23 Mart 2019 Cumartesi

Kelebeğin Öncesi; İnsanın Sonrası

Tüm kadın okurların Kadınlar Gününü kutlayarak…


(Bu çalışmama tema olarak kullandığım tüm kareler , yalnızca kendi çektiğim fotoğraflardır)

Bir kuş havalandığında, mavi gökyüzü kanatların müziğini dinler. Bir kelebek kanatlandığında, ortalıkta havai çiçekler gezinir  gibidir. Allı morlusundan allı pullu güzellik  kelebeğin öncesi sürüm sürüm sürünen bir tırtıl, malum.

Kuşundan kelebeğine kanatlar birer tuvalcesine. Kelebekler kanat çırptığında benzersiz bir tablonun üstündeki örtü açılıvermiş gibi olur. Kaç asırlık bir taştan ipekçi hanının üst pencerelerinden aşağılara salınıvermiş top top ipek uçuşmaktadır etrafta sanki. Ama kelebeğin uçmadan öncesi var bir de. Uçurumun iki yakasının birbirine uzaklığınca  birbirine benzemez halleri var. Tırtıl olduğu günler var…

Çalı, ağaç dallarında açıla toplana sürünürcesine ilerleyen boğum boğum tırtılın hedefi, kelebek olacağı zirveye ulaşmaktır. Zirve, kelebek olup uçmaktır; ama tırtıl oraya sürünerek ulaşacaktır. Cenap Şahabettin’in dediği gibi “zirvelerde yılan da bulunur, kartal da. Ama biri sürünerek erişmiştir oraya biri uçarak.” Sürünen tırtıldan uçan kelebeklik zirvesine  erişmek, hem yılanın hem kartalın başardığını iki ayrı bedende; ama tek bir canlı olarak başarmaktır o halde. Kelebek bir derstir bu yüzden.

Meyve kurtçuğunun semizi tırtılın anlamı, bir yerde çirkinlikten güzelliğe zorlu yolculuktur. “Sürünmekten uçmaya tırmanış, nasıl da kimi insanların halince” desek yanlış olmaz belki de. Hani an gelir de yüzüne bakılmadık günlerine hiç benzemez olup, bugün her anlamda  göz alıcı olup çıkmışlara “çirkin ördek yavrusu” denilmesince. Oysa kelebeğin öncesi çirkin ördek yavrusu bile değildir. Bildiğiniz iriceme kurtçuktur.

Tırtıl olmak, aslında kılıf olmaktır. Eski bir sandığın, kilitli kapağı altında  ne Hint kumaşları, ne mücevherler saklaması gibi bir mahfaza olmaktır. İçinde beklenmedik müjdeli haberler taşıyan bir mektubun zarfı gibidir tırtıllar. Dürülüp bükülerek boğumcuklar, açılınca onca ayaklı sürünen oluveren  tırtılın dışı, içindeki sırrı sarıp sarmalayıp gözükmez etmiş branda bezidir.  Saati dolmadan açılmayacak kilit gibidir. Masaldaki saat on ikide balkabağına dönüşen at arabasına, doğanın naziresidir sanki. Tırtıl için saat on iki, kelebeğe dönüşmek çünkü. İyi haberin sona saklanmasınca bir süreç tırtılın yolculuğu. İlkten  peşin hüküm verip birini, bir şeyi güzel ya da çirkin diye etiketlemenin nasıl da yanıltabildiğinin testi.

Tırtıl, içinde uçan tuvaller taşıyan bir koli gibi. Kilidi bir süreliğine mühürlenmiş gösterişsiz hazine sandığı gibi. Sandık açılmaya görsün! Konfetiler değil, kanatlar uçuşur. Kelebeğin, tırtıl kılıfından arınıp uçması, öyle neşelenmiş, öyle keyiflenmiş doğanın, sabunlu sudan tahta mandalla baloncuklar üfleyen çocuklarca balonlar yapıp üflemesini andırır.  Bir kelebeğin kanatlandığı an, sürünmekten uçup  çiçeklere konmaya bir öykünün mutlu sonudur.  

Tırtıl, fırlatıp atılan eski giysi; kelebek, süslü, çok emek verilmiş en değerli kıyafet. Tırtıl, kelebeğin kundağı. Kelebeğin, insan yavrularının kundaktaki halince hali. Bebekler kundağa sarılı iken kollarını kıpırdatamaz; tırtıl zırhı altındaki kanatlar,  kılıf yırtılmadıkça  çırpınamaz, uçamaz…

Tırtıl aslında öyle bir hayat dersinin öğretmeni ki… “Ne oldum değil, ne olacağım demeli insan” sözünün,  “ne idim” kısmının ta kendisi tırtıl. Kelebek mi;  o kendi  hayat öyküsünün “ne oldum” aşaması. Tıpkı insanların kimisi gibi.

Tırtıl ve kelebek… Uçurumun iki kenarı gibi... Kılıftan bir köprü var aralarında. Kılıf yırtılınca köprü yıkılır. Tırtıl için uçurum aşılamaz; ama kelebek için uçurumlar birkaç kanat çırpışından sonra geçilen  boşluklardır sadece. Yani tırtıl yetersizlik, kelebek olgunluktur. Tırtıl sabır küpü, kelebek sabrın sonucudur. Tırtıl bekleyiş, kelebek parsayı toplamaktır. Tırtıl emek, kelebek hasattır.

Çoklukla bir kundağa sarılı, henüz kendi başına bir yerlere gidemez, doyamaz insanlar olarak doğduk. Emekledik, yani süründük. Hep insan kılıfındaydık ama. Hep insan görünümünde olduk. Bir halden bir hale geçmedik fiziki anlamda kelebekler gibi. Bizim, insanların bir halden bir hale geçmemiz bilinç, ruh, duyarlılık, olgunluk anlamdaydı.  Bu geçişler ancak ruhun her yöne açılabilecek koridorlarında kaybolmadan dolanıp, her türlü iç sesten doğru olanı dinleyip ona yönelmekti. Yanlış adımlar, her anlamda sürünmekken doğru adımlar keyiften, mutluluktan uçmaktı.

Hakkıyla insan olma yolculuğunda kimimiz tırtıllar gibi kılıfımızı yırtmayı başaramayıp kelebeğe dönüşemiyoruz. Kılıfı yırtamamak, yani hep tırtıl kalmak, hep sürünmek demek. Sürünmek, insanlar arasında sıklıkla maddi koşulların yetersiz kaldığı yaşamlar için kullanılsa da sürünmekten sürünmeye çok değişkenler var insanlar için.  Fakir olmayan insanlar da sürünebilir. Maddi olarak değil; ama insani yönden. Biri, ne kadar zengin de olsa, her istediğine nasıl da kolayca ulaşabilse de hep çiğ, hep ham, hep arayışta, hiç yetinemeyen biri olması halinde bu onun kişiliğinin, ruhunun sürünmesi demektir. Vurulduğunda çok can yakan kızılcık sopası gibi acıtıcıdır, tırtıldan kelebekliğe geçiş gerçeği, kimi insanlar için.

Kelebek, iki uçlu kavram. Sürünmekten uçmaya, kurtçuk olmaktan kelebekliğe. Kelebek, hayatın hem eksi ucu hem de artı ucu. Kelebek, güzellikle göz boyamanın  tırtılkenki şakası. Ve anlayanlar için tırtılın kelebek olması, belli süreçleri aşmayı sabırla beklemenin semeresi.  İçindekini saklayan kılıfın yırtılmasıyla başlayan çiçeklere kanat çırpmanın renkli mürekkeplerle bir başka abeceden  yazılmış öyküsü kelebek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),   
0‎2.12. 2018 ‎- 08.03.2019

Paylaş :

Yusufçuk, Kelebek ve Karasinek

 (Bu çalışmama tema olarak kullandığım tüm yusufçuk, kelebek, bitki, çiçek, karasinek kareleri, yalnızca kendi çektiğim fotoğraflardır)


Ormanda kaybolmuş Kırmızı Başlıklı Kız gibi bir o yana bir bu yana koşturan  biyoloğun fotoğraf makinesinin belleği, tür tür çiçek, kuş, kelebek, böcek  karesi ile dolmaktayken renk renk çiçeklerden kâh arı vızıltısı geliyor, kâh uğurböceklerinin siyah benekli kırmızı kanatları  yapraklarda beliriyordu.

Üniversitesi adına araştırma yapmak için Tokat’ta bulunan  biyolog kız, üzerine kelebek, yusufçuk  konmuş çiçekler peşindeydi.  Tokat Çayı kenarındaki bir ağacın altında, kampçı ocağında kahve yapan arkadaşlarının çağrısına kulak bile vermemişti bu yüzden. Kahveyi onca sevse de.

Fotoğraf makinesinin kendisine değil, kelebeklere, yusufçuklara çevrildiğinin farkında olan karasinek, epeydir üzerinde olduğu pisliklerden kalkıp objektifin önünde uçmaya başladı.  Belki fotoğrafçı kız kendisini de fark eder diye dolandı durdu; ama nafile. Tek bir kareye olsun giremedi. Varsa yoksa yusufçuklar, uğurböcekleri! İlle kelebek! Hatta bir tane olsun ateşböceği göremediği için söylendiğini  bile duymuştu kızın.

Bu kez neyin resmini çekecekse işte yine fotoğraf makinesine davranmıştı. Ne resmi  olacak; kırlangıç kuyruk bir kelebekmiş çekeceği. Kendisi dururken. Karasinek  fena bozuldu... İçi öfke  doldu. Haset, kıskançlık duydu. Çekemedi kırlangıç kuyruk kelebeği.

-Onca belleği hep aynı, hep aynı konuya harcıyor. Burada ben de varım. Ben. Ben… Bennn! Neymiş, bu kelebeğin kanatlarının arkası kırlangıç kuyruğunu andırıyormuş. Sanki böcekleri uçuran kuyrukları. Kanat uçurur, kanat! Kanatsa, bende de var. Yine de bir kez olsun benim resmimi çekmek için koşturduğuna rastlamadım bu akılsız biyoloğun. Neler yaptım oysa dikkatini çekeyim, beni de fotoğraflasın diye. Kulağının dibinde vızıldadım yine kâr etmedi. Tam o an bir yusufçuk resmi çektiğinden beni kovmaya dahi tenezzül etmedi.  Miyop mudur nedir bu biyolog!

Mavi kurdeleli hasır şapkasını düzelten biyologun bu kez yemyeşil akan Tokat Çayı üzerinde uçuşan mavi yusufçukları karelemek için koşturması,  karasineğin hiç hoşuna gitmedi.

-Al işte! Yine yusufçuk. Helikopter böceği ya da diğer adıyla. Kız böceği imiş bir başka adı da. İğnecik de derlermiş. Böcek ya;  onlar da böcek işte sonuçta benim gibi.  Bir de biyolog olacak… Karasinek resmi çekmeyen biyolog olur mu!!!  Yusufçuğun kanadı tül gibiyse benim de tül gibi kanatlarım var.

Konduğu kır çiçeğinden kalkan kelebek ile çaya eğilmiş söğüt ağacının dalından suya  doğru uçmaktaki yusufçuk karşılaşınca selamlaştılar. Kelebeğin selamı, antenlerini sallamaktı. Yusufçuğun selamı da kanat çırpmayı bırakıp asılıymışçasına havada kısacık bir süre kalmaktı. Karasineğe selam veren olmadı.

-Böcekler bana selam vermez… İnsanlar benim resmimi çekmez… Uğurböceğinin, kelebeğin, yusufçuğun, peygamberdevesinin hemen ardı sıra uçuyorum ki görülebileyim de benim de  bir karem olsun diye. Ama istenmiyorum karelerde. Gerçi biyolog kız beni hiç fotoğraflamadı değil, fotoğrafladı fotoğraflamasına, daaa… Beni beğendiğinden değil, buralara özgü bir tür müymüşüm onu araştırmak için çekmiş rastlamışken.  Bilimsel çalışma yapıyormuş doktora öğrencisi biyolog kız. Bilimse beni araştırsın. Gözlerimin özelliklerine baksın. Kaç bin tane gözüm var benim.  Oysa gözlük dediği o camlar olmasa, burnunun ucunu  dahi göremez bu kızcağız… Dünyasını sis basar. Ben öyle miyim ama! Arkamı bile görebilirim. Bir sinek kadar etrafı göremeyen şu biyolog, bir karasineği görmezden geliyor. Ben bilirim yapacağımı! Kelebeği, yusufçuğu perdelerim ben de. Onların önüne geçerim. İstesen de istemesen de vizörden baktığında bir karasinek göreceksin biyolog hanım.

Biyolog kız, vizörden bakınca objektifin önünde fır dönen karasineği gördü. O sırada birkaç mavi yusufçuk, yemyeşil Tokat Çayı’ndaki sazlar arasında  uçuşmaktaydı. Nasıl da az rastlanır bir kare vardı karşısında. Şu baş belası sinekten kurtulması gerekiyordu kareyi kalıcı kılmak için.

Elini şöyle bir salladıysa da sinek uzaklaşmadı. Yeniden vizörden baktığında  objektifte konmuş karasinek sanki poz verir gibiydi. Kovmaya yeltenince uçup bu kez de eline konmaya çalıştı. “Sinekler öğrenmeyi bilmezmiş. Kaç kez kovarsan kov, ‘oradan kovuluyorum, gitmeyeyim, benim için tehlikeli olabilir’ demezlermiş. Başka bir yol bulmalıyım. Neden sanki bir sinekkapan kuşu yok ki etrafta. Şimdiye kapmıştı karasineği” diye mırıldandı.

-Bak sen. Sinekkapan kuşundan bahsediyor. Ha ha hayyy. Sinek gibi yapıştı denildiğini hiç duymamış bu biyolog herhalde. Ya o çok beğendiğin böceklerin resmini çektiğin gibi benim resmimi de çekeceksin ya da fotoğraf filan çektirtmem. Çeksen bile benim gerimde, ikinci planda kalacak onlar. Ön planda ben olmadıkça başka hiçbir böceğin fotoğrafını çektirtmem.  İlk ben! Önce ben!

Doktorası için çalışmalar yapan biyoloğu iyice bezdirmiş karasinek, bir anda yapıştı sanki objektife. Pat diye. Vizörde bir karasinek bir de harfler, yazılar belirdi. Biyolog kız makineyi gözünden çekince karşısında hocasını gördü. Deminden beri bir ağacın altında dergi okuyan hocası, öğrencisinin resmini çektiği Tokat Çayı yusufçuklarını görmek için gelince sineğin yaptıklarına tanık olmuş ve farkında bile olmadan elindeki dergiyi karasineğin üzerine indirmişti.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
05-13.03.2019

Paylaş :

21 Mart 2019 Perşembe

Evvelce yazıp yayınladığım, bahar, gün- tün eşitliği -ekinoks-  üzerine yazım. 

“Bir bahar yazısı; Ağacın muradı ve çiçeğin meyveye yolculuğu”adlı çalışmama


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.03.2019



Paylaş :

20 Mart 2019 Çarşamba

Bahar, dallarda tomur tomur


Kıştan çıksak da henüz kıştan uzaklaşmadık öyle aman aman.



Daha tam anlamıyla bahara bile girmedik. 





21 Mart değil midir baharın başlama tarihi?





Ankara'da sabahlar hala  soğukça. 





Akşamlar serin.




 Öğlenler bayağı bayağı bocalatıcı.






Öğle vakti hava  soğuk değil. Sıcak değil. Serin değil.





Mantoluk değil. Yarım kollu  mevsimi değil.




Pamuklu olmaz daha. Kalınlar çok fazla.





Öyle bir mevsim ki tam şaşkınlık içinde bırakıyor.




Öğlen güneş pırıl pırılken dışarı çıkınca pardösü bile fazla geliyor. 





Güneş saklanıp hava kapatınca da  tam geliyor, iyi.




Ortalık ince giyimliden kalın giyimliye çeşit çeşit gezenler ile dolu. Bir dengede değil.





Dallar  şehrin içinde birkaç haftadır çiçekli.





Bir yanda çiçeklenmiş dallar yukarılara uzanırken yanı başında çit demirleri ok gibi uçlarıyla göğe doğru yönelmiş.





Sanki göğe bakmaya davet eden bir şiircesine.




Akşamki yokuş kolaylanmışken bahar dallarının beyaz çiçeklerinden gizli gizli  yere düşmüş bir  çınar yaprağı ilişiyor gözüme.

 


O an, tam karşımda işte, dünyanın resmi…
(Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

 20.01.2019, 21:16


Paylaş :

18 Mart 2019 Pazartesi

Şehir içi baharı


Bahar iki haftadır apaçık görülüyor Ankara’da.
Kayısı ağaçları çiçeklendi.
Göçmen kuşların çoğu henüz gelmedi; ama serçeler bile yuva telaşında.
Yerden kuru  çam ibreleri topluyorlar.

Yalnızca tepelerin gölgesindeki kısımlarda bahar ağırdan alıyor. Yine de dalların ucu tomur tomur. Çiçeksiz ama  henüz. Tepe gölgesi düşen yerlerde ağaçlar geç çiçekleniyor çünkü.

Bu öğlen çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.03.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci