8 Mart 2019 Cuma

GÖBEKLİTEPE: Kadim Bilgi Denizinde Bir Adacık


(Tüm fotoğraflar, Göbeklitepe ziyaretimde kendi çektiğim karelerdir)

Bir çoban hayvanlarını yayarken, bir çiftçi bir gün toprağını sürerken bir şey takılır çiftine, ayağına, eğilir onu almak ister. Toprağı eşeledikçe  bir bakar ki rast geldiği şey, şimdiye kadar bildiklerinden  değil. Ertesi sabah tarih denilince tüm doğru bilinenler yanlış bilgiye dönüşecek, tarih yeniden yazılmaya başlanacaktır. Kadim çağlar denilen, öncesinin nerelere ulaştığı bilinmedik dönemlerin bilgileri, taşlardaki bir nakış kadar sanatsal ve naif olabilir.
 
Ne günler görmüş, ne uygarlıklar ağırlamış sır küpü gibi dünyanın da dünyadakilerin de başlarından geçenleri kısaca “tarih” diye geçiştirirken, tarihin bir anlamının “giz” olduğu aklımıza gelmez bile. Yaşamın başlangıcından bugüne olanlar hakkındaki bilgilerimiz kopuk kopuk. Tarihin bir sayfasından birkaç satır anlamına gelen çoğu kalıntılardan bulunana kadar haberdar bile değiliz.  Müzelerdeki antik eserler, yazıtlar, eski kitaplar, parşömenler, bakırlar üzerinde, mağara duvarlarında ya da tarihçilerce yazılmış halde bugüne ulaşmış bilgiler dışında tarih, kâinat kadar habersiz olduğumuz bir boşluk. Geçmişi araştırmaya burun kıvırıp, öğrenmemek bir bakıma geleceğe ihanet olabilir. Neden mi? Çünkü denilmektedir ki “tarih, tarihini bilmeyenleri kayıtlarından siler!” “Tarih sandığı, geleceğin çeyizidir o halde” desem, doğru  demiş olurum.

Bugün dünya, insan eliyle  ışıl ışıl beton kulelerden adımlar ile  koşar hızla metropolleşirken, bundan on iki bin yıl sonrasındaki kazılar için sanat değeri taşıyacak yapılardan pek bırakmayacağımız ortada. Kaç tonluk taşları yontarak yapılan antik kalıntılara bakınca “içinde bulunduğumuz çağ uygarlık mı, yoksa vahşi teknoloji  cinneti mi?” sorusunun  cevabı besbelli aslında. Bizler yorgun dünyanın bugünleri iken kazılmadıkça  bilinmeyecek eski uygarlıklar, dünya tarihinin saklı başlıkları.

Batan Atlantis kıtası ve Mu uygarlığı mesela. Bugünkü  Yunanlıların  atalarının aslen Mısır ve Nijerya’dan, Afrika’dan geldikten sonra   üstüne oturarak kendilerine mal ettikleri bile söylenen Antik Makedon uygarlığı; Nil Nehri’nin taşma zamanını önceden hesaplayabilmek için ilk güneş takvimini  geliştirmiş Mısır; Hun; Pers; ne yazık ki yok edilmiş olan Aztek; kakaoyu para yerine kullanıp, astronomi, matematik, mimari, sanat ve güneş yılına dayalı takvimleri olup   tarımda çok gelişmiş Maya; patates tarımını ilk gerçekleştiren İnka uygarlığı; ilk takvimi yapıp tıp alanında  ileri gitmiş, filozoflar ve edebiyatçılar yetiştirmiş Akdeniz uygarlıkları;  Aymara; ilk yazıyı, dört işlemi kullanıp dairenin alanını hesaplayarak ilk yazılı kanunlar olan “Urganika Kanunları”nı yapan  Sümerler; ilk yazılı anayasa olan Hammurabi Kanunları’nı yapan Babil uygarlıkları gibi niceleri  yok olmuş. Öyle ki İstanbul’a bakınca  yedi tepesinde kaç uygarlığın belirip sonra da silindiği bilinemiyor. Kazdıkça altından bir başkasına ulaşılan her uygarlık kalıntısı  bu kez kendi katmanı altında daha önceki başka bir uygarlığın kalıntısının üstünü örtmüş. Yol çalışmalarında bile tarihi eserler  fışkıran Istanbul’un aslında kendisi başlı başına bir kadim bilgi. Sırlarıyla, adlarıyla.  Toprağında, suyunda sakladıkları ile. Ne efsanelerin kentidir İstanbul.
 
Bir gün kendisi de yok olacak dünya, dev bir öğütücüdür. Üzerinde yaşamış, yaşamaktaki tüm canlı türlerinden insanlık, uygarlık ve daha birçok şeye öğütmüş, kimini hazmetmiş, kimini midesinde saklamakta.

Bir medeniyetin sonu bazen başka bir medeniyetin doğması demek olurken kimi uygarlıkların bugüne adı, izi dahi kalmamış.  Dünyanın sinesinde gizlemekte olduğu bu uygarlıklardan habersiz yaşayıp giderken bir bakıyorsunuz bir çobanın, çiftçinin ona rast gelmesiyle sırlarının gün yüzüne çıkıvermesi ister istemez akla Yedi Uyurları getiriyor.

Arkeolojik kazılar bir yerde binlerce yıldır toprağın kilidi altında saklı çanak çömlekten tabletlere, temellerden cam işçiliğine ne varsa o kilidi açmaya çalışan anahtarlar oluyorlar.  Bir buluntu, o ana dek öyle bellenmiş geçmişin  hiç de öyle olmadığını gösterince, bir saniye içinde tersyüz oluveren yazılı tarih, yeni baştan yazılmaya başlanıyor. Tarih, zaman zaman sil baştanlar yaşatan izsiz belsiz, küflü, haritası, krokisi olmayan bir dehliz. Tıpkı yakınlarda Göbeklitepe’nin yaşattıkları  gibi.

Akşamdan sabaha desek yeridir, bir anda tarihin sıfır noktası oluveren Göbeklitepe, bir inanç merkezi, tapınaklar bütünü imiş. Böyle bir yerin “Peygamberler Diyarı” olarak bilinen Urfa’da olmasına elbette hiç şaşırmadım. Yok, eğer böylesi bir yer Urfa’da olmasaydı şaşırtıcı gelebilirdi. Urfa’dan Göbeklitepe’ye gezilirken görülenler kadar duyulanlar da “dur daha, neler işiteceğiz daha daha başka…” dedirtiyor. Duyduklarınız karşısında Göbeklitepe’nin, kadim bilgiler denizinde sadece bir adacık olduğunu düşünüyorsunuz.  Diyelim ki Urfalılar şehirlerinde Göbeklitepe’den de eski bir yerleşim yeri olduğunu söyleseler  ne yapardınız? Bunu hem Balıklıgöl’de hem de  Göbeklitepe  kazı yerinde defalarca duyduğumda şaşmadım. Çünkü orası Urfa idi.

Deniliyor ki eskilerin “Adn” dediği şimdilerde “Edene” denilen yine Urfa’daki bir köyün kurucusu, Hz. Adem imiş. Hz. Adem, Adn cennetlerini düşleyerek kurmuş bu köyü. Urfa öyle bir  yer ki! Daha önce de “Saklı Ege: Urfa” başlıklı  yazımda Urfa’yı anlatmış ve  “Urla değil, Urfa!” demiştim.  Kokusu,  dumanı her yanı  kaplayan kebabı kadar Urfa’nın taşıdığı anlamlar, belki de en büyük sırların saklayıcısı olduğu da her yanda bilinseydi, bilebilseydik  keşke…  En başta kimi Urfalılar ve bizler Urfa’nın taşıdığı önemin ne kadar farkındayız bilemeyeceğim; ama milyonlarca dolarlık harcamalar yapılıyor bir Göbeklitepe kazısı için.  Uğruna savaşların bile göze alınabildiği kadim bilgilere ulaşabilmek için.

Urfa’nın kuzeydoğusundaki Tek Tek Dağları’nda Göbeklitepe. Çatalhöyük, Van Tilkitepe, Diyarbakır Çayönü, Yozgat Alişar gibi  kimi yerleşik hayat sonrası kalıntılar M.Ö.7.000lere tarihlenirken M.Ö. 10.000 yıllarında yapımına başlanmış Göbeklitepe, bilinen en eski ibadet yeri olarak kabul ediliyor artık. Göbeklitepe, toprak altından gün yüzüne bir belirdi, tüm geçerli bilgiler silindi, devrildi neredeyse.

M.Ö. 4.000 yılına tarihlenen 1820 yılında bulunmuş,  dev bir kadın tarafından yapıldığına inanılıp “giant -dev-” ile aynı kökten gelen bir ad taşıyan Malta’daki Ggantija Tapınağı, Göbeklitepe’nin bulunmasından önce  en eski tapınak olarak bellenmekteydi. İngiltere’deki, gizemi hala çözülememiş taşlardan oluşan bir yapı olan Stonehenge’den 7.000 yıl, Mısır piramitlerinden  7.500 yıl daha eskilere gidiyor Göbeklitepe. Yani bugüne dek  bilinen en eski kalıntıdan yedi bin beş yüz yıl daha eski olan  Göbeklitepe, 12.000 yaşında. Yerleşim yeri olmaması ona apayrı  bir anlam katıyormuş.  Buğdayın atası, ilk Göbeklitepe’de yetiştirilmiş. 

Göbeklitepe,  yük taşıyacak hayvanların henüz evcilleştirilmediği, alet olarak yalnızca çakmak taşının kullanıldığı   dönemlerde yapılırken o çağ insanları avcılıkla, bitki toplayarak yaşayan  küçük topluluklar halinde imiş. Mimarlık Tarihi’nin başlangıcı,  avcı toplumdan yerleşik topluma geçilmesi olduğundan 12.000 yıl öncesinin yapıları da böylece Mimarlık Tarihi’nin başlangıcı kabul ediliyormuş artık. İşte bu nitelikteki Göbeklitepe, ilk yerleşik hayata tarımı  öğrenen göçebe toplulukların geçtiği görüşünü çürütmüş. Göbeklitepe’den evvel, önce tarıma  başlandığı sonra topluluklar halinde yaşanıldığı, tarım yapılan en eski yerin Nil Nehri kıyıları olduğu kabul edilirken Göbeklitepe tüm bunları geçersiz kılıvermiş. Yerleşik hayatı tarımın değil mabetlere yakın olmak isteğinin doğurduğu  görüşü geçerli artık. Yani tarım, yerleşik hayatın sonucu imiş. Göbeklitepe, dünya üzerinde yalnızca içinde bulunduğumuz çağda değil, geçmişte de birkaç kez insanlığın gelişimde en üst noktaya ulaşmasının ardından başa döndüğünü düşündürtüyormuş. Bu kez da akla batan kıtalar, tufanlar geliyor. 

Göbeklitepe, dünyanın bilinen en eski tapınma merkezi olmakla kalmayıp en büyüğü imiş de. Avcılık ile doyan o dönem insanlarının mimarlıkta böylesi ileri düzeyde olmaları çok şaşırtıcı bulunuyormuş. Alçak duvarlarla çevrili yuvarlağımsı alandaki üzerlerinde hayvan ve avlanan insan figürleri bulunan T biçimli steller yani dikili taşlar o çağın sanatını da yansıtmakta.  Kireçtaşından dikili taşların boyları üç ile altı metre arasında değişiyor ve ağırlıkları yirmi tonu bulabiliyormuş. En yakın kireç taşı kaynağı hayli uzakta olduğundan Göbeklitepe’nin yapımı, Mısır piramitlerinin yapımı kadar gizemli imiş. Gel gör ki, yapıldıktan bin yıl sonra, insanlığın taş devrini yaşadığı sanılan çağda böylesi bir yerin üstü bilerek, isteyerek toprakla örtülmüş. Özellikle saklamışlar sanki. Gizli kalsın istemişler adeta. “Kasaba’nın Sırrı” filmi geliyor akla, bunu işitince. Höyükler geliyor.
 
Kazılar sonucunda altı yapı gün yüzüne çıkarılsa da henüz kazılmamış on dört yapının tapınak olduğu düşünülüyormuş. Tapınakların yönü güneye bakıyormuş. Şimdiye dek inanıldığı gibi kadim uygarlıklar merkezinin Anadolu’nun daha güneyleri değil, Anadolu’nun bizzat kendisi olduğunu ortaya koyan Göbeklitepe kazılarının sonuçları, tarihi yeniden yazdırtmak...  

Çıkan kimi buluntularda rastlanan figürlere, dünyadaki çok ayrı yerlerde, başka  anakaralardaki bazı kalıntılarda da rastlanıyormuş. Diyelim ki Uzakdoğu, Aborjin kültürlerinde. Pek çok ayrı uygarlıkta karşılaşılan bir çanta  kabartması var ki sırrı hiç çözülemiyor. Sümerlerden Mayalara, Azteklere, Mısır’a kadar birbirlerine binlerce kilometrelik mesafedeki farklı anakaralarda bulunan apayrı uygarlıklardaki heykellerin elinde görülen çanta tasvirine Göbeklitepe’de de rastlanıyor. Şimdi hayatta olmayan  Göbeklitepe kazılarının başındaki isim  Prof. Dr. Klaus Schmidt’in kitabında, kültürün adını vermeksizin bulunduğu bir imadan yola çıkarak Göbeklitepe’nin Ön-Türklerce yapılmış olabileceği görüşü de bulunuyor. Ayrıca Göbeklitepe’yi, Anadolu’da pek çok yerde bulunan Hızır ziyaret yerlerinin aynı kabul edenler de var.  

1995 yılından beri arkeolojik kazılar yapılan  Göbeklitepe, 2011 yılında UNESCO  tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınıyor. 2018 yılındaki 42. Dünya Mirası Komitesi toplantısında Kalıcı Liste’ye dahil ediliyor.

Okul öncesinden beri antik kentmiş, tiyatroymuş  her fırsatta gezip gören biri olarak 2018 yazı öncesinde, kebap kokusu ve dumanı arasında anlamı sis altında kalan o müthiş şehir Urfa’yı ve  Göbeklitepe’yi ziyaretim sırasında bir kez daha anladım ki kadim geçmiş sessizliğe gömülü, toz toprak içinde. Gürültü, bugüne özgü. Tarih, çoğu kez lal. Dilsiz yani. Eğer bir arkeolojik kazı sonucu ya da tesadüfen bulunmazlarsa varlıklarından asla haberdar olamayacağımız her bir kayıp kadim uygarlık, insanlık tarih kitabının noksan sayfaları. Kaç cilt, yaprak yeryüzünün tozuyla kaplandığından görülemez, okunamaz halde kimse bilemiyor. Ancak tarih,  çok azı keşfedilmiş ve ufku seçilemeyen uçsuz bucaksız bir deniz. Ara sıra sularında kaya parçacıklarına, adalara rastlıyoruz. Ya tümden rastgele şekilde ya da eskilerin izini sürdüğümüzde; Göbeklitepe gibi.

Aslında ilk duyduğum andan beri Göbeklitepe’yi anlatmak  istesem de orayı görmeden yazmanın çok erken olacağı düşüncesini taşıdığımdan kaleme almadığım, gördükten sonra da karşımda duran, korkuluklarında poz verdiğim koskoca bir açık alan sırrı olan bu yer hakkında epeyce bir okuyup, belgesel izledikten sonra yazmak isteğim öyle isabetli imiş ki… Göbeklitepe’yi elimden geldiğince yazıp anlatmam,  yurdumuzda, Türkiye’de, Göbeklitepe yılı ilan edilen 2019 yılına denk gelmiş oldu böylece.

Elbette bir bilgi notunu andırmaması için elimden geldiğince özendiğim bu yazımın ortaya çıkması için hangi belgesele, habere rastladıysam tüm bunları izledim. Her  bilgiye erişmeye çalıştım. İnternette epeyce de mevcut zaten. Edindiğim tutarlı bilgileri özümseyip Göbeklitepe’yi ilk duyduğumdan beri yapmak istediğim şeyi gerçekleştirmeye çalıştım.  Ayaklar altında çiğnenen toprakta saklı iken, insanların  gözlerinden, hoyratlıklardan  ırak olmayı on iki bin yıl boyunca başarmış, ardından kısmen görünür, bilinir olsa da hala dünyanın en büyük sırrı Göbeklitepe’yi, arkeolojiye, tarihe, sanata, mimariye, kadim uygarlıklara meraklı biri gözüyle anlatmaya çalıştım. Yeni bilgilerle beslendikçe bu yazımın burada kalmayıp  bir yazı dizisine dönüşmesini dileyerek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26-28.02.2019

Paylaş :

Yaşlanmak



Yaş bir ağacın ulu ağaca seyrindeki süreç gibi yaşamak. Yaşlar ala ala. Dört mevsimli doğa gibi baharlı, sonbaharlı yaşam. Tohumdan meyveye, solmaya çiçek ömrü gibi bir şey hayat. Her körpe ağaç, fidan olmaktan ulu ağaç olmaya yolcu iken insanlar da ağaçlarca.

Yaşlanmak, bir an gelip de aynada kendine yabancılaşmak kabaca. Çeviklikte, hareketlilikte kendinle zıtlaşmak. Vaktinde kolayca yapabildiklerine şimdi bu kadar uzakken  “ben yapardım” demeyi içe sindiremeyip  önceleri zorlukla söylemek. Sonraları belki de her gün bir parktaki belli bir bankın aynı saatlerde konuğu olurken görülen her gençte kaybedilmiş bir hazineyi, gençliği hayıflanarak izlemek. Çocuklukta aile büyüklerinden sıkça duyulan “hey gidi kıymetini bilmediğimiz gençlik, hey!” dertlenmesinde bulunma sırasının bu kez bizde olması. Her üç yüz atmış beş gün için “yıllar ne tez uçup gitti” derken her gün için “günler nasıl da kısaldı” cümlesinin söylenmesinden artık asla usanmamak olmalı yaşlılık. Yaşlılığın, yangın çıkışları gibi kaçışları yok. Kaçılamaz ve istenmez zorunlu olgunluk. Eski görkemli konakların bir metruk eve dönmesince bir hikâye yaşlanmak.  

Yaşlanmak, randevusunu hiç geciktirmeyen olgu. Bir dakik, bir dakik üstelik randevusuna. Öyle ki dünyaya gelir gelmez kırkının çıkmasından dişinin çıkmasına, derken  bir yaşına doğru  yol almak yaşlanmanın ilk ve en sevimli evreleri. Hiç istenilmeyen; ama kapıların  ille ona açıldığı geç saat. Zamanla aynada kendini yüzde çizgi çizgi gösteren, insan olmanın değişmez gerçeği.

Bebeklerden, ellerinden göz altlarına, alnından yanaklarına buruş buruş, kırış olanlara herkes kendince yaşlı. Altı aylık bebek, henüz doğmuşa göre hayli güngörmüş. Kendinden altı ay büyük olana göre de daha emeklemiyor, tay tay bile duramıyor yetersizliğinde.

Yaş ne kadar azsa, etraf o kadar kalabalık. Okulmuş, sokakta oynamakmış döneminde her yan arkadaş dolu. Hatta işe giderken bir metro, otobüs, dolmuş içinde hiç tanımadıklar ile bile olunsa kalabalık içinde yer almak bile erken yaşlarda. Yaşlılık, teklik. Yalnız başınalık çoğu kez artık. Herkesin ailesi ya olur ya olmaz. Olsa da her aile birbirine tutkun olmaz. Yaşlılık, başa gelmiş bu şey karşısında kara kara düşünmek. Eski günlerde yaşlılığın üzerine inmiş bir sis gibi olan gençlik günleri geçip gittiğinde artık her yaş günü ile biraz daha açılan sisin sakladığı sarp dağlarcasına zorlu yaşlılık, tırmanılmayı beklemek üzere karşıdadır. 

Diyelim ki üniversite hayatındaki gibi baş ne yana dönse selam verilecek bir  arkadaşın  görülebildiği anların meğerse nasıl da göz açıp kapayana kadar gelip geçici olduğunun anlaşıldığı gün yaşlılık. Anıların “bir yalanmış o günler” yaftası ile etiketlenmesidir. Arkadaşlara selam vermek değil, artık arkadaşları toprağa vermenin ittiği bambaşka duyguların at koşturduğu meydandır yaşlılık.  Neler görmüş geçirmiş çileli başlarda kavak yelleri esmeyeli çok olmuş hatta öyle bir yelin olduğunun dahi unutulduğu  çağın gelip çatmasıdır.

Katı gerçeklerin  dobra boy aynası yaşlılık. Yalnızlığın, güçsüzlüğün, bayramlarda bir kapı çalan olmasının beklenmesinin sonunda hayatımıza eriştiği tarih. Çocuk sevimliği içindeki günlerde kim olsa böyle tatlı bir yeğeni, komşu çocuğunu elinden tutup çocuk parkına götürürken  şimdi görmeyen gözler, iki büklüm bel ve  zorlukla yürüyen ayaklar yüzünden kolay kolay kimselerin bir hava alınsın diye bile elden tutup da yarım saatlik olsun parka götürmeye yüksündüğü günler, yaşlılıkta başa gelen günler.

Özlem saati yaşlılık. Geçmişe, kaybedilenlere. “Mezarına bir götüren olsa da bir kez daha ziyaret edebilsem onu” diye. Belki sağlıklarında kaybedilenler ile günler vıdı vıdı ile geçerdi; ama şimdi o vıdı vıdıya hasret kalmış kulaklar, sessizlikten yorgun. Gençlikteki kötü bellenilenlerin meğer nasıl da güzel, değerli olduğunun onlar elden gidince fark edildiği  günler yaşlılık. Ne de olsa o eski günlerde serde gençlik vardı. Daha ne olsun ki iyi olabilmek için gençlikten başka?

Yapılabilirken kıymeti bilinmeyen koşturmanın, tüm gün pestili çıkana dek çalışmanın, yürüyebilmenin, kendi başına her şeyi kotarabilmenin yani gençlikte işten bile olmayan ve en kolay bellenen her şeyin değerinin  nasıl da anlaşıldığı günler yaşlıkta  oluyor. Onların asla geri gelemeyeceğine üzüntü demek yaşlılık. Para içinde yüzülse de paranın gücünün estetik ameliyattan öte gidemeyeceği acı gerçeğinin pis pis yılışması yaşlılık anlarına denk gelir.

Bir koltuğa çökekalmak çoğu kez. Bir pencereden bakakalmak. Gençlikteki koskoca dünyanın artık o pencereden görünen kadarına sığdığının kabulü yaşlılık.  Tüm günler pencere kenarında çıkagelecek birileri beklenilerek geçerken o çıkagelmesi beklenilenlerden kimi kez bir telefon dahi gelmemesi demek yaşlılığın anlamı. Bunca yıllık ev ile özdeşleşmiş iken hiç akla gelmeyenlerin başa gelip huzur evlerinde bir odaya tıkılarak hepsinin öyküsü farklı; ama sonu aynı başka yaşlı yabancılarla kan bağsız aile olmak yaşlılık.

Saçın hatta kaşın gümüş ışıltısına kavuşması iken, sporun, hobilerin, gezmelerin, tek başına kendime yeterim inancının yani altın çağın geride kalması yaşlılık. Kalp sızısından dizlerin sızlamasına sızım sızım sızıların her türlüsünün geçit anı.

Yaşlılık, şimdi bir yakından gelecek bir telefon sesinin, çocukluktaki bayram şekerleri, harçlıkları, baş okşamasından bile öte olduğu, son sözü söyleyen saat. Etrafta yakınlar olsa bile bir kenara itilmişlik hissi içinde duyulan yalnızlığın  buğulu sayfaları hayatın o evresi.

Yakınlarınca aranmayanların konuşacakları kimseleri kalmayınca,  her gün belli saatlerde evin içinde sesleri çınladığından televizyonda görülenleri yakın bellemek artık.  Yalnızlık abecesinde sonu hiç gelemeyen harflerin tümü yaşlılık.

Yaşlılık, ona hiç hazır olmadığımız an. İstenmeyen; ama mutlaka gelecek olan an. Sürülecek hayat için vaktinde ekilenlerin bir bakarsın biçilemediği an.  Öyle ki, gençlikte bugünler için ekilmişleri en yakınların göze baka baka  devşirip, Brütüs misali  arkadan hançerleyebildiği an. Yaşlılık, güle oynaya  gelinmiş o durağın  yüzdeki tebessümü, ışıldayan gözleri başkalaştırdığı zor, katı gerçek. Ve kitabın son sözünce bir an.
(Her hakkı saklıdır)
‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25 ‎Haziran ‎2018 ‎

Paylaş :

Saat 10:01


Sabahın altısında bağırtısıyla uyandırdığını sansa da aslında çalar saatin yaptığı gözkapaklarına işkence. Sabah sekiz buçuk, akşam  beş buçuk arası çalışanların gerçek çalar saati kahveden başka bir şey olamıyor.  

Şu altı aylık çalışma  süremde öğrendim ki iş hayatı, saati saatine yaşamakmış. Kahvenin bile bir vakti var. Şimdi demeyin bana, “İngilizler de çayı beşte içer” diye. O bir ritüel. Zorunluluk değil ki.  

Ofisteki masa başında bir simit, üç beş zeytin ile  geçiştirilen kahvaltı, aslında tam anlamıyla kahve altı benim için. Kahve altı ya! Boş mideye kahve içilmez ki. Hadi içtin, miden sonra? Öyle altlıklar olurmuş mideyi korumak için. Ruslar, kimi şeyleri içmeden önce bir dilim  tereyağlı ekmek yerlermiş. Midelerine bir şeyler girdikten sonrası kolaymış onlar için.

İkisi yeşil beş zeytin, bir parça kolot peynirli kahvaltımdan sonra  koca  fincanımı kaptığım  gibi  kahvemi almak için masraflarını ortaklaşa karşıladığımız çay ocağımıza fırladım. Sesten hızlı uçak Concorde hızı ile merdiveni çıkarken nasırlı parmağımın sızlamasına bile aldırış etmedim. Daha mesleğin ilk aylarında böyle isem Selami Bey kadar  eskilerden olunca ne halde olacağım acaba?

Bir yalnızlık destanı gibi görünen Selami Bey’in çay ocağına komşu odasının kapı ağzındaki masası boştu. Hayret! Yerine çakılı biridir oysa. Selami Bey’i ilk kez hep kalabalık ocakta görünce anladım ki bana bakınıyor. İşe başladığım ilk gün onu bir roman kahramanına, Kürk Mantolu Madonna romanındaki Raif Bey’e benzetince ara sıra öyküler yazan biri olarak ne yapıp edip onunla tanışmıştım. Zira bundan sonra yazacağım öykülerimin kahramanı işte tam karşımda duruyordu. Bir hazineye rastladığımı düşünmüştüm. Belki bir gün hatırı sayılır bir yazar olursam bu yapayalnız adamın bunda payı olacak. Hoş, öykülerimi henüz benden başka okuyan  yok; ama belli mi olur! Okunanlara bakıyorum da benim yazdıklarımdan dünya kadar eksiği var, fazlası yok!  

Çay ocağı girişinde beni görür görmez o hiç gülmez Selami Bey’in yüzünde bir tebessüm belirdi. Buruşmuş, ütüsüz kumaşlara nispet edercesine  çizgiler içindeki yüzü birden değişti. “Günaydın” dedim. Nasıl sevinçli bir sesle günaydın dedi, anlatamam! İnsanların çoğu  bu devirde bir günaydına, evlerinin kapısının, telefonlarının zilinin çalmasına hasret. Selami Bey de bir selama  hasretlik çekenlerden.

İşe başladığımdan bugüne sık sık görüştüm Selami Bey ile. Oda arkadaşlarımın çoğu bıyık altından gülüyor bu duruma. O, kendi dünyasında yaşayan, hafta sonları yalnızca alışveriş için evden çıkan, vaktini internette bulmaca çözerek geçiren, sevdalı eski şarkılar dinleyen, bugüne yabancı bir dinozordu çünkü. Fosildi. Bilmiyorlar ki doğa yürüyüşlerinde fosil  görmekten pek haz ederim. Bir fosil, geçmişten bugüne ne öyküler taşıyan ulaktır, bilmiyorlar!
 
Kahve makinesi başındakiler, kupalarına filtre kahve dolduranlar, tomurcuk mu yoksa normal çay mı kararsızlığındakiler, ıhlamur telaşındakilere fark ettirmeden başını hafifçe kaldırarak kapı dışını işaret edince ocağa girmedim. Anlatacakları vardı belli ki Selami Bey’in.

Yanıma gelince epeydir tenisçi dirseği  sorunu bulunan sağ koluna kaydı gözüm. Baktım, kolunda bandaj yok. “Kolunuz iyileşti galiba?” dedim. “Daha iyi” dedi, elli altı yaşındaki bir insandan yaşlı birini andıran görüntüsü ile. Bu arada boynuna taktığı işyeri kimlik kartının kırmızı kordonunu düzeltiyordu. Çoğu çalışan kimliklerini takmazken o, hep duyumsamak istediği aidiyet duygusunun bir göstergesi olarak  işten çıkışta bile çıkarmazdı kimliğini. Ben mi? Altı aylık çalışan olarak ilk birkaç gün pantolonumun kemerine takmıştım daha afili görünsün diye. Sonra kravatıma, ceketime takılınca ben de  herkese benzedim, kimliksiz gezer oldum.

Bunca yıldır kimse ile iş konusu dışında doğru dürüst iletişim kuramadığından nasıl konuşulacağını bilemeyen  Selami Bey’e “ne var, ne yok?” demem yetti.  Çok sıkılır olmuş buralardan, kısır döngüden. Ah, parasal sorunları olmasa hemen emekli olacakmış. Ama hayat pahalılığının belini büktüğünü söylerken onu  bir geçen saatini gösteriyor. 10:01. “Kadrandaki bir, sıfır; sıfır bir dizilişini  görüyor musun?” diyor. Tam ile tamı geçen süre birbirinin tersi sıralanışta. Tıpkı şimdiye kadar tersine akan sularca geçen hayatım gibi. Tekdüze ve tersine.

Her gün çalar saat ile başlayan yaşantısı, akşam çalar saati yeniden kurma sıradanlığında geçerken  bir de insanlar  hal hatır sormaz olunca daha küçük, samimi, kentleşmemiş yerlere gitmek isteği duyar olmuş epeydir. İşittiklerimin ardından  herkesin nakarat gibi belleyip dillere pelesenk olan o tekerlememsi cümleler sıralanacak, oradan kopya çekecek sandım. Hani şu, “bir balıkçı kasabasında, bahçe içinde, beyaz badanalı bir ev bir de sandal aldım mı gündüzleri balığa çıkarım, sonra bahçemde keyif yaparım” gibisinden. Selami Bey kopyacı değilmiş meğer. “Hep bisikletçi olmak istedim. Çocukken hiç bisikletim olmadığından belki. Son bir yıldır bisiklet gruplarının gezilerini okuyorum. Kamp kurdukları yerleri araştırıyorum. Henüz emekli olamayacağım; ama yıllık izinlerimi artık evde değil bisikletçiler ile doğada geçirmek istiyorum.”

Beni pek şaşırttı duyduklarım. Dese ki “motosikletçi olacağım”, bu kadar şaşırmazdım. Rallici olmak istese yine şaşmazdım bunca. Devam etti. “Bisiklet çok başka. Asfaltlarda, metropollerde değil, dağlarda, ovalarda geziyorlar. Bulutları, kelebek kolonisinin konduğu bir sığırkuyruğu otunu onlar görebiliyor. Issızdaki böğürtlen çalılarından toplayıp yiyorlar, ellerini böğürtlen rengine boyayarak. Bir göl, bir çay kenarında oturup  akan suyu seyretmek, nehrin üzerinde uçuşan yusufçukların rengârenk kanatlarının güzelliğine dalabilmek  onlar için olağan. Hayat onlarınki. Kapıldığımı, içinde öğütüldüğümü hissettiğim bu döngüyü kırmak için bir yerden başlamalıyım diyorum kendime.” “Başladınız mı? Bir bisiklet grubuna dahil oldunuz mu?” diye soruyorum. “Olacağım, az kaldı. Bisiklet alayım da bir” diyor. Sanırım katılacağı bisiklet grubunun adını söylemek istemiyor. Üstelemiyorum.  

“İnternetten bisikletliler için kamp yerlerine baktım da. Kimisinin etrafı alçak tepe silsilesi ile çevrili. Bahar aylarında her yer yemyeşil. Koskoca bir dut ağacı altında bisikletler yere yatırılmış, bisikletçiler yere oturmuşlar. Toprağa. Vücutlarındaki tüm elektrikten kurtuluyorlar böylece. Ben elimi kapı tokmağına  uzatsam çaaat diye ses çıkıyor. Ne kadar elektrik yüklüysem artık. Rüzgârı yüzlerinde hissedenlerden onlar.  Kuşundan, kaplumbağasından, sürüngeninden, tilkisinden tavşanına görüyorlar yazının yüzünde. Hatta vaşak, gelincik görenler varmış. Resimlerini çekmişler. Gerçi benim bir fotoğraf makinem yok. Resim çekmesem de olur ama. Tek göreyim de onları. Babamdan kalma dürbünüm ile bakarım.”

Selami Bey’in bunca yıllık çalışma hayatının yalnızca şu son altı ayında da olsa  her gün düzenli günaydınlaşıp konuştuğu yarı yaşındaki kişi olarak onu memnuniyetle dinledim. Bir günaydının insanların gününe saçtığı pırıltıyı Selami Bey sayesinde   birebir görebiliyorum şu an.

Bisikletini alacak olursa nakliyesi için benim arabam ile gidebileceğimizi söyleyince “hemen bu hafta sonu alalım o zaman” diyor. Gülüyorum. Selami Bey iyi yolda.
 (Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.02.2019

Paylaş :


“ESKİLLİ KÜÇÜK KIZ” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
08.03.2019

Paylaş :

7 Mart 2019 Perşembe

Bugün Kandil Günü



Sağlık, erinç, gönenç ve mutluluk

 içinde karşılanacak nice kandiller dilerken

Kandilimizi kutlarım.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşe, Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

07.03.2019

Paylaş :

6 Mart 2019 Çarşamba

Yapraksı kelebek


O kadar yaprak gibiydi ki gözümün önünde olmasına rağmen fark edemeyecektim eğer uçup yeniden konmasaydı. Hatta yine de fark edilmiyordu. Sanki sararmış ve düşmekteki bir begonvil yaprağının uçuşmasını andırıyordu rengi nedeniyle.

Fark eder etmez fotoğrafladım. Üç dört kare kadar.

Gözü yoran, algıyı kandıran cinsten kelebeğe ait evvelki yıl çektiğim bu karem, bir fotoğraf grubum ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.03.2019

Paylaş :

4 Mart 2019 Pazartesi

“Kaçkınlar ve Kaçışlar” adlı çalışmama;

http://www.bizimsemaver.com/kackinlar-ve-kacislar/

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.03.2019
Paylaş :

3 Mart 2019 Pazar

Tek orada gördüğüm en güzel demir işçiliği...


 ‎26 ‎Ekim ‎2012 ‎tarihinde

Ayvalık turunda çektiğim bu karem, 

eski evler, kapılar, pencereler ve balkonlar üzerine fotoğraf grubum ve blogumda.

 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.03.2019

Paylaş :

Kimileyin beton yapıların altında kalıyorlar kimileyin yıkılmaktaki betonların kalıntıları altında....


Ağaçların tomurcuğa durup cemrelerin düşmesine denk gelen  şu sıralar çiğdem ve Ankara soğanlıları görme umuduyla dünkü ormandan küçük, korudan büyük  kendi doğal yaşamını oluşturmuş ağaçlandırmada -ki aslında şehir ormanı demek yerinde olur sanırım-  hem Ankara’da ilk kez gördüğüm karatavuğa hem de irice, sarımsı; ama çok kısa gördüğümden türünü anlayamadığım bir kuşa rastladıktan sonraki sürpriz,  bu karşılayış idi.

Öyle bir yerde çıkmışlar ki! Şehir ormanı içinde değil… Biraz ötedeki en az yarı olimpik  ve terk edilmiş yüzme havuzuna komşu sayılabilirler. Her yanları topraktan havalandırma boruları ya da bacaları çıkmış, galiba terk edildiğinden üstü toprakla kaplanmış bir yerin üstünde.

Görüp fotoğraflamanın mutluluğu ve oralar yakında yıkılacağından  bu güzelliklerin kaybolabilecekleri kaygısını yaşatırlarken umarım verdikleri bu poz, son kez objektife  gülmek istedikleri için olmamıştır.

Dün, Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03.03.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci