7 Aralık 2019 Cumartesi

Sonbahar ve kar rengi iç içe şu sıra Ankara'da




 Birkaç gün oldu.




Birkaç gün üst üste yağmur nerede ise durmadan 


yağdı.

 Zaman zaman da karla karışık halde.






Sis her yanda. Nem oranı İstanbul'dan üüksek. 

Yüzde doksanlarda. Ama bu şehrin adı, İstanbul 

değil Ankara.






Sis açılırken.



Etraf tümden sisli iken resmin anlamı olmuyor. 

Bulanık, gri bir kare çıkıyor ortaya, o kadar.





Bu kavak topluluğunn yeşermesi de sararması da tam anlamıyla fotoğraflık.



 Sanatsal bir renklenişi ve soluşu var kavakların.




Haziran sonrası bomboz  boşlukta yalnız başına  

durup duran bu ağaç, baharda da sonbaharda da 

nefis bir görsellik sunar.



Yakınlarda etrafına onlarca çam dikildi. 

Çamlar boylanınca bozluktan  yeşilliğe dönüşecek etrafı.




Çoğu yerdeki kar eridi. Gölgeler ve kuzeye bakan yamaçlar dışında.





Yağmur yağarken hava puslu oluyor. Öyle yağıyor ki gök delinmiş gibi.

Sis  indiğinde her şey görünmez oluyor. Kalkarken de  belirginleşiyor.




Sis.








Çoğu kavaklar yapraksız artık.











Kavakların kimisinde de hala yaprak var.








Aralık ayında güzün son renkleri.



(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 


07.12.2019

Paylaş :

Karın Dalgalı Saçı


Eski tarlalar, yemi  kurulan mahallelere dönüşürken, hala boş kalabilmiş kimi tarlalar sürülüyor, ekiliyor.

Tarlalar işlenirken toprak da terakota renkli işlemeli kumaşlara dönüşüyor. Sürülmüş tarlalar, toprağın kavislerle desenlenmesi, yüzeyin iç içe geçmiş halka halka çizgilerle bezenmesi gibidir.

Birkaç gün önce, birkaç gün boyunca  yağan kar ekmek tahtasına, fırıncı tezgahına serpilmiş un gibi toprağım yüzeyinde hala.

Çoğu yerdeki kar erise de gölgede kalan yerlerde kar kaldı. Bu sabah da fotoğraflandılar.

Ankara'da deniz dalgası yoktur. Onun yerine kar, deniz dalgası halinde yağar.

Bugün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşe, Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.12.2019

Paylaş :

1 Aralık 2019 Pazar

Bir Pastırma Yazı Sabahı

Daha saat beş buçuk olmadan ayaklanılan kapkara  Kasım sabahları keyifli başlamaz. Hele de Ankara’nın üzerini devasa bir çadır bezini andıran  pus kaplamışsa. İs solunuyor her nefeste. Altı ay sürer bu. Altı ay, boz bulanık sabahların koyu gri bulutlarına uyanacak bu şehir.

Gök puslu, yer çamurlu şu sıralar. Kilitlenen metropol trafiğini rahatlatacak köprüler, geçitler yapılırken etraf  kazı alanına dönüşüyor. Şehrin bu noktasındaki  görüntü silinip, birkaç aylık bir sabrın sonunda yeni bir görüntü tüm rahatlatıcı  yönleriyle yerleşecek dağ başını andıran buralara  yakında.
Artık asfalt değil koca bir obruğu andıran, yağmur sonrası  vıcık vıcık çamur içindeki yoldan cambazlıklar yaparak durağa giderken botlarım boğazına kadar çamura bulanıyor. Servis kaptanımızdan ertesi sabah ne duyacağımı biliyorum. “Itır hanım, oturduğunuz yerden avuç avuç çamur süpürdüm servisi temizlerken.” Oturduğum servis koltuğunun zemini bu durumda şu sıralar.

Durağa yanaşırken telefonla konuşan bir genç fark ediyorum hep beklediğim noktada. Esmerden. Servise yeni katılan biri mi acaba? Kimi insanların, yolun çamurundan da çamurlaştığı  şu sıralar durağınızda bir yabancı görmek hoşnutsuzluk duyurtuyor elbet.

Bana doğru yöneldi. Kapkaççı mı ki  bu? Çantama kayıyor gözüm. Çapraz takılı. Daha uzaktan lafa başlıyor. Galiba bendeki tedirginliği anladı,  “abla Elma Center buralarda mı?”

Hay Allah, bu çocuk tam mutfak penceremin önüne denk gelen, temeli Ankara’nın en yüksek kulesi diye atılmış kuleyi soruyor. Elma Kulesi, hemen ileride. Birkaç yüz metre ötede. “Bak şuuu…” deyip kalıyorum. Çünkü çoğu dağdan yüksek iri cüsseli dört kule, Elma’nın görünmesini engelliyor.

”Şu gördüğün Batı Yol Kuleleri var ya, onlar engelliyor bu noktadan. İlk sapaktan girince karşınıza çıkacak. Gümüşi kaplamalı. Boğumlu mimaride. Hemen tanırsınız üst iki katı kaplayan koskoca amblemi görünce. “Teşekkür abla” deyip koşturuyor. Gözüm servisimde değil, yol tarif ettiğim çocuğu izliyor. Çocuk, sapağa girdi. Görmüştür bile Elma kulelerini.

Şimdi de gözüm çamur içindeki botlarımda. Ortalığın kazılı olduğu böyle zamanlarda ayakkabıların, botların eskileri yenilerden yeğ. Etraf küme küme kum, toprak, çakıl taşı tepecikleri içindeyken ayaklarınızda kalın tabanlı botlar yoksa çakıllar diken gibi batıyor.

Baktım o toza toprağa bot dayanmayacak ayakkabılıkları döküp eskileri aradım dün. Yirmi yıldan fazladır kullandığım kışlık bir tane buldum. Karda giyilmez; ama Ekim sonu için iyi. Tabanı da fena değil.

Bu sabah, o eski  ayakkabılarla çıktım evden. İri çakıllara basınca  anladım ki tabanları yeterince kavi olmadığından bunlar hiç de  uygun değilmiş. Doğal deri rengindeki boyası da durağa varana kadar daha burnundan gitmeye başlamış. Birkaç yıllık bir botum var; karda, buzda giydiğim. Tabanı kalın, tırtıklı. En iyisi onu dolaptan çıkarmak. O da irili ufaklı lav taşları ile dolu  Hasan Dağı yamaçlarını andıran bu taşlık, tozlu yolda kışı çıkarırsa ne iyi.  

İşyerine varmaya yakın çantalardan yükselen fermuar seslerinden birisi de benim çantamın arka gözünden geliyor. Kimlik kartımı çıkarttıktan sonra  servis penceresinden dışarı kaydı gözüm.

Oldum olası orada olan  hayli eski ve Ankara ile özdeş bir işyeri vardır sağ tarafta. Girişteki güvenlik kulübesinin tüm ön cepheyi kaplayan penceresinden soğuk havalarda elektrik ocağının üzerinde kaynayan demliğin  buharı bile gözükür. Tam o noktada trafik hep sıkışık olduğundan dur kalklar ile çok ağır ilerliyor ya da epeyce bekliyor oluruz. Şimdi beklerken karşımda bir sonbahar tablosu var sanki. Kuzey yarımkürede, bizim enlem boylamımızdan bir güz karesi.

Biri işyerinin caddeye sınır demir parmaklıklı bahçe duvarına yaslanmış iki temizlikçi sanki günün ilk saatleri değil de son saatleriymiş gibi nasıl da yorgun gözüküyorlar, sessizce dinelirken.  

Yaşı biraz daha ileri ve yapılı olan,  sırtını yaslayacak bir şey bulmuşken doyasıya yaslanmak istermiş gibi demir parmaklıklara. Diğer temizlikçi tam onun karşısında,  süklüm püklüm. Duruşu kadar yıkık yıkık bakıyor yere. Demir parmaklıklara yaslanmış olanın elinde tuttuğu  çalı süpürgesi ile az önce  yerden toparladığı solmuş yaprakların yığınına.  

Demir çite sarılmış, kızıllaşmış sarmaşıktan ve bulvarın ağaçlarından dökülen solmuş yaprakları süpürmüş temizlikçi de, o yaprak öbeğine  yılgınca bakan diğer temizlikçi de bu sabah o öbekte sanki kendi hayat öykülerinin yazıldığı bir kitaba bakmakta gibiler.

Bu Kasım sabahında, pastırma yazının pus arkasındaki güneşle aydınlanabildiği kadar ışıdığı günün başında besbelli ki hayatlarında hiç ilkbahar,  yaz olmamış yorgun, bezgin iki temizlikçi, kendi sonbaharlarını görüyor gibiydi süpürülmüş güz yapraklarında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.11.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci