en az iki bebek var, bir yaş arayla. Kiminde üç. Yetmedi annelerin iki yanında ve arkalarında da kendi başlarına yürüyebilen çocukları var. Geri kalan çocuklar da evdeymiş. Gözleriniz açık, ağzınız açık kalıyorsunuz  adım başından da sıklıkta bebek, çocuk ve genç görünce. Ve bir düşünce kaplıyor sizi. Onların ve hepimizin geleceği… Nüfus, son göçlerle öyle patlamış ki  Urfa’da. Bunca yaşlı bu kent, tümden gençlerin kenti şimdilerde. Metropollerde bu kadar çok genci bir üniversitede dahi  görmezsiniz. Zira üniversitelinin yaşı, yaş dilimi bellidir. Oysa Urfa’da yeni doğmuşundan yeni yetmesine  her yaştan çocuk genç gırla gidiyor.  Sadece Urfa yerlilerinin geçen yıl 55.000 bebeği doğmuş. Sınır aşarak  Türkiye’ye  göç etmişlerden doğanlar bu sayının dışında.


Orada bir yetişkine “kardeşin var mı?” diye sorarsanız size güler. Doğru soru, “kaç kardeşin var?” dır çünkü.


Tablalarda iri sarı üzüm kurusu, Antep fıstığı, fıstık, badem, pestil, cevizli sucuk, kara üzüm kurusu satan yemişçilerden, asma yaprağı, çiriş satanlara dolu her yan. Dövülen bakırların tınılarıyla Bakıcılar Çarşısı'nın kendine has müziği kulağa çok hoş geliyor.  Kırkılmış koyunların, keçilerin yünleri dev çuvallar dolusu alıcı bekliyor. Yaşlısından gencine, çocuğuna daha çok kadınların  katıldığı sıra gecelerinden kimse oynamayınca davulcu, tokmağı  davula öyle bir indirip ortaya fırlıyor ki o zaman  boş alan birden doluyor. Oyunları seyretmek, gerçek bir şölen.


Bunca zenginliğin, bereketin içinde olsalar da gençlerin gözü  tek İzmir’de. Kimisinin de Antalya’da. O zaman akla “balık suda olduğunu bilmezmiş” lafı geliyor. Oysa benim gibi bir ucu İzmir olan  biri için ilk görülecek şey, artık bitmekteki bile değil bitmiş İzmir’den  buraların ne kadar daha şanslı ve zengin olduğu.  Gel gör ki Urfa gençleri bunun farkında değil. Misafirler yani başka kentten gelenlerse ilk anda, ilk bakışta görüyor.


Diyeceğim ora gençlerinin düşü Urfa değil Urla olsa da, Urfa ister tek başına ister diyelim ki Adıyaman ile el ele kaç Ege edecek zenginlikte. Aslında artık bitmiş Ege’nin bitmemiş hali  şimdilerde Urfa’da. Biz hep zeytininden zakkumuna, incirinden, üzümünden bademine, otuna ille  Ege bilirdik   oysa  Urfa’nın dağı taşı   zaten onlarla yetmedi fıstık ağaçlarıyla kaplı. Nehirlerle suyu var. İşin gerçeği asıl Ege Urfa’da artık. Urfa ve civarı saklı Ege görebilene.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
14.05.2018, 15:26

Paylaş :


Yazmak için bir yıla yakın beklediğim,

“GÖBEKLİTEPE: Kadim Bilgi Denizinde Bir Adacık” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  01.03.2019

Paylaş :

24 Şubat 2019 Pazar

Dünya hali; onmaz dertler!


Dünya öyle bir yer ki, gözünüzü açtığınızda atmosferinizdeki katmanların gaz oranlarından ailenize, saçınızdan göz renginize belirleyicileri değiştiremeyeceğiniz bir ortamdasınız.  Bir başında giriş,  öte başında çıkış tabelalı bir koridor gibi bu gezegene ayak basmak, bu gezen tarafından bir gün yutulmak demek. Gelenler kalmaz. Gidenler gelmez. Yaşam sürecinin içerdiklerine  de kısaca “kader” diyoruz.

Dünya öyle bir yer ki, her şey yarım. İnsanlar tek başlarına yarım. Dünya aysız, güneşsiz yarım. Toprak susuzken yarım. Doğarken anası öldüğünden “Yadigar” adıyla çağrılanlar yarım.  El ele aynı yola çıkmış iki gençten biri ansızın düşüp nefessiz kalınca geride kalanın hayatı yarım. Tutacakları eller, tutunacakları dalları olmayanlar ya da kırılanlar yarım. En çok da çocuklar… Öksüz ve yetim çocuklar kendileri anne baba olduklarında onların çocukları bile yarım. Çocukluğu anasız babasız geçmiş ana babalarına, ana baba olmaktan çocuk olamadıkları için.


Dünya öyle bir yer ki, hayatların ekvatorlarını kutba çevirirken dondurur, soldurur. Kimini de bekletir, bekletir, bekletir… Bir gün beklenileni verdiğinde vakit belki de geçtir. Yorgun, bitkin düşmüş bir insan ruhu artık sevinmeyi unutmuş olabilir. Çünkü etrafına duvarlar örülmüştür. Yıksa yıkılmaz, atlasa atlanılmaz. Yine de umut denilen  bir filiz var dünyada. O hep yeşil.  


İnsan, ilkin yaşama düşer; gün olur hayattan düşer. Bu ikisi arasında da düşlere düşer. Dünyanın çekilir yanı, her şeyin onlarla  kıvılcımlandığı düşler olmalı. Düşülen düşlerin peşinde kimi yorgun belleniyor, kimi  yoran. Oysa bir de şöyle bakılsaydı! Yorulan mı daha yorgun, yoran mı daha yorgun? Ah, gözlerimizin ufku kısıtlı. Öteleri göremez. Dünya böyle bir yer işte. Ondurmaz dertlerin, kapanmayacak yaraların  pınarı bazen.


Dünya öyle bir yer ki, insanın en büyük sermayesi aklın çoğu kez kullanılmadığı, duyguların yalnız başına yaşandığı, öfkenin set vurulamayıp üzüntülere yol açtığı meydan. İnsanlar böyleyken dünya da kâh deprem, hortum, fırtınalar ile öfkeli, kâh meltemlerle, baharlarla kavak yelleri  içinde. Bir yeniyetme  gibi.


Mürekkepsiz, kalemsiz yazılırken ufka bakılınca tek kişilik öyküler, yukarıdan bakıldığında milyarlarca  kahramanlı dev bir roman gibi dünya. Sayfalar yıllar, ciltler çağlardan oluşuyor.  Geçmişlerin görülmedik, okunmadık bölümleri  tarihin bilinmez kütüphanesinde gizli.


Dünya öyle bir yer ki, bir şeyden verdi mi üst üste verdiği olur. Diyelim ki Japonya’da en şiddetli depremlerden biri yaşanır. Üstüne nükleer santral patlar. Ardından tsunamiler gelir. Yerle bir olur ortalık, etrafa zehir saçılır. Küçük dünya insanın hayatında da kendince depremlerin, tsunamilerin, hortumların birbirini izlediği dönemler olabilir…


Dünya öyle bir yer ki, huzurun tablolara işlenen renklerini içeren dağlı, ormanlı bir manzara aslında kendi içinde huzursuzluğun ta kendisidir. Orman, av olanlar ile avlananların yeridir zira. Kuşundan kurduna, aslanından böceğine av peşindeyken tablonun güzelliğinde bunlar kaybolur. Dünya öyle bir yer ki, gördüğümüzü sandığımız şey, göremediğimizin perdesidir. Gerçekler çok kere görünenden çok başkadır. Ama kendi gözümüz, kendi kendimizi yanıltandır da haberimiz olmaz.


Dünya, şiirinden ağıtına, güldürüsünden trajikomedisine içeren  öyle bir kitap ki, her satırının altı ancak yetkin bir elin ustalığıyla çizile çizile okunabildiğinde ucundan kıyısından belki birazcık anlaşılabilecek gibi. Göz açıp kapayana dek geçen kısa insan ömrü boyunca.


Öyleyse yaşam yolculuğunun otobanı dünyayı en güzel şairler anlatıyor. Kâh “yaşıyoruz işte” gibisinden savsaklamalı  ifadelerle kâh  Cahit Sıtkı  gibi anlamı bir yere değil yüreğe yüklemiş halde. Sılasına mıdır özlemi koca şairin,  eşine mi bilemedik, ondan ayrı olduktan sonra ha andığı ilk şehirde ha andığı diğer şehirde olmuş önemsemediğini vurguladığı dizeleri, dünyanın insanlar ile anlamlandığını anlatmakta. Dünyadaki düzen bu! Ahlar, eyvahlarla;  hay Allah nidaları arasında.


Gölmüş, denizmiş kıyısıymış demeden dörtte üçü su ile kaplı dünyaya bakarken düşündüğüm bir şey vardır, “dünyanın ilk gününden beri akıtılan gözyaşları denizlerin kaç katıydı acaba?” Cevabı hiç bulamadım. Kimselerin de bildiğini sanmıyorum. Denizler bir damla gözyaşının farkına bile varmaz; ama akıtılan tüm gözyaşları  gözlerden bir anda dökülseydi kaç dünyanın, kaç denizini taşırırdı ki? Damlanın  tuzu ne bir yarayı ondurur ne de dertlilere devadır.


Gülümsemenin dili de bir, gözyaşlarının da. Bir olmayan, o damlayı göz pınarına getiren nedenler.  Gözyaşı tuzlu, çünkü yaralara tuz basılır. Doğarken ağlatan dünya, çocuklukta yetişkinlikte unutturmak üzere gülmeyi de öğretiyor. Gözyaşı şişeleri bile icat olmuş vaktinde. Ki onlar müzelerin  seçkin eserleri artık.


Dünya öyle bir yer ki, binlerce yıl önce gizli gizli ağlayanların dertlerini akıttıkları şişeler, ağlamayan; ama geçmişe  meraklı gözlerin şenliği şimdi. Onlar, damlaları uçmuş, tuzu kalmış halde öyküler anlatma derdindeler. Anlatabildiklerini sanmıyorum. Yoksa gelmiş geçmiş çoğu dünyalıların onmaz dertlerinden ilki anlatamamak, şiir müzesinin baş köşesinde olur muydu?


Diyeceğim, aslında dünyanın kendisi koskoca bir gözyaşı şişesi. İnanmayan okyanuslara baksın. Gözyaşınca tuzlu su dolu hepsi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.02.2019
Paylaş :

Duyuru kadar öncesindeki rica da önemli sevgili bloggerlar...


Önce;

Özellikle bizimsemaver sayfasındaki  çalışmalarım için tüm blogerların, tüm, mutlaka desteğini bekliyorum. Mutlaka! Elinizden geldiğince. Bekliyorum. Ve şimdiden çoook teşekkürler. Bunun bir anlamı var!

Yaşamın, yaşayanlara mutlaka tattıracağı, tadı tuzu eskilere hiç benzemeyecek bir olguyu anlatmaya çalıştığım,

“Yaşlanmak” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.02.2019




Paylaş :


Neyi söylediğinizden çok onu nasıl söylediğiniz önemli imiş.

Neyi,  nasıl yaptığımız, söylediğimiz, çizdiğimiz de bizim üslubumuz, malum.

Çok çok eskiden yayınlamak üzere kaleme alıp yazdıklarımdan ve 2010 yılında blogumda da yayınlanan, -internet gazetesi ww.kadinhaberleri.com’un önceki hali olup, şimdi yayında olmayan ww.kadinhaberleri.net adresinde de yayınlanmış yazım - ;
“Benliğimizin İmzası: Üslup” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Yazım, blogumda elifi elifine aynı halde. Hiç güncellemedim. Dokuz yıl önceki uslubum ile şimdiki arasındaki en ufak bir gelişmeyi gözden kaçırmayayım diye.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.02.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci