3 Ağustos 2019 Cumartesi

An-NE?



Evet, doğurmuşlar; çocukları olmuş, anne sıfatı kazanmışlar. Ama… Sıfat anneliğe yeter mi? Annelik sadece sıfat mıdır; yoksa annelik dokuz ay karnında taşıdığını doğduktan sonra  da sırtında taşıyanların hakkı mı? Yani doğurmak, anne olmaya yeterli mi yoksa biyolojik değişim yaşamaksızın ben duygusal eşiğini  aşmak mıdır annelik?

Dünyaya getirdiği bebeğe gerçek anlamda anne olmuşlara tek bir sözümüz yok elbet; ama kış günü çöpe terk edilmiş yeni doğmuş bebeği bulup, kasabanın kahvesinin önüne getirip bırakan  köpek, bu yazının çıkış noktasıdır.  

Annelik, bebeğin doğması ile açılan kapıdan çıkılarak hayat boyu yürünecek en zorlu yollarda son nefese kadar annelik… Hani sosyal medyada sıkça rastladığımız bir görselde anlatıldığı gibi.  Pişirilip pilav üstüne konularak masaya getirilmiş anne tavuğun masanın çevresindeki civcivlerine pirinç taneleri fırlatmasınca. Ama bazen kimi annelerin böyle olmadığını hepimiz pekâlâ biliyoruz!

Tökezleyip düşen bir çocuğun ağlamaklı sesiyle çağırdığı kişi, anne. Biliriz ki evlat edinildiğini ister bilsin ister bilmiyor olsun evlatlık bir çocuk da  “anne” diyecekti. Nedeni malum, ona bakan, büyüten, gözünden sakınan kişi, “anne” diye çağrılacak kişidir!

Daha lise iki öğrencisi iken  tanık olduğumda gözlerimden boşanan yaşlar durmamıştı. Bir yetimhanede kollarını açmış saldırırcasına bizlere “anne” diye koşan çocukları görünce. O çocukları oraya leylekler değil, anneleri, yakınları bırakmıştı. Hatta belki cami avlusuna, çöpe bırakmıştı. Kışın ayazında, cılız ağlama sesi duyulunca çöpten  kurtarılmış bebek, pek muhtemel ki kendisini donmaya terk etmiş annesini çağırmıyor büyüdüğünde canı yanınca  “anne” derken.

Şu var ki hayattan öyle bir sille yemişlerin şartlarını, halini bilmeden yazılacaklar, konuşulacaklar büyük haksızlık olabilecektir öylesi kişilere. Belki on üçünde, belki on beşindeki daha kendisi çocuk yaşta bir kızın başına gelenler sonucu çocuğu olup bebeğini terk etmesini eleştiremeyiz tek. Ona göz kulak olması gerekenlerden, ona bunu yaşatanlara her şartı birlikte ele almak gerek.  Kız çocuğu, tek başına o hale düşmediğine göre!

Bir bebeğin  gerçek annesinin elleriyle  çöpe atılmasından sonra çocuk şanslı ise birileri onu evlat ediniyor ya da koruyucu aile oldu diyelim. Öyle sevip kucaklıyorlar ki üstelik. Şimdi annelik ise, hangi anne o bebeğin annesi bu durumda? Terk edilmiş bebek, anne derken aklındaki, gözlerinin önündeki siluet kim  olacak o zaman?

Ruhsal, bedensel sağlığı hep önde, elden gelenin en iyisini gösterip, bakıp, büyütüp, okutabilsin okutamasın  meslek edindirip yetiştirip evlendirmek, muratlarını görmek için değil de sırf kendi yaşlılıkları ve bırakacakları miras için çocuk sahibi olmak… Tek, her daim el altında, hizmet edecek kişi mi  evlat? Böylesi bir yaklaşım  elbette çok sık değildir; ama yok da değil. Öyle ki anne olmak için değil, kendisine yeni bir anne edinmiş olmak için doğuranlara ait çokça öykü dinleriz. Özellikle bir yolculukta hiç tanımadığımız, yan yana oturduğumuz yolculuk sonrasında havaalanı ya da tren garında inmenin ardından bir daha hiç karşılaşmayacağımız kişilerden.
 
Bebeklere, çocuklara kimileyin  körpe bir fidan  muamelesi yapılmıyor. Aksine kendisi anne açlığı içinde olan kimi anne babalarca çocuklarından kendilerine anne baba olmaları bekleniyor. Annelerinin anneleri olanlar var. Çoklukla annesiz büyüdükleri için annelik yapmaktan ziyade doğurduğu çocuktan annelik bekleyenlerin çocukları hayata hakkıyla  hazırlanamıyor. Farkında olmadan hep verici, kendini hiç düşünmeyen ve sömürülmeye açık  birileri oluyorlar. Onlar, bir yetimhane çocuğu kadar anne özlemi çekerken yetimhanedeki çocukların  hayallerindeki annenin saflığına imrenirler.
 
Sorsak bir, “anne nedir?” diye… Çok azı “beni doğurandır” diyecektir. Yani cevap biyolojik nitelikli olmayacak muhtemelen. İşte sırf bu yüzden bana kalırsa anne kavramını yetimhanedeki çocuklara sormalı. Onlar için anne, kendilerini dokuz ay karnında büyütüp, doğuran değil, onlara bakan, seven, koruyan, hayata hazırlayandır. Şimşekli gecelerde korkudan gözü de, yatağı da ıslanırken ağlamasını duyup kucaklayandır. Anne tanımını hakkıyla yapabilecekler yetimhane çocuklarıdır o halde.  Bir de annesi olmasına rağmen hep anne sevgisine hasret kalmışlar.
 
Birkaç gün oluyor. Çok beğendiğim, hiç çocuk sahibi olmamış tiyatro kökenli bir sanatçımız koruyucu anne olmuş. Diyor ki koruyucu annesi olduğu Yağmur için “onu benim doğurmadığımı bile unuttum”. İşte katıksız anne duyarlılığı. Doğurmaya gerek kalmadan anne olmak. Oysa öyle doğuranlar var ki… Öylelerinin bebekleri dünyaya mı, cehenneme mi doğduklarını bilemiyorlar.

Geçenlerde yabancı bir kanalda, genişleyen aileleri anlatan bir program izledim. Dövüş sporu yapan bir anneden bebeklerini tek başlarına büyütmek zorunda kalan annelere farklı hayat öyküleri işlenmişti. Öykülerden biri öyle vurucuydu ki.

Mutlu bir çiftin hayatı kadının kanser olması ile rayından çıkıyor. Ameliyatlar, tedaviler derken gencecik kadın hastalığı atlatıyor. Kanser gibi bir hastalık sonrasında bu gepegenç çifte çocuk sahibi olamayacakları söyleniyor. Üzülmeyi bırakıp evlat edinme yolunu deniyorlar. Uzak bir eyaletten bekâr bir anne çıkıyor karşılarına. Doğumdan sonra bebeği bu çifte verecek. Çift,  bebeğin doğumunu kendi öz evlatlarını beklercesine beklerken doğuma bir hafta kala anne, bebeği vermekten cayıyor. Belli ki çiftten bir şeyler koparmak niyetinde.
 
Çift ile oyun bozan anne arasında ne oldu da yeniden anlaştılar orası programda işlenmiyor; ama çocuğa bakacak hali olmayan bekâr anne bebeği veriyor. Kız bebek, çoktan kendisi için hazırlanmış odasının olduğu, anneanne ve babaannenin beklediği  o güzel ve mutluluk kokan eve artık o evin çocuğu olarak geliyor.

Kısa bir müddet sonra hiç beklenmedik bir şey oluyor. Asla çocuk sahibi olamayacağı söylenen meme kanseri atlatmış genç kadın hamile olduğunu öğreniyor. Sevinçleri anlatılacak gibi değil. Bu kez kendi çocukları katılıyor aileye. Dikkat çeken yan, evlat edindikleri ilk kızlarını, kendi öz kızlarından bile önde tutmaları, asla ayrım yapmamaları.

Bir gün, evlat edindikleri kızlarının annesi arıyor aniden. Yeniden hamile olduğunu, istemeleri halinde bu bebeği de kendilerine verebileceğini söylüyor.  Çift, sırf  evlat edindikleri kızlarının kardeşi ile büyümesi için teklifi hemen kabul ediyor. Böylece kendi öz kızları, evlat edinilen iki kız kardeş karşısında tek kalacak; ama umursamıyorlar.

Yine doğuma bir hafta kala aynı şey geliyor başlarına. Bebeğini çite verecek kadın, yine vazgeçtiğini söylüyor. Badireler atlatmış ve doğurmasa da evlat edindiği bebeği evladı belleyen kadın ağlıyor. Arada neler oluyor, programda izleyemiyoruz onları yine, bebek doğuyor ve bebeğin annesi tıpkı daha önceki gibi çiftimize veriyor çocuğu. Böylece aralarındaki yaş farkı belki birkaç ay olan ikisi evlat edinilmiş kız kardeşler olmak üzere üç bebekleri oluyor.
 
Bu gerçek örneklere bakınca… Hiçbir kavram, hatta annelik kavramı bile baştan peşinen tek bir anlama sığdırılacak gibi değil. Anne kavramı, nasıl güzel, toz kondurulmaz, ana sütü çağrışımlı olsa da anneler de insan, unutmamalı. Bittikleri noktalar, aşamadıkları eşikler var. Takılıp kaldıkları, boğazlarına ukde olan anlar var. Ve o düğümler hayatta sadece kendi ayaklarına değil, çocuklarının da ayaklarına, bileklerine, boğazlarına dolanabiliyor.  Malum, insanlar zayıflıkları, zaafları ile insan. İnsan dediğin  etten kemikten.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.07.2019

Paylaş :

2 Ağustos 2019 Cuma



“Temmuz Sıcağında Köprü Altı Kokusu” adlı çalışmama;




linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.08.2019

Paylaş :

28 Temmuz 2019 Pazar

Ağaçlar baldan gözyaşları ile ağlar


Baldan gözyaşı.

Ağacın acı olmayan acısı mı; yarası mı?
Donmuş ve kehribarımsı.

Ağaçlar, baldan gözyaşları ile  ağlar.


18 Haziran 2019 günü Çeşme’de çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.  bugün de blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.07.2019

Paylaş :

Sarmal sarmal kirli beyaz renkte açmış çiçeklergibi


Dikenlerin uzayıp giderek birer kuru çalıya dönüşmüş halleri,  boylanıp kurumuş çeşit çeşit ot kurusu ile çepeçevre sarılmış, artık el yakacak en pahalı yerde belki de çok yakında bir kule dikilmeyi bekleyen orada evvelki yıllarda da görmüştüm bu manzarayı. Bu yıl, dün, görünce hatırladım, o  bölgede dalların kendi çiçeklerinden başka şeyler de açtığını.. Ve fotoğrafladım.

Hayli boylanmış otların Temmuz Ankarası sıcağında çoktan kurumuş gövdeleri, saemal haldeki kirli beyaz renkte benek benek beneklenmişti. O beneklerin her biri bir küçük salyangozdu. Dev bir salyangoz kolonisi, kuru dallara yapışıp bambaşka bir görüntü çıkarmıştı ortaya. Pıtırcık sanıp kendilerini, tomurcuk açar gibi açmışlardı çiçeklere özenircesime, dallarda. Ya da dallar, yanlışlıkla salyangoz açmıştı çiçek yerine.

Fotoğraf çekmek için otların arasına dalınca basılan her yerden çıtırtı geliyordu. Buz tabakasına basmış gibi. Boş salyangoz kabukları, etrafı kaplamış örtü olmuş toprağın üstünde. Sanki dolu tanesi gibi, kırağı gibi. Biri üzerlerine basınca çıtırdayarak eziliyorlardı.

Dün çektiğim bu karelerden ilkini aynı gün fotoğraf gruplarımda paylaştıktan sonra bugün de blogumda.
 (Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.07.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci