10 Ağustos 2019 Cumartesi

İyi Bayramlar


Bu bayramın mutluluk içinde gelip geçmesini
 ve
 gelecek bayramlara sağlıkla erişmeyi dilerim.


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.09.2019
Paylaş :

Muhteşem ay görselinin sürrealist görünümlü karesi


Daha önce ayın dünyaya en yakın olduğu dönemlerde her zamankinden büyük ve parlak görünüp bir de kırmızıya çalar hale  dönüşmesine dair karelere internette rastlayınca gerçekliğinden hiç emin olamazdım. Ta ki on senedir  arka balkondan batan ayın bu haline defalarca tanık olana dek.


Evvelce de benzer kareler çekmiş hatta paylaşmıştım. Ve vaktinde benim düştüğüm kuşkuya düşmüş olanları yorumlardan görmüştüm. Haklılardı kendilerince J


Dün, ay böyleydi. Hele  çevre yolu ışıklandırmasına denk düşen kimi kulelerin ardından batışı vardı ki… Kulelerin genişliğince.

09 Ağustos günü henüz bitip, 10 Ağustos’un henüz başladığı anlarda çektiğim muhteşem ay görselinin sürrealist görünümlü karesi, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.09.2019

Paylaş :

Temmuz Sıcağında Köprü Altı Kokusu


O sabah,  birkaç yıldır sürüncemede kalmış bir işlerini halletmek üzere Varlık Mahallesi’ne gideceklerinden Çiğse telaştaydı. Kocası  Ayaz gözünü açar açmaz başucundaki vantilatörü kapatmış sonra da balkon pervazına yerleştirdiği termometreye koşmuştu. Henüz sabahın altısında sıcaklığının on dokuz derece olduğunu görünce yüzünü ekşitip içeri girdi. Her akşam oda sıcaklığını ölçmek için kitaplığa bıraktığı  termometreye yöneldi  bu kez. İçerisi yirmi yedi dereceydi.  



Çiğse, evlerinin her odasında bir vantilatör çalışsın istemese de Ayaz odaların önünden dahi geçse pervanenin esintisini hissetmezse oflar poflardı. Çiğse söylenecek gibi olunca da, “ne yapayım ben kuzeyliyim. Soğuk iklim insanıyım. Dedelerim Kafkaslardan gelmiş. Karlı, buzlu dağlarda yaşarlarmış. Dayanamıyorum bura sıcağına.” der çıkardı işin içinden.


Çiğse elinde termometre ile gezinmekteki kocasına geç kalacaklarını hatırlatınca Ayaz, hazırlanmak üzere gardırobu açtı. Birkaç dakika sonra üzerindekiler uymuş mu bir baksın diye Çiğse’nin karşısına geçti. Hava yirmi üç derecenin üstüne çıkarsa bunalmaya başlayan Ayaz, kalın kadife bir pantolon üzerine uzun kollu, yakalı bir gömlek giymişti. Sıcak havalara uymayan giysinin kendisini bunaltacağını hatırlatan Çiğse’ye her defasında olduğu gibi “doğru, bir dahakine bunu unutmayayım” dedi.



Ayaz, metroda havalandırmanın çalışıp çalışmadığını defalarca sormuştu Çiğse’ye. Çiğse,  “geçen yıllarda bazen hiç çalışmadığı oluyordu; ama bu sene işe gidip gelirken hiç bunalmadım” deyince araç park yeri bulamama endişesi yüzünden metro ile gitmeye karar verdiler.



Metroya binen  herkes gibi olmak için değil, duraklarda karşılıklı iki kapı açılınca  hava gelsin,  Ayaz Akköprü istasyonu’na kadar rahatça gidebilsin diye Çiğse sıra başı yanındaki koltuğa  oturup kocasına  bakındı.  Ayaz, cebinden çıkardığı termometre ile vagonun içindeki sıcaklığı  ölçmekteydi.  Tam o sırada genç bir kadın yanaştı sıra başına oturmak için. Çiğse utana sıkıla, “eşim sıcağa gelemez. Oraya o otursa” deyince kadın gülümseyip diğer koltuğa yöneldi.



Vagon, başka bir vagonla bağlantılı olmadığından sonu kapalıydı. Böylece hava akışı da yoktu. Yani Ayaz’a göre değildi. Ayaz eliyle kalk kalk işareti yaptı Çiğse’ye. Çiğse, otur otur işareti yapsa da belli ki sıcaklamış Ayaz diğer vagona geçer,  Çiğse  de yerinden kalkarken göz ucuyla demin yanına oturmak isteyen kadına baktı. Belli ki eğlenceli bulduğu bu duruma gülümsemekteki kadın da kalkıp  Ayaz’ın oturmadığı sıra başına kuruluverdi. 



Her sıranın iki başının da dolu olduğu diğer vagonunun ısısını ölçmekteki Ayaz’ı  Çiğse tam  kolundan tutup oturtacaktı ki otobüslü en son turlarını hatırladı.



Erzincan, Kemaliye, Karanlık Kanyon, Erzurum turuna katılmışlardı. Turcuların büyük bölümü orta yaşı geçmiş doktorlardı. Kırk sekizindeki Ayaz, turun geri kalanına göre genç kalıyordu. Şans bu ya, tüm otobüste havalandırma çalışırken tam Ayaz’ın koltuğu üzerindeki havalandırma bozuktu. Cebindeki termometreye her bakışında yirmi dokuz dereceyi görüyordu Ayaz. Gece, yaşlı doktorlar tepelerindeki havalandırmaları kapatıp uyuyunca otobüsün içi iyice havasız kaldı.  Boncuk boncuk ter dökmekteki Ayaz, kıpkırmızı yüzü ile kalp krizi geçirmesine ramak kalmış gibi gözüküyordu. Çiğse, rehber kız ile durumu şoföre iletse de şoför oralı olmamıştı.


Astımı depreşen  Ayaz soluk alamaz haldeyken Allah’tan mola verdiler gecenin üçünde. Molada durumu şoföre bir kez daha aktardılar. Şoför, racon kesen biriydi. Kim bilir bu kaçıncı işi olan, insanlara zorluk yaşattığı için nerelerden kovulmuş, defalarca şikâyet edilmiş  biriydi.

Mola bitip hareket ettiklerinde  şoför havalandırmayı öyle bir açtı ki Ayaz bile üşüdü. Uykuya dalmış ya da dalmak üzere olan yaşlı doktorlardan başka tek başına  tura katılmış yaşlı zevzek çapkınlar da  söylenmeye başlamışlardı.  



O tur, kavga dövüş bitti. Kişiliği sorunlu şoför, Ayaz’ı zora sokmak için elinden geleni yaparken onun alaylı oyununu anlayamayan ve eşini kaybetmiş emekli hanımların etrafında fır dönmek için tura katılıp hiç yüz bulamamış yaşlı çapkınlar hırslarını Ayaz’dan çıkarmaktaydı.  Uluorta “sıcaktan bunalan gidip kan değerlerine baktırsın”, “birisi yanıyor diye biz üşüyecek miyiz?”, “özel arabasıyla çıksaydı yola” demeye hatta “şoför, otobüsü durdur; sıcaktan yanan yolcuyu da indir” demeye kadar getirmişlerdi. Çiğse bunları hatırlayınca diline gelenleri söylemedi Ayaz’a.



Ayaz, Çiğse’yi  oturduğu yerden kaldırıp başka bir sıraya yöneldi. Vagondakiler elinde termometre ile her köşenin ısısını ölçmüş  Ayaz’ı ve renkten renge giren Çiğse’yi izliyordu. Gerçi Çiğse alışkındı bu duruma artık.  Nereye gitseler tekrar eden bir durumdu. Üç dakika geçmeden Ayaz gözlerini tavana dikip huzursuzca “hay Allah, havalandırma olmayan yere oturmuşuz”  derken  aşağı doğru sarktığından metro tavanının düzlüğünü bozan genişçe çıkıntıyı işaret ediyordu. Çiğse bezgince baktı, yine kalkmayalım dercesine.   



Sonunda Varlık Mahallesi’ndeydiler. Metro durağından çıkar çıkmaz “çok sıcak” diye somurttu Ayaz. Çiğse, ”Temmuz sonuna doğru ılık olmadı ki hiç Ankara” dedi.  



Randevu aldıkları işyerine gelmişlerdi. İkinci kata çıktıklarında Ayaz ne kadar bakınsa da havalandırma göremedi. Havalandırma yoktu burada. Bazı çalışanlar pencereleri açmış bazıları da belli ki kendi paraları ile aldıkları vantilatörü son kuvvet çalıştırmaktaydılar.


 
Bu arada dört yaşlarında bir çocuk, hafiften tepinerek kendisini tuvalete götürmesi için  annesinin eteğini  çekiştirmekteydi. Anne, çocuğuyla koridora çıktığında üzerindeki levhada işaret olmasa da tuvalet kapısı  olduğu besbelli kapıyı gençten birinin kilitlemekte olduğunu görünce oğlunun durumunun acil olduğunu söyledi. Genç, “bu tuvaletin sadece çalışanlara ait olduğunu, kantindeki tuvaletin de tadilat nedeni ile kullanılamadığını” söyledi. Anne, görevliye  ısrar ederken ishal olmuş oğlan daha fazla dayanamayınca ortalığı bir kokudur aldı. Sıcak havada, havalandırmasız yerde bekleşen onlarca kişi pencere kenarlarına üşüştü.



İşleri bittikten sonra yeniden metro istasyonuna gitmek üzere yoldaydılar. Tarihi Akköprü’ye geldiklerinde köprünün etrafını çevreleyen  alüminyum paravanın  aralığından geçip köprü üstüne ilerlerken sanki deminki ishalli çocuk yanlarındaymış gibi hissettiler. Aynı koku daha şiddetli biçimde geldi burunlarına. Önce üstlerine sindiğinden hala kokuyu alıyorlar  sansalar da gerçeğin farkına köprübaşına gelince vardılar.



Kırmızımtırak taşlı köprünün altından Ankara’nın açıktan akmaktaki  tek çayının suyu,  sanki   su değildi artık. Kendilerini bildiler bileli tüm civarın kanalizasyonun bu çaya aktığını duyarlar, okurlardı. Güya restore edilmekteki köprünün üstleri yosun tutmuş sağlam taşlarında parmak genişliğinde delikler vardı.  İki parçalı üç, beş eski taştan sonra belli ki restorasyon ile eklenmiş, deliksiz, yekpare, pembe Ankara taşından yeni parçalar oldukları belli taşlar alenen  sırıtıyordu.



Öğlen sıcağı ve esinti ile çaya karışan lağımın kokusu öyle şiddetli hissediliyordu ki Çiğse eliyle burnunu kapattıktan sonra  eğilip köprüden baktı. İçi balıklar, kıyısı kurbağalar, üstü ördekler, kuğular ile dolu olması gereken Ankara Çayı, her türlü atıkla doluydu. Kıyısının bir kenarındaki on metre var yok uzunluktaki ufak kumluk nasıl olmuşsa olmuş çöp atılmadan kalmıştı.  



Akköprü Metro İstasyonu’na ilerlerken Çiğse, vagonların yeterince soğuk olmasını  dilerken yanlarına oturacakları insanlara nasıl kokacakları korkusunu taşıyordu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.07.2019

Paylaş :

9 Ağustos 2019 Cuma

Kaplumbağalar da tura çıkarmış meğer


Birkaç hafta önce bir sabah, yolu geçip yokuşun başındaki küçük parka az kala, parkın yola sınır köşesinde rastlamıştım ona ilk kez.

Uzaktan tıpkı yumruk kadarcık bir taş gibiydi. Onu, parktaki çimler arasında bir taş sanmak olağandı. Ama gözlerim çok alışkın ve seçici kaplumbağaya, kuşa, yaban hayata. O taşa benzer şeyin kaplumbağa olabileceğini hatta olduğunu düşünüp yaklaşmıştım. Yanılmamıştım. Taş değildi.

Henüz küçük. Yavru. Etrafı merak ediyor sanırım. Sokak sokak geziyor bu yüzden. Doğduğu  yani yumurtadan çıktığı yerleri öğrenip tanıyor olmalı.

Onu ikinci kez akşam dönüşte bu kez yokuşu çıkarken ve o küçük parka az kalmışken  yol kenarında gördüm. Yine taştan farksızdı ilk bakışta. Üstelik saat akşama doğru altı gibi olduğundan güneşin çiğ ışığında kaplumbağaya benzer bir yanı hiç yoktu hareketsiz görüntüsünün. Ama sırtının tümseği midir,  başka bir  algı mıdır nedendir bilemeyeceğim bir şekilde anlıyorum onun taş mı, kaplumbağa mı olup olmadığını. Onca ot, çakıl, taş, çalı arasında. Küçücük olsa bile.

Yine yanına gidip elime aldım. Kafasını hemen içeri çekti. Ayaklarını da. Ama merakta tabii neler oluyor diye. Ara ara yavaştan başını kabuğundan çıkarıp uzatıyor. Tanıdı sanırım beni. “Yine mi çattık!” der gibi bakışından belliydi. Bilmiyor ki araba tekeri ne demek onun kabuğu için. Bilmemesi için gayretim. Onu da bilmiyor.

Yine parka bıraktım. Başını yani yönünü parkın yola sınır köşesinde değil sırtını o köşeye vererek. Başını alabildiğine çim, ot dolu koskoca eski tarlalara çevirerek. Varsa yuvasına doğru gitmesini bekledim. Gitmiyor. Bekledim, bekledim hareket etmiyor. İşkilleniyor insan sağlığı için.

Elime aldım yine. Bu kez de her zamanki gibi önce başını, ayaklarını saklıyor, sonra çıkartıyor. İyi yani. Ama sanırım pozlarını çekebileyim  diye kibarlık gösterisinde bulunuyor olduğu yerde durup gitmeyerek. Onu çimlerin arasına bırakınca anlamış olmalı onu korumak niyetimi.

Yavru kaplumbağa üçüncü kez karşıma çıktığında   onu fotoğraflayamadım, geçtiğimiz Pazar günü. Yine yoldaydı. Bu kez ana yola dik inen birkaç sokak daha uzakta, başka bir yolda; ama aynı yokuşta değil. Birkaç öte yokuşta. Araba ile o yola sapınca çıktı karşıma. Yine taş gibi gözüküyordu yolun başından. Bu kez hareketli. Kenardan yürüyor.  Otların hemen dibinden. Anladım ki gezmedik sokak bırakmayacak civarda.

Dördüncü kez rastlarsam nerede geziyor olacak bilemiyorum. Pek muhtemel ki yine yolda olacaktır. Oysa çimlerde, otlar arasında olmalı. 

Sanırım çoğunluğu ana yola inen kısa sokakları gezecekse epeyce alan var daha kat edeceği. Kaplumbağa hızıyla iki haftada bu kadar sokak ilerlediğine bakılırsa  birkaç sokak daha ilerilere gitmiştir bir hafta içinde.

Kaplumbağalar da tura çıkmayı severmiş meğer Beslenmek için gezecekler tabi; ama yolda gezmeleri beslenme amaçlı değil. Çünkü yolda asfalt var; otlar, çimler yok. Olsa olsa şehir turu yapıyor bu genç, çevresini henüz tam tanımayan kaplumbağa J
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.08.2019, 21:09

Paylaş :

Takipçiler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci