27 Nisan 2019 Cumartesi

Çiçekler arasındaydı

Bugün  kaplumbağa görmek istemiştim. Bir de kirpi.
On yıl öncesine göre daha az rastlanıyorlar şimdilerde. Boş alanlara kuleler doldukça ve trafik arttıkça azalıyorlar.
.
Onu, bayırın üzerinde görünce  etrafta kirpi de var mı diye bakındım; kirpi yoktu ama. Kertenkeleler de gözükmüyordu. Yine de bir sığırcık  güzel bir gösteride bulundu. Önce dala konup sonra alçaktan nefis bir uçuş yapıp  kondu. Ardından  yine havalandı. Sabahtan da şahin direkteydi.

Kaplumbağacık, bayır aşağı gitsin istemedim. Yola inerse onun için iyi olmaz. Araba tekeri altında kalıp kabuğu kırılmış çok kaplumbağaya rastladım, çoğunu da yoldan   alıp tepelere doğru yönelttim. Bu şirin, aşağı inmekte hevesliydi. Ondan önce inip karşısında durunca inmeyi bırakıp biraz bakındı. Bu poz da o ana ait. Sonra yönünü değiştirip ters döndü ve koruluğa yöneldi.

Bu öğleden sonra çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım, ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.04.2019

Paylaş :

26 Nisan 2019 Cuma

Aşındıran Rüzgâr, Dövücü Dalgalar Gibi Yıllar



İnsan doğası, dünya doğasının küçük ölçekli haritası sanki. Doğanın erozyonu, rüzgârın nefesiyle. İnsan doğasının erozyonu, rüzgâr gibi esip tozutan yılların şiddetinden ötürü. Depremler gibi yıkıcı; göçükler gibi çukur; obruklar gibi boşluk; köpekbalıklı denizler gibi tekinsiz yıllar, insanın bağrında ne fidan bırakır, ne de  kök saldırır. Dikenler bile dayanamaz o zorluklara. Rüzgâr gibi önüne kattıklarını oradan oraya  savurtan yıllar,   dağ gibi insanları tepe bile değil ola ola tümseklere dönüştürür. Ama erinde; ama geçinde... Zorlu hayatlarda daha erken görülür aşınmalar. Alında, yüzde kırışıklıklar, belde bükülmeler ile.  Kaymağın kaymağı addedilen hayatların koruyucuları olarak önde dalgakıran,  rüzgâr kesenler olsa da kalp zamanın yorgunluğunu unutmaz…

Elli yaşındaki beş kişi yan yana durduğunda beş ayrı tablo oluşturabilirler… Yaşam tarzları,  hayat koşulları, alışkanlıkları, içinde doğdukları ailenin geninden maddiyatına her türlü özelliği, onları  tepeden tırnağa farklı gösterecektir.

Elli yıl, beş ayrı kişide kimileyin sanki geride kalan elli değil de otuz beş yılmış gibi iken  kimileyin de altmış dokuz yıla denk bir görünümde olabilir.  Kimi zaman da de elli yıl, tam da elli yılın yıpratacağı kadar yıpratmıştır. Yılların yıpratma gücü bazen meltem, bazen fırtına, kasırga,  bazen de sabah esintisi şiddetinde. Kaba yelinden lodosuna değiyor yıllar yaşamlara. Bir yerlerden  bir yerlere fırlatıp atan hortumlar da cabası.

Hangi rüzgârın dokunuşuna  maruz kaldıysa bir insan, uğradığı erozyon o yelin eliyle, onun yontusunun keskinliğince.

İyi bakılıp beslenilmiş, sevgi ile büyütülmüş, esirgenip korunmuş, diyeceğim gözbebeği özeni görmüş bir çocuk ile, zor koşullar içindeki yoksul bir ailenin çocuğunun  doğum tarihleri gün hatta saat olarak aynı olsa bile gülümsediklerinde dişlerinin görüntüsünden, yüz çizgilerine birbirlerinden farklıdırlar. Birinin omuzları ille düşük duracaktır. Boynu da, beli de ille bükük.  Ya elleri? Çatlak, nasırlı, yıpranmıştır birininki mutlak. Yaşıt olmak, aynı görüntüde olabilmek anlamına gelmiyor biri iyi diğeri zorlu şartlar içinde doğup büyümüş iki ayrı insan için. Dış görüntüyü doğum tarihi belirlemiyor o zaman, içine doğduğumuz şartlar belirliyor büyük olasılıkla. O şartlar, tatlısından kasıp kavuranına hayatımızdaki rüzgârlardır;  yüzdüğümüz denizin çırpıntılı ya da kabarmış azgın dalgalarıdır.

Televizyonda, haberlerde izledim yakınlarda. Yaşlı mıdır bilemiyorum; ama çok yıpranmış gözüken  bir karıkoca ki bir anlamda gün yüzü görmeden, yaşanmadan geçmiş tükettikleri yıllar. Yok, yoksullar. Öyle böyle değil enikonu dardalar, zordalar.  Buzdolapları tamtakır. Hallerini bilen bir pazarcı, bir kilo kadar domates vermiş. Bir başkası da  biber. Kış günü tek yemekleri o iki pazarcının verdikleri. Geçimlerini kadının dizip sattığı tespihler ile sağlıyorlarmış! Bir tespihi yirmi beş kuruşa satıyormuş adam. Ne kadar kâr ediyorlarsa ondan acaba? On kuruş kâr etse bile kaç on kuruş uç uca ulanırsa bir ekmek parası eder?

Dirseklerini gösteriyor kadın. Kırılmış. Doktor filan göremediğinden eğri kaynamışlar. Öyle bir kanıksanmışlıkla söylüyor ki halini. İçi cız ediyor insanın dinlerken. Kırılmış dirsekleri kendi kendine kaynadıkları için doğru kaynamamış haliyle. Eğri kaynamışlar. Dili bunları söylerken gözleri de sanki  “hayatımızda ne doğru ki sanki, dirseklerim doğru kaynamış olsun” der gibi. İnsanın dişleri kilitleniyor, sesi çıkmıyor kim bilir daha onlara benzer kaç binlerce insanın hali akla gelince!

Kadının da kocasının da yüzleri, kadının eğri tutmuş dirsekleri hayat rüzgârının uğrattığı erozyonu birebir anlatıyor. Kuru ağaçlara dönmüş adamın saçı başı dağınık. Bakışları, cebi kadar boş. Gözleri çaresizlik kokuyor. Acı gerçekleri dinlemek zor. Onlar çok değil belki otuz beş dakika ötedeki bir mahallede yaşamaktalar. Ama eski filmlerden bilindik beylik bir laf gibi  “ayrı dünyaların insanları” haline ne ara geldik, şaşıyor insan…
Onlar tek söz etmeden yüzleri, ağızlarının içi, elleri buzdolabının tamtakır olduğunu, ayazlarda, kara kışlarda bir tas çorba kaynatacak halleri olmadığını bağıra çağıra söylüyor. Ah, şu dünyadaki dengesiz haller! “Bir ayrılık………” diye başlayan koca ozanın dizesinin ortasında andığı o “bir yoksulluk”!  Ah! İzlerken onların paraca yoksul; ama onların o hallerini görmeyen, çare olamayan bizlerin gönülce, yürekçe, insanlıkça yoksul olduğumuzu düşünsek haksız olur muyuz?

Epeyce bir yıl önceydi. O zaman çay, servis arabaları ile dağıtılıyor işyerlerinin koridorlarında. Servis arabasının tekerlek sesi duyulunca isteyenler koridora çıkıp çay alıyor. Çaycı Gülabi, şaka kaldıran bir çocuk. Lise terk. Küçük yaşta evlilik. İki çocuk. Yaşı yirmi bir bile değil daha. Koridordaki konuşmalar  haliyle odalardan duyuluyor. Çorbasını köyünden gelen tereyağı ile yapıp yapmadığını soruyor   çay almaktakilerden biri Gülabi’ye. Gülabi’nin cevabı içe işliyor. “Yok ablam, tereyağını nasıl koyayım ben yemeklere. Kilosu kaç lira. Benim çocuklar daha tatmadı bile tereyağını. Tadını hiç bilmezler”

Bu cevabı duyduktan sonra ertesi gün, Gülabi’ye bir tereyağı paketi götürmeyi kaç kişi akıl etti bilemiyorum; ama Gülabi, karısı ve çocuklarının hangi dalgaların vurmasıyla eridikleri, hangi rüzgârın dövmesiyle aşındıkları ortadaydı. Her türlü kötülüğün analarından biri olarak bellenmiş yokluk aşındıran, çökerten şeylerin başındaydı elbette.

Daha bu hafta içinde, üst katın koridorunda karşılaştım yaşı benden küçük Gülabi ile. Gülabi’nin yüzündeki değişimi hiç anmayacağım; ama ya o konurlaşmış yani solmuş,  kararmış benzi… Belki uykusuzluğun payı olsa da kesinlikle tek uykusuzluk  yüzünden oluşmamış göz altlarındaki mor halkalar…  Hırçın dalgaların kayalara vurup onları zaman içinde ufalayıp kuma çevirmesini andıran, gözleri fersiz kılan o mor mor koyu renkli dalgalar…

Ne zaman Gülabi’yi görsem aklıma tereyağının lezzetini hiç bilmeyenler gelir.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.12.2018


Paylaş :

Kış Beyaz Uyku; Bahar Renkli Uyanış


Mevsimlerin de sesleri var. Kuş ötüşünden kar düşüşüne. Mevsimlerinden de renkleri var. Bahar tomurcuğu yeşilinden güz yaprağı  solgunluğuna.

Kış, uykuydu. Bahar uyanış. Uyku, kara koyuydu; bahar yeşil. Uyku ağırlıktı, bahar neşe…

Her mevsimin giysisi, kendi değişmez kumaşının renginde.  Kış beyaz, güz kızıl ipekten entarili. Gerisinde cümbüş olan kapılardan derlenmiş, diri, bağıran, göz alan renklerde, dikenlisinden ipeğimsisine  nice kumaş bulduysa onları yamaya ulaya dikmiş bahar, üstünü başını.

Soğukta, kar taneleri altında uykusunu almış tabiat, kendi çalar saati olan doğa takviminin gereğini yerine getiriyor şu sıralar.   Tomurcuk tomurcuk, koku koku, renk renk canlanıyor toprağın üstünden dallara  her şey. Beyaz soğuk yorgan altında uzundur sıcak kış uykusundaki canlılar uyanıyor, cemrelerin üçü de düştü mü…  Tohumların yeşerme anı, yağmurların düşme zamanı. Kışın bitimi, kâh erimiş kâh yama yama kalmış beyaz örtünün altındaki toprağın allı morlu filizlenmesi ise eğer, işte rengârenk bahar örtüsü serilmekte yere çiçek çiçek. Yer böyle iken gökte de bahar yolculuğuna çıkmış göçmen kuşlar var.

Mevsimlerin kimisinde doğa tatildedir.  Yazın da  insanlar. Doğa, kışa denk gelen tatilini bitirdi. Çünkü güneş güldü. Sımsıcak. Tek doğa mı uyuyan. Yok değil! Uykular çeşit çeşit. Günün karanlığındaki dinlenmeden doğanın uykusuna, bilgisayarı kapatmaktan uyanılmaz uykulara. Yani öyleyse…

Uyku, sabahın hükmüyle solan çiçektir. Gece açan güldür. Siyahtır. Rengi rüyadır.

Uyku, bir günün gece faslıdır. Dinlenmek, gecenin koyusunda tüm tasalarımızı, kaygılarımızı, içinden çıkamadıklarımızı derin bir kuyuya atıvermektir. Sabah o kuyuya dalıp, hepsini yeniden tek tek toplamak üzere.

Uyku, en güzel bebeklerdedir. Mışıl mışıl, pamuk pamuk.  Bebek kokulu. Bir de kedilerin uykusu seyirliktir. Kışın soba, ocak kenarında kedilerin uyumasını seyretmeyi sevmeyen var mıdır?

Kış, uykunun mevsimidir. Hayvanların çoğu, soğukkanlısından, ayıdan sincaba kış uykusuna çekilir. Uykunun derini, kışın  hüküm sürer. Kovuklarda, inlerde, toprak altında, dağların kuytularında. Sincapların kuyrukları kışın tüylü olurmuş ki ısınsınlar. Yazın da o tüyleri dökerlermiş ki serin kalsınlar.

Onca cüsseli canlılar olan ayılar, koca kış boyunca yemeden içmeden uyur. Tüm yaz bu uyku için beslenirler; alabalıkla, somonla, balla, armutla. Ya da yiyebilecekleri ne bulurlarsa onlarla. Öyle bir düzen ki, ayı da bilir, arı da saati saatine ne yapacağını.
 
Uykuların en acısı, ebedi uykudur. Ne zaman gelse vakitsizdir bu uyku. Gelsin  istenmez hiç. “Artık demir almak vakti gelmişse zamandan” diye başlayan bir şiirde, anlattığı ne olursa olsun dizelerin ille bu uyku bulunur hep.  

Uykusu en  hafif canlılar tavşanlar ile kuşlar olmalı. Tavşan her an tetikte, kuşlar da sabahın pencere önündeki ya da pencereye uzanmış daldaki guguklu saati.  Kanat sesleri, sabah şarkısı. Bestecisi sadece kuşlar bu ezgilerin.  Melodisi asla aynı değil. Kuşlu sabahlara uyanmak, mutluluğa uyanmaktır. Gün boyu kuş kadar hafif hissetmeye ilk adımdır.

Temiz havalı, dağlı tepeli, vadili bayırlı, ormanlı, ovalı yerlerde sabahlar, hakkıyla sabahtır. Uykunun en derini çekilir oralarda, doğanın uğultuyla esen ninnisinde.

Uyumak, “iyi geceler” dileği sonrasındayken uyanmak, “günaydın” esenleşmesi ile başlar. Uyanmak, yeni bir güne göz açmaktır. Aynı telaşlara yeniden başlamaktır. Öğrenciler okula yetişecektir, ana babalar işe. Kapıcılar, taze ekmekleri sıcak sıcak kahvaltı masalara yetiştirmek gayretine düşecektir.

Uyanmak, çeşit çeşit. Uykulardan, farkında olunmayanlardan, kıştan, şekerlemeden. Doğanın uyanış esnemesi,  üzerini örten karlı ağır yorgandan sıyrılmak… Yahut insanlar için dertlerden neşeye, kederden teselliye göz açmak anlamında uyanmak.

Uyku, dinlendirdiğinde, güzel düşler görüldüğünde anlamlı olsa da en güzeli uykudan uyanmaktır.  Güneşi yeniden görmek, bahar günü çiçeklenmiş iğde dallarından yayılan burcu burcu kokuyu duymak; sabahı müjdeleyen horozundan  kuşlara bir çeşit günaydını işitmek…

Gün ışığının  yeni günün tan vaktinde  gözlere şenlik olmasının ardından güneşin yükselmesi ile gözleri kamaştırması, uyanıklığın ta kendisidir.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci.), 06.03.2012 – 28.03.2019

Paylaş :

İlk Gelincik


Bu sabah, buralarda Ankara’nın ilk  gelinciğini gördüm. Epeyce uzaktan.

Ve bir çitin ardında gelincik, berisinde objektifim.

Dönüşte de bir bayırda ikincisini, üçüncüsünü, dördüncüsünü, beşincisini al al gülerken fark ettim..

İlk gelincik, akşam üzeri gözükürde yoktu. Bir kez daha fotoğraflamak istemiştim onu. Ama ya kapanmıştı gün inmekte olduğundan ya da biri kopartmıştı.

Bu sabah  çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.04.2019

Paylaş :

25 Nisan 2019 Perşembe

Kapanınca düz bir çizgi, açılınca desen coşkusu kanatlar


Güneşin altında kanatlarını sürekli açıp kapatmasına, onca yaklaşmama rağmen kaçmamasına bakılırsa kılıfından yeni çıkmıştı belki de.

Az önce tırtılken şimdi kelebek aşamasındaydı. Kanatlarını kurutmakla meşgüldü belki.  Öyküsünü hiç öğrenemeyecek olsam da, yazabilirim böyle.

Dün dönüşte çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.04.2019

Paylaş :


 “SURVIVOR’da NELER OLUYOR” 
                        ya da
“Bir Uzak Adada ‘Que Sera’ Çalarken

adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.04.2019

Paylaş :

24 Nisan 2019 Çarşamba

Adonis alı...

İlk adonis...
Çocukça bir sevinç,  naif bir gülüş ile
23 Nisan'da bir fotoğraf karesine konuk oldu. Ankara.
Dün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.04.2019
Paylaş :

23 Nisan 2019 Salı

Turfanda kertenkele


Yılın ilk kertenkelesini gördüm.Bu öğleden sonra. Otların arasında kaçıp gözükmez odu hızlıca.

İkincisin de fotoğrafını kararlamasına çektim. Bayırdaydı.

O kaçarken kara gözlükler ardından toprakla uyumlu renkleri seçilemezken. Çıkmış ama :)

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.04.2019

Paylaş :

Yağlı körpe yapraklar arasında bir beyaz bahar çiçeği


Yağlanmış gibi parlayan körpe yapraklar arasında,

ayva gülünden önceki.

baharın son çiçekleri.


Bu öğleden sonra çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.04.2019

Paylaş :

22 Nisan 2019 Pazartesi

23 Nisan


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.


                  Dünya durdukça kutlamak dileği ile.  


(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.04.2019


Paylaş :

21 Nisan 2019 Pazar

Tomurcukluktan çiçeğe ilk duraktan elma olma durağına giden yolda bir kare


Meyve olmaya giden serüvenin çiçek koltuğundaki yolculuk hali.

Genç, az dallı elma ağacının en güzel çiçeği idi.
18 Nisan günü Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda..

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.04.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci