15 Haziran 2019 Cumartesi

Ya Zülbiye Olmasaydı!


Aslında ilk sorunuzun başka bir şey olacağını düşünmüştüm röportaja başlamadan önce.  Ne bileyim, çocukluğumdan filan başlarsınız sanmıştım. Daha otuz ikisinde bunca servetin sahibi olarak nasıl bir çocukluk geçirdim, nasıl bir aileden geliyorum gibisinden bir giriş umuyordum. Ama siz doğrudan konuya geldiniz. Kem küm etmeksizin. Çünkü herkesin hakkımda bilmek istediği ilk şey, ne oldu da üniversite okumaktan vazgeçip bugünkü durumuma eriştim, değil mi?

Küçük bir esnafın beş çocuğundan biri iken bugün nasıl mı beş şirketi olan biri oldum…  İnanmayacaksınız ama Zülbiye sayesinde oldu bu.

Gözleriniz mağara evimin duvarlarında. O zaman cevaba geçmeden küçük bir açıklamam da olsun. Şaştınız dışı mağara; ama içine girince her şeyin ahşap, taş, el işçiliği olduğu, gayet de modern bir mağarada oturmama tabii. Köşkler, yalılar dururken sen tut Kaz Dağları’nda bir mağarada yaşa. Böyle bir ev izlemiştim televizyonda. O an kararımı verdim, üç yıl önce. Köşkten filan da pahalıya çıkıyor her haliyle doğal olması için çabaladığınız bu evler. Meraklandıysanız... Yok, mağarada filan doğmadım. Ama aşırı lükse de dalmak istemedim. Geldiğim yeri unutmamak için. Doğada ve doğal olmayı yeğledim, hepsi bu.

Dönelim sorunuzun cevabına. Benden büyük erkek kardeşim üniversite kursları için para biriktirmek amacıyla temizlik firmasında çalışıyor. Bir AVM’de tuvalet temizliyor. Her an su içinde. Her türlü insanın kullandığı yerleri ak pak ediyor. Bu yüzden en saygı duyduğum kişiler, tuvalet temizleyicileridir. Babam küçük esnaftı. Yufkacı dükkânında tüm gün elinde oklava. Altı yufka bir kilo eder. Günde kaç kilo yufka satabilir ki sokak arası bir yufkacı? Üstelik yufkayı marketlerden alanlar çoğalmışken. Dükkânı çevirmekte zorlanıyoruz. Meslek lisesi ayakkabı tasarım bölümü son sınıfta üniversite hazırlık  kursuna yazıldım.  İlk taksiti borç harç ödedikten sonrasını getiremedik. Kursa devam edemedim. Bu arada staj yapmam gerek. Babamın kadim bir hatırlı müşterisinin çalıştığı büyük bir işyerinde staja başladım.

Staj yaptığım odanın karşısındaki odada bir adam var. Gürkan.  Yerinde durmaz, sürekli başka odaları gezer. Nereden yüksek sesli konuşmalar, kahkahalar geliyor Gürkan işinin başında değil,  orada demektir. Oysa yan odadaki kadın başını kaldırmadan çalışır. Öyle ki öğle tatillerinde bile çalışır. Gürkan’ın işini de yapar. Esnaf bir babanın oğlu olunca haliyle böylesi bir çalışma hayatını yadsıdım,  ilkten gözüme battı. Yine de olur a  tesadüftür, o gün için öyledir demedim değil. Staj süresince, bir gün aralarında olmaya can attığım işyeri çalışanlarını gözledim. Oradaki üç ay boyunca her gün aynı şeyleri gördüm.  

İşyerinde, oranın çalışanlarından başka bir çalışan grubu daha vardı. Temizlik şirketinin işçileri. Kendi içlerinde onların hali de işyeri çalışanlarınınkinden farklı sayılmazdı. İşyeri  çalışanları arasında ofislerde yaşananlar belki de fazlasıyla koridorlardaki temizlik çalışanları arasında yaşanıyordu.

Zülbiye işte o zaman dikkatimi çekti, Gürkan ile birlikte. Ah Zülbiye! Nasıl bir çıfıt çarşısı. Olumsuz her duygunun, yaklaşımın yeşerdiği dikenlik. Kokuşmuş ne varsa içine doldurulup  çöpe atılmış bir poşet gibiydi.

Bulunduğum oda, iki koridorun birleşip dirsek gibi açı yaptığı noktadaydı. Yeşile  çalan cam gibi şeffaf gözleri ile ürkütücü bakışlı Zülbiye, iki koridorun kesişme noktasında hem temizliğinden kendisinin sorumlu olduğu tuvaletin bulunduğu koridoru hem de  diğer koridoru görecek biçimde  dinelir, adeta nöbet tutardı. Kim kimin odasına girdi çıktı, hangi odada ne konuşuluyor kulak kesilirdi. Temizliğinden sorumlu olduğu tuvaletin bulunduğu koridorda boylu boyunca toplantı salonları olduğundan, ofis bulunmadığından orası neredeyse insansızdı. Haliyle lavabolar da kırk yılda bir kullanılırdı. Oysa dirseğin öte yanı tümden ofis olduğundan kalabalıktı. Buna rağmen Zülbiye, kendi baktığı tuvalet asla  kullanılmasın ister,  gelen gidenin çetelesini tutardı. Öyle ki bir nevi Deli Dumrul kesilmişti sanki giderek. Eğer  kalabalık koridordakilerden biri, onun koridorundaki lavabolarda bardağını yıkasın, dişini fırçalasın çekeceği vardı Zülbiye’den. Bir kez daha elinde kupasıyla lavaboya gidecek olursa vay haline o işyeri çalışanının.  Zülbiye, cık cıklar çeker, saydam gözleri ile çalışanın gözünün içine bakıp demediği bırakmazdı. Yüksek sesle hiç çekinmeden söylenir hatta yüzüne tükürürcesine hamleler yapardı. İşyeri çalışanları bu pervasız tavırların neden olduğunu önceleri anlamamış, kadıncağızın bir derdi var sanmışlarsa da sonradan derdinin kendileri olduğunu kavramışlardı. Yine de bu kadına uymak istemez, onu şikâyet etmezlerdi ekmeği ile oynamamak için. Zülbiye bunu iyi bildiğinden gem vurulamaz olmuştu.

Stajda sıklıkla getir götür işlerine koştururken yan gözle baktığımda Zülbiye’yi tuvalete kimlerin uğradığını gözler, kimseler baktığı lavabolara uğramasın diye kendince tedbirler peşinde iken görürdüm hep. Diyelim ki biten kâğıt havluları yenilemezdi.  Sabunluklara azıcık sabun doldurur, bitince  ilave etmezdi. Böyle olunca da kimseler orada ne bardağını ne de elini yıkabiliyordu. Tepeleme dolmuş çöp kovasını boşaltmak zuldü ona. Ama Zülbiye bu! Kâğıtlar, sabunlar bittikten sonra yenilerini koymayarak  çöp kovasının boş kalmasını, yerlere de su damlamamasının yolunu bulmuştu.

Bir de temizlik yaparken kimseleri sokmazdı lavabolara. Yine de dirseğin öbür ucu çok kalabalık olduğundan özellikle çıkış saatine yakın herkes lavabolara üşüşünce sıra oluşur ancak zaman darlığından sıra beklemek  mümkün olmazdı. O zaman Zülbiye’nin baktığı lavabolara yönelirdi insanlar; çiçekleri için su dolduracakları boş şişeler, kirli kahve makineleri,  kupaları ile. Konuşmaları etrafça dinlenilmesin isteyen çoğu kişi, Zülbiye’den korkularından kimselerin kolay kolay uğramadığı bu boş  tuvalette yapardı telefon konuşmalarını. Zülbiye görmesindi birinin oraya girdiğini… Çok sürmez, iki dakika sonra hışımla içeri dalardı. Ama ne dalış… Sanki şiddetli bir fırtına çıkmış, kapıları kıracak gibi açıp, uğultuyla içeri girmiş gibi.  

Zülbiye fırtına gibi içeri girince hemen ortalığa bir şeyler atılmış mı, kirletilmiş mi diye bakardı alenen. Suçüstü yapmak istermişçesine. Aynalara su sıçratmamaları için uyarır hatta azarlarlardı insanları.  Biri elini yıkıyorsa silkelememesi için çıkışırdı. Kazara yere kâğıt düşmüş olsa başlardı kavga edercesine homurdanmaya. Sırf bu nobran tavırlarla karşılaşmamak için bir alt ya da üst lavabolarda kupa yıkayıp şişe dolduran az değildi.

Zülbiye koridorda, Gürkan kapıların ardında bana öyle bir ders oldular ki liseli gözümde. Esnaf çocuğu olduğumdan az çok tanırdım insanları zaten. Mahallemden. Staj yaparken benim mahallemdekiler gibi olmayan insanları da tanıdım. Ve o zaman kararımı verdim. Ben ne Gürkan gibi olmak istiyordum ne Zülbiye gibi.  Ne de tek çocuğunu okutabilmek için  başını kaldırmadan çalışan, gık demeden Gürkan’ın işini de yapan kadın gibi olmak istedim. Hani gazetelerde dünyanın en zenginlerinin hayata beş parasız başladığı haberleri  vardır ya. Onlar geldi aklıma.  

Ayakkabı tasarım bölümünü bitirdiğimden deli gibi ayakkabı modelleri aradım internette. AVMler, garajlar gezip ayakkabılara baktım. Yok, vitrindekilere değil. Ayaklardakilere. Hangi yaştakiler hangi ayakkabıları giyer; renkler... Çocuklar nasıl ayakkabı sever. Sayısız model çizdim. Yurtiçindeki firmalardan ilgilenip tasarımlarımı kullananlar oldu.  Bunun üzerine yurtdışındaki firmalara gönderdim tasarımlarımı.  Birkaçı çok ilgilendi. Sonrasında onlar için çalışmaya başladım, yirmilerimin başında.  Büyük kazancı olan bir iş ayakkabı tasarımı.  Şimdi bu noktadayım. Otuz iki yaşındayım. Organik tarımdan tekstile, ayakkabı fabrikasına beş şirketi olan bir iş insanıyım.

 “Ya Zülbiye olmasaydı” derim hikâyemi her anlattığımda. Belki iş bulamayıp babamın küçücük yufka dükkânında açtığım yufkaları üçer, altışar  kâğıda sarıyor olacaktım tüm gün.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
27.05.2019
Paylaş :

13 Haziran 2019 Perşembe


Mine çiçeği üzerinde dolanan kelebekleri fotoğrafladım evvelki sabah erkenden.
Birinin bakışını da yakalamışım.

O güzel kelebeğin, güzelliğini bozmasa da şaşkınlıktan güldüren kızgın, öfke dolu bakışını.
Kelebekler de kızarmış. Gördüm ve  o naif öfkeden en yakanına yazmaya başladı öykücü yanım, kağıtsız kalemsiz. Sözcükler teker teker, tıkır tıkır öykü kumbarasına düşüverdi.

“ÖFKE” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.06.2019

Paylaş :

12 Haziran 2019 Çarşamba

Karatavuk kahvaltıda iken


Bugün, birkaç gün önceye göre daha alışmış tavırlar sergiledi, objektife ve sesine. Yine de çok hareketli ve ürkek.

Karatavuk.

Çeşme’de, az önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
12.06.2019

Paylaş :

11 Haziran 2019 Salı

KELEBEK ÖFKESİ


Kelebek kanatlarının zarifliği belki de yüreklerinin  zarif bir yansıması.

Sırça köşkler gibi sırçadan bir kırılganlık belki.
O yansıma kanatlarda değil, bakışlarda.

Kelebek bakışı.
Kelebekler de kızarmış :)

Çeşme’de, az önce çektiğim bu kare, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
11.06.2019

Paylaş :

9 Haziran 2019 Pazar

Parkinson hastalığı ile ilgili büyük bir gelişme

Parkinson hastalığı ile ilgili bir gelişme.
Tercüme için uzun bir metin.
İnternetten.
Linkini vermek istedim;


https://thenewdaily.com.au/life/wellbeing/2018/11/08/michael-j-fox-parkinsons-therapy/

Tüm dileğimiz, ilacın sonucunun başarılı olup hastalığın ilerlemesinin durdurulması.
09.05.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci