16 Mart 2019 Cumartesi

ESKİLLİ KÜÇÜK KIZ

(Çocukken toplanılan gelinciklerden kız bebekler yapıldığı için bu yazıma tema olarak gelincikleri seçtim)

Hava nasıl soğuk böyle! Eldiven vakti gelmiş de haberim yok. Ne de olsa Kasım’ın ortası. Ellerim dolu olmasaydı cebime sokardım ısınsın diye. Poşeti geri dönüşüm tankına atıp, akşamdan kalan yiyecekleri de köpek maması olarak bıraktıktan sonra cebime sokarım.

İyi oldu birkaç haftadır kalan yemekleri boş yoğurt kaplarına boşaltıp köpeklere vermeyi akıl ettiğim. Artık yoğurdu kabından tam sıyırmaz oldum,  onlara da kalsın diye. Onlar da can. Sokaklarda ne yer ne içerler; hele de kışları ne yaparlar! Mama kabını yokuşta uygun bir yere bırakırım.

Boyundan büyük  o şeyi çektire çektire çöp bidonuna yaklaşan şu kâğıt  toplayıcısı  küçük kızı kaç gündür her sabah görür oldum  buralarda. Nedense beni izliyor gibi geliyor bana. Niye ki?  Her türlü anlayışın, yaklaşımın mantar gibi biti bitiverdiği metropollerde şimdilerde öyle şüpheci olduk ki küçücük bir kızdan bile işkillenir olduk. Kaşları yine çatık. Üstünde başında doğru dürüst bir şey yok. Üşüyordur da. Ayakkabılarının burnu patlak, parmakları dışarı çıkmış. Gözlerini bana dikmiş bu ufak kız kim ki? Sorsam mı?
-Kâğıt mı topluyorsun sen?
-Hee.
-Adın ne?
-Zekiyne.
-Zekiye mi?
-Yooo, Zekiyne.
-Annen baban nerede?
-Babam iş kazasından sonra çalışamıyor. Para kazanamıyor. Annem, yatalak babama da bakıyor, iş bulursa gündeliğe de gidiyor.
-Nasıl gelip gidiyorsun buraya?
-Annem sabah metroya bindiriyor beni.
-Ama sen çok küçüksün kendi başına gelip gitmek için.
-Gelmezsem kâğıt toplayamam ki…
-Okula gidiyor musun?
-Babam çalışırken gidiyordum.
-Kaça gidiyordun?
-Üçüncü sınıfa.
Saatime baktım. Neyse ki servisin beni göreceği yerdeyim. Bizim Ali kaptan bakınır hep. Görürse bekler, gitmez. Biraz koştururum aşağı doğru.
-Size yardım eden yok mu?
-Yoh.
-Sen  ve annen mi sağlıyorsunuz evin geçimini?
-He.
-Memleketten filan bir şey gelmiyor mu?
-Biz Aksaraylıyız. Eskil köyünden. Orada amcalarım var. Babam köyünden erken çıkmış. Zaten zengin de değillermiş. İki dönüm bağı, dört dönüm tarlası diyorlar varmış. Hayrı yok hiçbirinin de bize. Babamın küçük kardeşinin cazgır karısı  “siz Ankara’ya gittiniz. Burayla bağınız kalmadı. Artık bizim bu bağ, bu tarla. Size düşmez bu durumda.  Bir daha da gelmeyin sakın ola köye” diye  babamı kovmuş son gittiğinde.

Gel de konuş bu konuları bacak kadar kızla. Aksaray’ın Eskil köyünden  kâğıt toplayıcısı çok çıkar diye duymuştum zaten. Sorayım bakayım, “iyi de sizin mahalleye yakın yerlerde toplasan. Bak buralarda bir şey olsa, düşsen ne olur? Burada caddeler kalabalık değil. Sitelerdekiler dışarıyı görmez bile. Hadi biri elinden tutup seni götürse… Bağırsan da yetişemez annen.”

Susuyor. Diyecek bir şeyi yok çünkü. Çorapsız giydiği ayakkabısının patlak burunlarından fırlamış ayak parmaklarına bakarken sağ işaret parmağını ağzına götürüp bir o yana bir bu yana sallanıyor. Aklını dağıtmak ister gibi. Biraz da utanmış gibi halinden.  İçimi yaktı Aksaray’ın Eskil köyünden bu kız. Minnacık daha,  nasıl karşı koyar her türlü tehlikeye? Yetişkinlerin başına neler neler geliyorken? Kardeşi var mıymış acaba.  Varmış. Hepsi de Zekiyne’den küçükmüş  kardeşlerinin. Neden her sabah  beni beklermiş gibi duruyor ki  yokuşun başında? Sonra da gözlerini bana dikip olduğu yerde dineliyor. Hadi onu da sorayım.

Biliyordum cevap vermeyeceğini. İşaret parmağı ağzında sallanıyor yine. Yüzüme bakamıyor, öyle mahcup görünüyor ki. Bu kez elimdeki köpek maması poşetine dikti gözünü.
-Sen kahvaltı yapıyor musun evde? Yoksa bu saatte, yedi buçukta aç mı geliyorsun ta Demirlibahçe’den buralara?
Cevap yok. Sadece başını arkaya atıp “cııkkk” diyor hayır anlamında. Aç bu çocuk bu soğukta. -Yapmıyorsun yani kahvaltı, öyle mi?
 -Hee.
Anladım, uzun boylu konuşamayacak. Gözünü elimdeki mama poşetinden ayıracağı da yok.
-Buralar evinize çok uzak. Mahallende kâğıt toplayamıyor musun?
-Eskiden toplardım. Şimdi mahalledekiler çok karıştı. Başka yerlerden bir sürü farklı insanlar geldi. Ne dediklerini anlamıyorum. Beni dövdükleri de oldu kâğıt toplamamam için. Topladıklarımı da elimden aldılar. Annem haftada bir bu semte temizliğe gelir. “Oradaki insanlar çocukları dövecek insanlardan değil pek”  deyip beni metroya bindirip buraya göndermeye başladı. Kızılay’da aktarma yapıyorum.  

İşte servis gözüktü. Koşturmalıyım. Aaa, akşam yemeğinden kalma tavuk kemiklerini içine koyduğum, yoğurdunu tam sıyırmadığım, artan iki kaşık kadar tereyağlı erişteyi de eklediğim köpek mamasını bırakmayı unutmayayım sakın. Şu park kenarı iyi. Çimlerin üzeri, ağacın altı. Servise binmeden bir kez daha bakayım ufaklığa. Gitmiştir ama… Yine de bakayım.

Ah, saçı başı dağınık, üstü başı perişan Eskilli küçük kız. Elimdeki poşete neden baktığını öyle bir anladım ki şimdi! Tavuk kemiklerini sıyırıyorsun demek. Yoğurt kabını başına diktiğine göre  erişteleri kirli elinle tutmak istemedin. Sanırım başka bir şey bulamazsan bu senin akşama kadarki öğünün olacak. Ahhh! Yarın da çık karşıma ne olur. Bak sana kahvaltı için poğaça, bir minik kutu süt, biraz yemiş, elma, ekmek arası bir şeyler koyacağım. Her gün bu kadar etraflıca hazırlayacak zenginlikte değilim; ama her sabah sana en azından yarım ekmek arası bir sandviç bırakacağım. Hazırladıklarımın senin için olduğunu da söylemeyeceğim sana. Utangaçsın biliyorum. Nasıl olsa sen beni bekliyorsun ve ben mama kabını bıraktıktan sonra köpekler gelmeden sessizce yanaşıp içinde yiyebileceğin bir şey var mı diye bakıyorsun. Ah çaresiz küçük kız, biz büyükler  de işte bazen senin kadar çaresiziz.  Hele de para meselesine dayanan konularda yapabileceklerimiz çok kısıtlı. Sana bir gün azık yapsak da bunun sürdürülebilirliğini her gün sağlayamayız ki. Bir sandviç  bile bütçeyi zorlar bazen. Ama seni gördüm bir kere! Yokmuşsun gibi davranamam artık. Ali kaptan mı seslendi bana?
-Hadi Defne Hanım. Binin artık. Gecikiyoruz.
((Her hakkı saklıdır) 

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.11.2018
Paylaş :

KAÇKINLAR ve KAÇIŞLAR

(Bu çalışmama tema olarak hayatta kalabilmek için  daha çok kaçması ile bilinen canlılar ile daha çok marketlerde gördüğümüz, istedikleri olmadığında  annelerinin ellerini bırakıp koşarak kaçan çocuk küsmelerini seçtim)



Kaçmak; ama bu kaçış hırsız polis kovalamacası değil; basbayağı hayattan, bir şeyden, birilerinden, bir yerden kaçmak… Bazen olumludan olumsuza; bazen kendine ya da kendinden. Kıyıcı kentlerin öğütücülüğünden doğaya, ne okursa okusun aslında içinde hep olmak istediği o çırağa, kalfaya bir yol bulup kaçmak… 

Bu sabah daha hava ağarmamışken televizyonda bir haber dinledim. Üniversitenin sosyoloji bölümünü  bitirdikten sonra yanılmıyorsan lisansüstü eğitimini yurtdışında tamamlamış  biri, onca emek harcayıp dirsek çürütse de yaralı gitarları  onarmaya yönelmiş. Pek muhtemel ki bunda toplum için en gerekli meslek olan sosyoloji okumuşların, şu an iş bulmada kaçıncı son sırada olduğunun  etkisi de var. Bana öyle geliyor ki bu gerçek onu yaralayınca o da başka yaraları otamaya kaçmış olabilir. Diplomasında yazdığı gibi sosyolog değil; ama bileğinin gücüyle anılacak bir zanaatkâr olmuş şimdilerde. Yani ne eğitimden kaçmış ne de zanaattan.  Ama onun da tümden gerçek bir kaçış öyküsü var bir bakıma. “Bana necilik”ten yaralılara  çare olmaya kaçış. Çare olduğu yaralılar, gitarlar.

Bu haberi dinleyince, yazılmadık kavram kalmasın dileği ile çoklukla kavramlar üzerine yazdığımdan “kaçmak olgusunu yazmanın tam sırası” dedim. Öyleyse hadi şimdi kaçmak fiiline kaçalım…

Kaçmak insanın doğası mı; yoksa tabiatsızlığı mı?

Kaçmak, cepte hazır pek çok bahanelerle gezenlerin  günlük sıradanlıklarından mı; yoksa yeni arayışlar için mi?

Kaçmak… Kendinden kaçabilen var mı? Varsa, kaçarken gittiği yere kendini götürmeyen var mı? Kendinden kaçabilmiş   yoksa o halde öylesi kaçışlar,  gerçek kaçışlar  mı?

Kaçmak… En kolayı mı hayatı yola koymanın; yoksa geleceği zora sokmanın en belalısı mı? Sırt dönülüp, göz geridekileri görmeyince arkada kalmışlara ne olursa olsun savsaklığı mı? Ben istedim olduculuk mu? Hayal alemine dalıp  gerçekleri görmezden gelirken hayatın kendisi ile yüzleşememek mi? Yüzü tutmamak mı; yüzsüzlük mü? Yoksa yüzüstü bırakmak mı? Kendi hali dışındakilerin hallerini bile bile hem de, bilmezden gelmek mi? Kaçmak, akıl işi mi; yoksa yüreksizlik mi? “Yürek! Herkeste var mı?” sorusu öyle sevilmekte ki yeni konuşma biçimi olan sanal âlemde… O zaman sanal âlem herkesin kaçtığı adres mi?

Kaçmak, diyelim ki kendi adından başlayarak… Başa çıkmadığı ya da başa çıkmak için güç harcamak istemediği her şeyden rahvan koşan atlarcasına kaçmak… Sabretmek,  hayatın çoğu zaman kendisi iken sabırsızlığa kaçmak… Lal görünüp de bir yolunu bulup ortalığı bağırtıya boğmaya kaçmak… Akıldan, sağduyudan, insana yakışırdan kaçmak… Bazen deliliğe vurmak, deliliğe kaçmak. Ya da yetişkin olmayı beceremeyip çocuksulaşmak.

Kaçmak, ama hangisinden başlayarak? Çevreden, kötülüklerden, metropolden, köyden, güneş girmeyen loş odalardan ya da geride kalmış acı veren anılardan? Kaybedilmiş sevilenlerin hayaletinden yeni hayat kurma hayallerine kaçmak… Ötelere zamansız göçmüş evlatların, nişanlıların, sevilenlerin, büyüklerin belki de eşlerin  anılarından  kaçabilen olmuş mu? Bir köşede sabretmeyi başaramamanın sonucu mu kaçmak ya da? Ya yağmurdan kaçarken doluya tutulmak?

Çocukluğundan, gençliğinden, anılarından, acılarından kurtuluşu onları yok saymaya kaçmak. Unutmaya kaçmak. … Düş kırıklıklarından yeni düşlere… Can yanmasından can yakmaya… Doğru konuşup eğri tavırlara çeşit çeşit kaçmak…

Kaçmak… Sandalın, denizin hırçınlığından kaçarcasına. Yorgun anlara yenileri eklenecek telaşıyla. Yükü ağır çeken sinelerin, gönüllerin,  kırık dökük kalplerin aslında kendince kurtuluşu mu kaçmak?  Ya da çıkmazı mı?

Kaçmak… Kıştan bahara mı; yoksa geceden gündüze mi?  Somurtkanlıktan  gülümsemeye mi? Kendine taze hava olmayacak atmosferlerden  hücre yenileyici  havalara  mı? Yani bencilce ve vampir iştahıyla  güzellikleri soğurmak  çirkinliğine…

Kaçmak mı? Kadınlar dışında kalan insan türünün onda dokuzunu oluşturmasından övgüyle bahsedilebilen bir nitelik çokça. Bazen kaçmak iyidir… Kötülükten iyiliğe;  körük olmaktan söndürmeye; yıkıcılıktan yapıcılığa; kendini bilmezlikten  önce kendine bir bakmaklığa kaçmak… Ah, keşke hep olsa! 

Kaçmak huy mu; huylanma sonucu mu? Kaçmak, kitaplara mı, yozlaşmaya mı? Yazmaya, sanata mı? Konuşamamaktan yazmaya mı? İyi, güzel, doğru her zaman düşlerin gerçekleşmesinde yeterli kalamayacağından düşlerin kolayca gerçekleşebileceği yanılgısında iyiden, güzelden, doğrudan bozuk, kötü yollara mı?
Kaçmak, yüceltilmiş kimi terimlerden mesela ana babalık gibi kavramlardan evlatlara neler yapılabilecek caniliğe mi? Kaçmak, ağaç gölgesiz, beton yükseltili tüketilmiş yerlerden, orman da bulunamadığından klima esintisine mi?

Kaçmak, maymun iştahlıların hep tek yön biletleri mi? Maymun iştahlıların maymunlukları, sonunda herkesi kendine güldürmez mi? Kaçmak, sebatsızlık mı; zayıflık mı? Öyle olması gerek gerekçesi mi? Kaçmak, çıkmaz yol mu; bir sonraki, daha sonraki, ondan sonraki her kaçışın mayası mı? Zorunluluk mu?                                                                              
Kaçmak, artık bunaltan her sorundan, parasızlıktan, işsizlikten, yük oldum  suçluluğundan…

Kaçmak, bir kere bu amaçla yola çıkıldığında artık hayatın akışı mı? Kimi yaşamların rotası, zaten kaçmak oklarından mı oluşuyor?

Kaçmak, yaptığının arkasında duramayanların bin bir bahanesinin harcanma yolu mu? Kaçmak, imadan öte konuşamayacak cesarettekilerin, kimileyin edebi alıntılarla sosyal medya paylaşımları ile laf çarpanların,  iğneleyici olanların sığınağı mı? Kaçmak, cesur olmak mı, cesaretini kaybetmiş olmak  mı?

Kaçmak, uğruna savaşmadığın bir yerden, gittiğin  bir elin yağda bir elin balda olacağın yerde yük olsan da rahatın yerinde olsun mantığının kılıfı mı? Ben iyi olayım da geri kalandan bana ne bencilliği mi böyle durumlarda?

Kaçmak, “sıvışmak”, “kuyruğunu kıstırmak” tabirlerinin kibarcası mı? Kaçmak, gerçek hayattaki kimliklerden farklı internetteki kimliklere mi? Gerçekten sanala kaçmak çoğu kez  başta kendini kandırmaya kaçmak mı? Oyuna kaçmak mı ya da?
Kaçmak, iliğine, kemiğine kadar tüketilmiş her şeyden, bitirilmek üzere yeni kurbanlara mı? Diyelim ki dünyadan Mars’a;  başka yeni bir dünyaya mı? Kaçmak, değeri bilinmemiş bir yerden, değersizleştirilecek yeni yerlere göçler halinde mi? Kaçmak, gülden mi, dikeninden mi; yoksa gülün dikenli olduğu gerçeğinden mi?

Kaçmak, koşar adımla mı; sinecen sinecen hissettirmeden mi? Kaçmak, korkaklıktan mı; olacaklardan korkulmasından mı? İşkillenen yüreklerin evhamlarından kaçamaması, tümden vesveseye kaçmak mı?

Kaçmak, sonuç mu; neden mi? Kaçmak, çözüm mü? Kaçmaktan kaçmak mümkün mü?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 1.03.2019

Paylaş :

14 Mart 2019 Perşembe

Saksağan ablukasındaki kızıl şahin


 Sabah, saat 07:00’den biraz sonra.



Saksağanların kuşattığı genç kızıl şahin.



Önce birkaç saksağan vardı şahinin  konduğu direkte.



Sonra üşüştükçe üşüştüler.




Şahin uçmuştur çok geçmeden.



Vakit olmadığından seyredemedim.



Fotoğrafladığım konum o saatte çok aydınlık olmaz. 




Poz ile uğraşmadım da.. 




Çünkü şahin her an uçabilirdi. 




Benim de hiç vaktim yoktu.



Saksağanlar, hayvanlar aleminin gizli kralı. 



Aslında kıral aslan bilinse de
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.03.2019

Paylaş :

13 Mart 2019 Çarşamba


“Yusufçuk, Kelebek ve Karasinek” 
adlı çalışmama;

“http://www.kadinhaberleri.com/yusufcuk-kelebek-ve-karasinek-makale,991.html” 

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
13.03.2019

Paylaş :

12 Mart 2019 Salı


“Kelebeğin Öncesi; İnsanın Sonrası” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.03.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci