9 Nisan 2020 Perşembe

Coronalı Bahar


Hayata virüs bulaştı.

Zaten virüsler vardı da eve kapatanı bu bahara denk geldi. Adı malum bu virüsün, corana ya da covid-19. Herşeyi altüst etti. Saatleri, akışı, selamlaşmayı, nefes alışı bile.

Mevsim ilkbahar; ama atmosfer sonbahar.
İlkbahar canlılık, sonbahar hüzündür; ama bu ilkbahar renkte baharın ilki gamda sonu gibi.

İlki de olsa baharın sonu da bir arada olabilirlermiş  meğer bir Mart, bir Nisan ayında. Bu yıl olduğu gibi.

Ağaçlar çiçeklendi de çiçekler yapraklarını döktü bile neredeyse, Dallar taze yeşilinden körpe yapraklarını doğurmakta, meyvelere adımlar atıldı çoktan.

Ne gören var ama kuşlardan başka bu telaşı hakkıyla ne elma, badem çiçeklerini koklayabilen.

Olsa olsa en fazlası balkondan, pencereden baş uzatılıp görmek var,  o da varsa eğer yolda, bulvarda, yandak, apartmanın bahçesinde bir en fazla üç, beş ağacın çiçeklenişi, canlanışı, yeşillenişi.

Doğanın düzeni işlerken günü, saati, anı gelince, insanların düzenimakasa girdi, ray değiştirdi. Evlere virüs giremesin diye evlerden çıkılamaz oldu.  Gerçi bu hava için iyi oldu, egzoza bulanmadı, temizlendi. Hayvanlar rahatladı belki ama sokak hayvanları onlara köşeye kenara mama bırakanlardan mahrum kaldı. Susuz kaldı.

Dünya neredeyse 8 milyar nüfusuna rağmen boşaldı. Terk edilmiş kasabaların boş sokaklarına döndü  koca dünyada her yan.  Araba geçmez, yolcu otobüsü görülmez, uçak sesi nerede ise duyulmaz oldu.


Bu yıl, mevsim bahar uyanışı coşkusundan uzakta, insanlardan ırakta kendi kendine geçip giderken dallardaki çiçeklerin yaprakları bu kez sonbahar hüznü ile dökülüyor. Bahar pas geçiliyor yüksek atlamada atlanılmadan  bir sonrakine geçilen yükseklikler gibi. 

İlkbaharın ruhu ansızın yaşlandı, renkte değilse de  hüzünde sonbaharı aratmıyor şimdi.

07.04.2020 tarihinde, haliyle Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.04.2020

Paylaş :

8 Nisan 2020 Çarşamba

Hangi seyrin balkonu?


Yukarıdan bakılan balkonlara, aşağıdan bakış...

Bir balkon ki…

Beyaz tüylü bir kuş  kanadı gibi bir çatının andacında.

Tam da iki anlamda da seyirlik.

Hem oradan şehrin seyri mümkün hem de görülebildiği yerlerden onun seyri.
Yani ister oradan seyret,  ister oralardan onu.

Gün doğumunda, günbatımında, akşam inerken, gece yıldızların altında karşılar, yolun bu yanı, öte yanı, gelen giden, ağaçların çiçeklenmesi, yapraklanması, güzün solması, kışın kara bulanması balkonlardan seyredilir elbet.

Ama bu öyle bir balkon ki…
İster başka bir balkonda, ister yoldan dur da onu seyret.

09.03.2020 tarihinde  Kars’ta çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2020


Paylaş :

7 Nisan 2020 Salı

Kandilimiz kutlu olsun...


Tüm arı duru, insanların ve diğer tüm canlıların iyiliğine olacak, başta çaresizlerin, zordakilerin, yakarışından başka umudu kalmamışların duaları olmak üzere dualarımızın kabul olması, Ülkemizden tüm dünyaya sağlığın, güzelliklerin, erinç ve gönencin yayılması dileği ile Kandilimizi kutlarım.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL )Acemi Demirci), 07.04.2020
(Görsel kendi çekimimdir)

Paylaş :

6 Nisan 2020 Pazartesi

KAR BEYAZI BÜYÜ -1


Kar rengine bulanmış fırçanın çizdiği tablo gibi kentler var. Yüce dağlarının doruğundan tarlalarının örtüsüne, bulutuna baştan başa, tepeden tırnağa  beyaz.  Nehirleri uçaktan bakınca yeşim yeşili. Kenarından bakınca beyaz köpüklü,  berrak sulu. Tilkilerine kadar beyaz bir kent anlatacağım.  Daha ilk bakışta efsun, ilk adımda büyüleyici.  Sihrin bir rengi varsa o da beyaz olmalı.


Dört bir yan dağ, doruk, yamaç. Silsile silsile. Kâh sınır olan kâh vadilerin içine saklanarak akan  ırmaklar, eriyen karlarla coşacak, kar suyu taşıyacak yakında bereketli ovalara. Onca kar varsa bunca dağda, onlarca da akarsu olacak haliyle.


Gölleri başka keyif. Donmuş hali ayrı güzel, yaz hali başka. Yazın gölde yüzen tekne, kışın göl kıyısında  demirli. Kışın donmuş göl suyunda atlı kızaklar koşturmakta, tekneyi imrendirerek. Buz kovası gibi bir gölde, kızaklar kavisli  izler bırakarak ilerlerken ufuk, donmuş göl yüzeyiyle birleşmekteydi.


Öyle bir kent ki... Orta Asya’dan, Orta Avrupa’dan, Kafkaslar’dan bir demet, bir harman. Sokaklarındaki kimi yüz yıllık yapıların Baltık mimarisi,  St. Petersburg'da ya da benzeri köklü şehirlerde  rastlanabilecek türden. Karşısında durup, bıkmadan dakikalarca seyredileceklerden. Şehir, seçkin mimarinin bulunmazları ile dopdolu iken dağlarında kayak yapılıyor. Donmuş gölünde, başta kalpaklar ile atlı kızağa biniliyor.



Mandıralarında ne Hollanda’nın, ne İsviçre’nin, ne Fransa’nın yanından geçemeyeceği peynirler üretiliyor. Her biri bir başka renk mücevher taşa eşdeğer güzelliklerin kuyumcu dükkanınca bu kent.


Van gibi,  Muş gibi ismi tek heceli kentlerden. Burayı görünce ağızlardan tek bir sözcük çıkıyor. O da tek hece; “vay!” Bu her yanın beyaz, duvarların ay yıldızlı al bayrak, göğün  gök renkte olduğu  kent ile ola ola iki kent boy ölçüşebilir anca. İçerde Hatay, dışarıda Hitler’in bile bombalamaya kıyamadığı Prag.

Hatay’da yosun renkli Asi Nehri akar. Prag’da da her iki yanı heykellerle donatılmış köprülerin süslediği,  bir kemer üzerine  kehribar taşı gibi oturtulmuş tarihi sarı yapının altından suyunun aktığı Vlatava Nehri. İster Hatay olsun ister Prag, işinin uzu mimarların, taş  ustalarının, yontucuların, demir işçilerinin, seçkin  mimari  eserler bıraktıkları ender yerler.  Sokağından mandırasına, kayak merkezinden akordeonlu ezgilere bir kent var ki bir ara kendinizi Prag’da sanıyorsunuz orada. Ora, nere mi? Kars!

Kars Kalesi’nden kentin  panoramik seyri sırasında, ipeksi yeşil kurdele gibi kentin ortasından geçen Kars Çayı  sanki bir şarkı. Nağmelerinin en güzelini ay ışığı altında,  çakıl çakıl gözlü yıldızlar bakışlarını ona dikmişken söylüyor. Kars Çayı, Kars’ın sesi gibi.

Dünyada iki yerde olan ne varsa biri Kars’ta.  Diyelim ki bulgur kar. Kars’tan başka tek Alpler’de varmış. Gravyer peynir de. Kars’tan başka sadece İsviçre’de  yapılırmış.


Kışın hala sürdüğü Mart’ın ilk haftasında, Çariçe Katerina’nın av köşkü önünde gecenin karanlığında Kars Çayı’nın bembeyaz köpükleri, ayın parlaklığına selam verircesineydi.  Dağlar arasındaki köşkün bahçesinde yanan bidon ateşleri, havanın soğuğunu unuttururken yanan  kütüklerin çıtırtısı, kıvılcımların ateş böcekleri gibi uçuşması, çayın sesi bir şiirin dizeleri gibiydi.


Daha önce bidon ateşine ne başka bir yerde rastladım ne de duydum. Olsa olsa tekinsiz sokaklarda çekilen filmlerde ya da televizyon programlarında dekor olarak  görmüşlüğüm var. Bidonlar içinde yanan  odunların alevleri, oradaki tek ışığın ne yıldızlar, ne masaların yanındaki süslü lambalar ne de ay ışığı olmadığını haykıran kızıl yalımlar gibiydi.  


Katerina’nın Kars'taki  içi de, dışı da yüzyılı geçkin güzellikteki  görkemli av köşkünü  gündüz gözüyle gezememiş olmaya sevinirsiniz bile şık lambalardan, bidonlardan, kıvılcımlardan, aydan, yıldızlardan, gökten gelen ışık çeşitlemesi karşısında.


Sokaklarda, gece gündüz bidon ateşi başında çay içenler eksik olmuyor. Geceleri soğuğa hiç aldırmadan kar ışıltısı içinde, gök ışıltısı altında kaldırımlardaki sektelerde semaver keyifleri yapılıyor. Tek müzik var, çıtır çıtır yanan odunların sesi.

Kars, biraz da Sarıkamış demek. O Sarıkamış ki içimizde hep bir yara. Kış ayazında, yazlık keten üniformalı doksan bin askerlerimizin donarak şehit olduğu yer. Doksan bin… Birçok küçük kentin nüfusu bu kadar var mıdır bilemiyorum…


Sarıkamış, bugün büyük bir kayak merkezi.


Yalnızca birkaç günlüğüne soğuğu benzersiz bir yerde olacaksanız oraya üst baş olarak  ne götürülür diye düşünmeden olmuyor. Topu topu orta boy bir bavula  ne koyulabilir ki? O zaman ilk iş en az beş günlük hava durumuna bakmak oluyor. Kars’tan sonra Iğdır’a geçeceğimizden kalın şeylerden çok  almamalıydım. Iğdır, doğunun Çukurovası’dır malum. Ilımanca.


Hava durumu sevindirici idi. Kars, sekiz, on,  Iğdır da on beş, on altı derece. On beş derecede  manto ile gezmek zorlar. Bahar havası çünkü. O zaman en iyisi genişçe bir pardösü almaktı. Soğukta içine kalın giyilir, hava sıcaklarsa da geniş olduğundan bunaltmaz. Ve  böylece Sarıkamış’a   pardösü ile giden ilk kişi olmuş oldum belki de.


Yer gök beyaz Sarıkamış’ta.  Karla bulut buluşmasında ufuk seçilemez bile oluyor bazen. Dağlar, bayırlar boylu boyunca karla kaplı halde  uzanırken koyu yeşil sarıçam ormanları da yukarılara doğru uzadıkça uzamış. Dümdüz, yanlara dallanmadan uzayıp giden sarı çamlarla kaplı Sarıkamış, doğanın üç renginden ibaret bir yer. Çam yeşili,  kar beyazı ve gök mavisi.


Kayak yapmaya gelenler ile birlikte sıraya girip telesiyeje binince  uzun ve korunaklı pardösüme  ve kalın kazağıma sevindim. Yukarı  çıkarken soğuğu pek hissetmedim. Ama dönüşte yani inişte yüzünüze yüzünüze esen  sert rüzgâr Mart ayında da olsa Kars soğuğu hakkında epeyce fikir veriyor. Sarıçamların arasından, aşağıda kayak yapanları izleyerek telesiyej ile inerken buz gibi esen rüzgârı yedikçe içiniz titriyor. Soğuğun sözlük dışı anlamını da kavrıyorsunuz.


Ankara ayazına alışkın biri olarak Mart ayının ilk günlerinden birinde Kars’ın içinde iken “anlattıklarınca da soğuk değilmiş, Ankara’dan daha sıcak” dedikten sonra dondurucu rüzgârın eşliğinde telesiyejde, boşlukta, yüksekteki ayazın aslında hiç şakası olmadığı anlaşılıyordu. Başka bir iklim gibiydi.


Soğuk, kendini öğretiyor Sarıkamış'ta.   O soğukta insanın içi titrerken aslında titreyen yüreğiniz.  Bir acı yerleşiyor yüzünüze. İnerken solunuzda kalan, keten üniformaları içinde donan doksan bin Mehmetçiğimizin şehit olduğu tepelere bakıp “sizi çok az da olsa anladım” diye geçiyor içinizden. Hepsi de nur içinde yatsınlar.


Kayak merkezleri, oteller kalabalık. Kayak pistleri çamların arasında. Manzara doyumsuz. Dingin. Konuşmadan izlenesi güzellikteki 
Sarıkamış’taki kar en değerli kar türüymüş. Ender bir türmüş. Sarıkamış’ın bulgur karından dünyada tek Alpler’de varmış. Her yanı kaplayan kırılıp dökülüp etrafa saçılmış elmas parçacıkları gibi ışıl ışıl yanıp sönen  bulgur kardan elinize  alıp yuvarlasanız da kartopu yapılamıyor. Bu özellik de onu dünyada benzersiz kılıyormuş.


Sarıkamış gibi bir kayak merkezi olunca Karslılar haliyle tümden kayak sever. Çoluk çocuk hepten kayıyorlar. Başka yerlerde yazları  çimler  üstüne serilen kilimlerde yapılan piknik, Sarıkamış’ta kar üstünde mangallarda ve  her yanda fokurdayan kimisi dev gibi kimisi araba bagajına sığacak  büyüklükte semaverler ile yapılıyor.
Devam edecek

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :

EN ISSIZ BAHAR


Bu bahar, tüm sonbaharlardan daha hüzünlü.
Güz değil; ama yüz yüze bir bahar da değil.

Ağaçlar epey oldu çiçekleneli
Toprak yeşillendi, çimler baş verince.

Ne bahar dallarının fotoğrafını doya doya, ağacın tam karşısından çekebilmek var şimdi ne de hoyrat bir elin  yeni çiçeklenmiş bir taze dalı kırıp vazosuna koymaya  vakti.

Belki varsa balkonlardan dışarıdaki, caddedeki, sokaktaki, apartman ya da ev girişindeki kayısı, erik, Japon elması ağaçlarının   dallarındaki  kendi kendine  süren bahar neşesini uzaktan görmek nümkün.

Kuşların ötüşü sitemli. Onlara bakan, onları severek izleyen gözlerden mahrumlar çünkü.
Oysa kuşlar boşa ötmez. O güzel tüyleri, renkler, desenleri boşa değil.
Beğenilmeyi en çok kuşlar ister, sever.

Bu bahar pek garip. Kimsesiz.

Uzaktan uzağa bahar.
Bir tablo dolusu.

04.04.2020 tarihinde çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.04.2020

Paylaş :

4 Nisan 2020 Cumartesi

Sessiz Bahar


Dışarıda sessiz sedasız gelip geçmekteki bahar; içeride  salgının geçmesi bekleyişindeki insanlar.

İnsanlar içerideyken kendi kendine çiçekler açan bir bahar dışarıda sessizce geçiyor.

Dalında kurumuş, kararmış geçen yıldan kalma bademler, bu yılın çiçeklerine anlatacak çok şeye sahip gibi görünüyorlar.

Bugün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci9, 04.04.2020

Paylaş :

29 Mart 2020 Pazar

Dünya Tatile Çıktı; İnsanlar Evde

Şehir dinleniyor…
Yollarıyla, parklarıyla, duraklarıyla, çarşı pazarıyla.
Dünya dinleniyor…
Her köşeden  el ayak çekmiş insanın ayağı ile   çiğnenmeyerek.
Kent merkezinden, mahallesinden, dağından, bağından, ormanından, denizinden, otogarına kendi halinde kalarak.

Mevsimlerden bahar.
En ıssız bahar bu bahar.
Fotoğraflık dalların çiçekleri kendi kendine açıp, dökülüyor.
Fotoğraf makineleri dinleniyor bir virüsün hayat yazılımına girdiği Mart ayında.

Kafalar dinleniyor…
Trafik gürültüsüz, kent uğultusuz, uçak sesi bile duymadan.

Arabalar otoparklarda dinlenmede, kontak anahtarları çantalarda, çanaklarda, çekmecelerde.
Kuşlara kaldı dallar, çatılar, meydan.
Köpekler şaşkın. Başlarını okşayan,  bir köşeye mama, su bırakan eller ortada yokken.

Gözler dinleniyor.
Ne egzoz salıp gürültü yayarak akan trafiğin karmaşık görüntüsü var caddelerde ne de   koşuşturan yorgun, yılgın insan  güruhu.
El ayak çekildi her yerden.   Bir çekildi, tam çekildi günlük hayattan.
İnsanlar, bir virüsten sinip  evlerine çekildi kentin her bir yanında,  dahası dünyada.

İnsanlar manzaralı manzarasız, havadar havasız, ferah boğucu, rutubetli ya da  değil, daracık ya da kaç katlı evlerinde hepten içerde.  Dışarılar tümden boş. Kapı dışı hayat dinlenmede.

Ne dedikodu var artık iki kişiden masa dolusu konuşmalara ne dertleşme.
Ne arkadan konuşan çıkabilir malzeme bulamayınca şimdi ne de arkamdan konuşan var mı  tasası çökebilir laf severler için.
Ne sabah duraktakiler ile başlayan günaydınlaşma var ne iyi akşamlar denilenler artık belli saatte.
Ne arabaya binmek var ne dolmuş, otobüs beklemek çoğu için.
Hayat dinleniyor.

Hafta sonu için randevulaşmak, uzundur bir arada olamadığınız arkadaşlarınız ile yüz yüze görüşmek, yani plan yapmak yok. 
Yarın nasıl geçecek merakı hiç yok. Ama kaygısı var.
Besbelli yarın da evde geçecek. Kaç gündür  hep evde geçtiği gibi. Planlar dinleniyor.

Alışveriş çılgınlığı bilebilir miydi bıçakla kesilir gibi kesilivereceğini belli ürünlerde? Gıda söz konusu oluncaya kadar.
Şimdiye dek ne alındı ise o giyilecek bilmem ne zamana dek. Yıllarca da giyilebilir eldekiler, çoğu gardıroplardakiler. Yani yeni kavramı dinleniyor. Eldekileri kullanmak olgusu, eskiler işler halde. Eldekilerin kıymeti bir bilindi, bir bilindi birkaç gün içinde.

İş giysileri, okul formaları, kimilerinin metro biletleri dinlenmede. İş yerindeki oda, masa, bilgisayar, koridorlar dinlenmede. Hafta içi her sabah şaşmadan uyandıran çalar saat dinlenmede.

Söz gıda  olunca durum öyle değil. Alınan sebzesi de, suyu da bir, iki güne biter. Bitmezse bozulur, kokar. Dayansa dayansa sıcaklara kadar dayanır bir baş karnabahar. Bal, tuz ve şeker dışında.

Ambarlar, kayıtdamları, kilerler yok artık, uzunca zamandır. Ola ola bir en fazla iki buzdolabı dolusu yiyecek bulunabilir bir evde. Hadi bir de erzak dolabı olsun,  erzak dolabı dolusu  diyelim.

Marketler, vızıltısız arı kovanı gibi sabahtan akşama dek. Raflar önünde alışılmadık bir telaş. Market rafları, evlerdeki raflara, dolaplara taşınıyor harıl harıl. Market arabaları ağzına kadar dolu. Alınanlar paketli ürünler çoklukla. Bakliyat, pirinç gibi. Makarna rafları bomboş, un kalmamış. Raflar dinleniyor yüklerinden boşaldıkça.

O kimilerinin yeme içme, alışveriş, gezinti, oyalanma,  zaman harcama alanları olan gereğinden fazla sayıya ulaşmış AVMlere kilit vurulmuş halde. Işıkları sönük, yürüyüş parkurunca koridorları insansız, sessiz, ıssız. Kapıları giren çıkanlarla dopdolu değil. Güvenlik görevlileri  de olmasa terk edilmişcesineler. AVMler dinlenmede. 

Giyiminden telefon dükkânlarına kapalı her yer; ama bankalar, eczaneler  marketler açık. Onlara dinlenmek yok. Sağlık çalışanlarına, hastanelere  hele, hiç yok.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.03.2020, 18:52

Paylaş :

27 Mart 2020 Cuma

DEV ve ZERRE


İlgi alanlarımızdan kimi  hafta sonları uğradığımız kitapçıya, planlı plansız dolandığımız her yana, arkadaş buluşmalarına kadar  bir dünya oluşturmuştuk her birimiz kendimize.  Bildik bileli vardı bu düzen, sür git de olacak bellemiştik. Dünyadaki dünyamız bu işleyişti.

Değişmeyen tek şey, değişim olgusudur ya… Alışmış giderken saatli yaşantımıza, bugünün dünün nerede ise birebir kopyası olmasına birden bire bir haber duyduk. Bir zerre ile ilgili.

Bir değişimin eşiğindeydik. Ama ne değişim! Hayatın bir anlamda raydan raya geçercesine ekseninin değişmesince bir değişim. Belli yaş üstünde olanların sokağa çıkamamasına, evin kapısının ne komşulara ne yakınlara açılmamasına dek.

Ulaşım kolaylaştıkça küçük bellenmeye başlanan dünyamız bu kez gerçek anlamda küçüldü, küçüldü. Bir ev  kadar kaldı.

Dünyamız, artık evimiz.
Gezegenimiz çapında değil, metrekareler ile ifade edilen alanda.
Bir site, blok sisteminde.

Dünyayı uzaylılar işgal edecek sanırken korona –covid 19- adlı virüsün işgali var; kuzeyden güneye, doğudan batıya. Sıcak iklimde, soğuk havada.
Dünyanın sonunu getirecek şeyin, tıpkı dinozorların sonunu getiren gibi  dev bir göktaşı olacağı varsayılırken  gözle görülemeyecek, milimden  küçük bir virüs ha getirdi, ha getirecek.

Her günün, gün içi saatlerinde iş bilgisayarı ekranına bakmaya alışkın gözlerin şimdi televizyon ekranında emlakçı programlarından, dizi tekrarlarından, haberlerden,  kaynana gelinlerin yemek kavgalarına kararsızlığı şaşkınlığına düşüverdik birdenbire. 

Küçümsemenin, küçümsenmesi gereken bir  zayıf yan  olduğunu koca koca insanlar olarak hala öğrenememişken gözle görülemeyecek bir tek hücrelinin,  çok hücreli gelişmiş canlılar olan insana öğreten olacağını kimseler düşünmemişti besbelli.

Veba, kolera, difteri, humma, veremden başka öldürücü salgın, gökyüzünü kaplayan çekirge sürülerinin dünyanın belli bir yerindeki kimi tarlaları istilasından  başka istila  tanınmaz, bazı griplerin insanları hayattan ettiği bilinirken bugüne dek  hiçbir gripinsanları  boğmamıştı. Suda da deği boğulma. Hastalar, hasta yatağında iken hem de.

Bildik bileli sokağa çıkmak isteyenlerin yüzlerinde gözlükten başka bir şey olmazken bir sabah ağızları, burunları kapatan maskeler takıldı. Ellere yüzükler değil, eldivenler geçti.

Hep  “insanlar ile araya mesafe koymaktan yanayım” derken sırrını, açığını vermemek, yüz göz olmamayı kastedenler bir anda araya sosyal mesafeler koyar oldu. Metre ile ölçülen cinsten.

Hayatından memnun olanlar da olmayanlar da büyük büyük planlar yaparken ellerini başları arasına alıp, ne eli ne başı ne de beyni olmayan bir virüs,  kökten değiştirdi her şeyi. Düğününden  öğrencilerin derslerini almalarına, iş hayatından yolculuğa kadar.

Herkesin bir gün o durağa geleceği bilindiğinden, görüp geçirmişliğe saygıdan tutup yaşlılar haftası koyulmuş yaşlı dünyada, virüsün  bünyeye girdiği seksen yaşındakilere tedavi bile yapılamayıp kendi haline bırakıldı bir haftada.

Dünyanın güneşe uzaklığı, çapı, güneş sistemindeki sıralaması, haritası hala aynı iken koskoca bir yuvarlak olan dünyanın düzeni, gözün göremediği  bir yuvarlak virüsle  altüst oldu. Sokakları boş kaldı. Gökler kuşlara kaldı. Dev dünyamız, zerre kadarcık bir virüsten çeker oldu. 
  
Hepi topu çapından kütlesine  milimden minik bir kütle, dünya çapındaki bir kütleyi altüst eder, insanları canından eder, susuz boğar, günün saatlerini değil ama hayatın akışının saatlerini yerle bir ederken atomu parçalamış, Ay'a gitmiş; ama virüs bulaşmasın diye evinden çıkamaz haldeki insan  bu zerre karşısında çaresiz mi çaresiz.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.03.2020, 20:50


Paylaş :

26 Mart 2020 Perşembe

AVMsiz bahar… İnsansız Sokaklar…


Her yan kapalı.
AVMler, kendi başına zincir olan mesela teknolojik ürünler satan yerler.

Dükkanlar, mağazalar hepten kepenkleri kapatmışlar.
Kapalı otoparklarına girilemiyor.
Kepenkler inmiş, kapalı.
Önünde de bariyer anlamında şerit var. İyi.

Kafeler, yenecek içecek yerler zaten kapalı ki onlara değil; ama bazen  bazı şeylere aniden  had safhada ihtiyaç olabiliyor.

Diyelim ki cep telefonunuz kırıldı. Suya düştü. Kayboldu. Tedarik şart o zaman. Ama böylesi şartlarda zor.

Kapalı satış noktalarının hepsi de kepenklerine A4 ya da A3 kâğıtlara yazılı notlar bırakmışlar. Salgın nedeni ile kapalı olduklarını ve verdikleri internet adresinden hizmete devam ettiklerini  bildirmişler. Kimisi çağrı numarası da bırakmış. Ama çağrı numarası asla cevap vermiyor.

Telefona değil; ama yeni tip çalışma koşulları nedeni ile başka bir ürüne ihtiyaç doğunca elbette  teknolojik ürünler satan yerlere bakmalı. Bakmalı daaa, kapalılar ama.

Adı, Ankara’nın antik geçmişinden bir  öyküden gelen, en yakın bir de sıkış tıkış olmadığından en tuttuklarımdan AVM’den ellerinde poşetle bir çıkanı görünce  AVM’nin açık olduğu belli oldu. Açık; ama içindeki onlarca mağaza değil de muhtemelen koskoca marketi açık.

Bir umut bilgisayar, televizyon, dizüstü, cep telefonu gibi şeyler satan oradaki mağaza açık olabilir mi acaba diye  girişteki güvenlik görevlisine sorunca “oranın kapalı olduğunu; ancak içerideki  bazı konularda en baştaki markamız olan ve sahiplerinin kökü de Ankara olan   beyaz eşya satan dükkana bir sormak gerektiğini” söyledi.

AVM’ye girişte daha,  hem de nasıl bir gariplik, bir gariplik!  Döner kapı, dönmez halde. Üç bölmesi de  bomboş. Kapı önünde beklemek yok. Biri gelse de dönüp açılsam diye bekler halde ama kapı.

İçeriye girince, bir an büyük bir şaşkınlık yaşanıyor.  Ortalıkta kimse yok. Sadece güvenlikçi bir kız var. Dışarıdaki gibi o da maskeli. Yürüyen merdiven de yanındaki benim hep tercih ettiğim düz olanı da  bomboş. Mağazalar tümden kapalı dolayısı ile insan görüntüsü, kalabalık, ses, gürültü olmadığı gibi  mağaza ışıkları yanmadığından loş. Hani terk edilmiş kentlerin resimleri olur ya, ıpıssız sokaklar, insansız parklar. Öyle.

Girişten sağa dönüp nerede ise yüz metreden fazla  gitmek gerek, sahipleri Ankara kökenli hem de asırlara uzanan tarihli  mağaza için. Oraya gidene kadar her mağazanın girişi kepenkli. Kimisi siyah, kimisi gümüşi. Muhtemelen alüminyumdan kepenkler. Nasıl da gece gündüz ayrımınca bir fark bu, daha birkaç hafta öncesinin çıfıt çarşısını andıran kalabalığı ile bugünün elayak çekmiş saatlerdeki kent tenhalığından da ıssız hali arasında.
 

İçeride iki kişinin olduğu mağazaya girip beyaz eşyalar, mutfak eşyaları arasında siz çaresizce bilgisayar sorunca beklediğiniz tek cevap var. Ama bir umut işte.

Cevap, mucize gibi. Satıyorlarmış. Ama sormalı bir düşündüğüm  modellerden var mı diye.  Biri varmış. Ve en geç haftaya Pazartesi elimde olmasını beklediğim  ürünün  “o kadar kısa zamanda İstanbul’dan gelemeyeceğini” söylüyor satıcı. Bu, hiç de beklediğim cevap değil. Ama “olmaz” deyip çıkmak da olmuyor. Açık tek yer şimdi burası. Ve istediğim ürünü sağlayabilecekler de.

Birkaç telefon açmam gerek bu durumda. Şartları öğrenmem gerek. Bu hafta elimde olamayacak  ürünü bekleyecek vaktim var mı diye. Öğreniyorum. Vaktim var. Bu, tam da  beklediğim cevaptı işte.

Gelmişken AVM’nin kapalı düzinelerce dükkanı arasında  kırmızı ışıklı E harfi ile açık olduğu belli  eczaneye ve koskoca markete kolonya da sormalı. Önce markete girip kapıdaki ağzı maskeli görevliye soruyorum. “Var.” diyor.” Oh, duymayı beklediğim bir cevap daha. Yine cep kolonyalarındandır; ama ne yapalım  artık” derken rafların önündeyim.

Rafta altı, yedi tane karton kutuda orta boy kolonya var. Burası çok uğrak yeri bir market değil. O yüzden kolonya kalmış demek ki. İki tane almalı.

Koronanın hayatı allak bullak ettiği tüm yaşamı,  çalışma biçimlerini ters yüz ettiği şu sıralar  virüsün hala etkin olması dışında, AVMAlerinden yollarına bomboş Ankara’da güzel bir bahar günüydü bugün. Yolun, asfaltın  rengi bile gözüküyordu, metal yığını arabaların zevkli zevksiz renkleri olmayınca.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.03.2020, 16:29

Paylaş :

25 Mart 2020 Çarşamba

Koronadan korkmak mı?


Evde kalmak zorunlu; ama evde bir şey kalmayınca ya da bazı şeyler kalmadığında çıkmak da kaçınılmaz.  Suyumuzdan maydanoza kadar bahçeden değil de ille onlardan edinmek durumunda olduğumuz marketlere uğramadan hayat sürmüyor malum.

Alışverişte baktım da…

Maskeli, eldivenliler var. Maskesiz, eldivensizler de var. Sosyal mesafe nerede ise yok. Eğer buralarda yoksa, başka yerlerde hiç olmaz.

Kimi market sabah saat  09:00’dan başlayarak hizmet veriyor. Kimisi öğlen 12:00’de açıyor.
Hepsinde de müşteri var. 12:00’de açılanların kapıları önünde bekleşmeler var.

Maske ve eldivene o kadar güveniliyor olmalı ki insanların çoğu dip dibe, yan yana, ardı, peşi sıra.

Bir market, çalışanlarına harika bir maske vermiş. Aslında kaynakçı gözlüğünce bir şey. Alnın üstünden  başlayan şeffaf bir siperlik yüzü çepeçevre kavrıyor ve çenenin altına kadar iniyor. Göz, burun, ağız kapalı. Yüzü kuşatan şeffaf gözlüğümsü siperin gerisinde kalıyorlar. Virüs de böylece işleyemiyor yüze. Çok beğendim bu maskeyi. Satıp satmadıklarını sordum. Market, sadece çalışanlarına veriyormuş.

Marketler şu sıra tam bir laboratuvar. Halimizin aynası. İnsanların kimisi korona virüsten  ya bıkmış, ya hiç oralı değil sağlıkmış, salgınmış ya hayatından bezmiş ya da ne olacaksa olsun ruh durumunda sanki. Siz, uzakta belli ki  mesafeli duruyorsunuz; ama  kimisi mesafe filan korumuyor. Gezenti hallerde her yanı adımlıyor. Çalışanlar, işleri gereği herkes ile iç içe. Raflarda yine kolonya yok. Kolonya; ama 80 derece olanı  altın filan hak getire panzehir gibi şimdilerde. Ama yok…

Nasıl da bolca kullanırmışız meğer daha beş on yıl öncesine kadar. Elimizin altında, raflarda, eczanelerde, mola yerlerindeki benzin istasyonlarında  istemediğiniz kadar  bulunurdu. Otobüs yolculukları ille kolonya ikramı ile başlardı. O günleri, hem de bu kadar yakın geçmişken özlemle hatırlamak… Keşke  yine öyle olsaydı… Kolonya  her markette istemediğiniz kadar bol olsaydı.

Bir marketin otoparkında, üzerinde  Eyüp Sabri Tuncer  yazan ve kolonya şişeleri, kutuları resimleri ile bezenmiş bir minibüs görünce markete  kolonya getirdiğini düşünüyor insan ilkten. Markette birkaç kolonya  var; ama cep kolonyası. Tek o markette vardı zaten kolonya. Ara ara bir koli geldiği oluyormuş ancak geldiği gibi hemen kapışılıyormuş.

Kolonya  firması minibüsünden yük indiren gence yönelip soruyorsunuz o zaman, “dağıtımda mısınız; markete mi veriyorsunuz?” diye. Öyle yılmış ki  minibüsteki bantla kapatılmış karton kutuları yere yığmaktaki genç bu sorudan. “Bunlar kolonya değil,  sıvı savun. Kolonya hiç yok. Daha da kolay kolay olmaz” diyor. Yani elinize kıymık batsa ilaç yerine bile yok kolonya.

Çocukluğumda cam kolonya şişelerine kocaman kolonya damacanalarından kalın bir lastik hortumun ucundaki bir pompa ile kolonya doldurtulurdu eczanelerde. O zaman bir de eczanelere sormalı. Eczanelerde de yok. Onlar da bu sorudan usanmışlar.

İnsanlar belki de kolonya bulabilmek için  marketteler. Kimisinin market arabası yok çünkü sürdüğü. Boş boş yürüyor. Sakınmak da yok, öyle gözle görülür derecede. Korkutuyor bu vurdumduymaz haller.

Bir marketin girişinde şeffaf plastik eldivenler ve dezenfektan var. Elinize sürüyorsunuz. Ovalarken elinizden hatır hutur sesler geliyor. Eller, artık keçeleşti. Yaralar oluştu. Çatlaklar var. Yıkarken o çatlaklara sabun değince de acı var.

O addaki marketlerde meyveler, seçenlerce  dokunulup virüs bulaştırılmasın diye, el değmesin diye poşetlenmiş. Her poşet en az iki kilo kadar. Tam stokluk. Belki  öğrenci olan ya da yalnız yaşayanlar birkaç tane ancak alacaklar; ama poşetlerde iki, üç kiloluk meyve var. Hatta daha fazla gibi.

Sosyal mesafe koymak ne gezer. İki metreyi geçtim bir metre boşluk koyan yok araya. Herkes, her şey eskisi gibiymişçesine bir havada. Sanki korona bizim gezegende değil de komşu bir gezegende imiş gibi. Hayret!

En şaşırtanı da  bir çocuk oldu. Boyu kendinden uzun market arabasını sürmeyeceğinden koluna bir market sepeti takmış. Hemen market girişinde üst üste yığılı duran  plastik alışveriş sepetlerinden birini.  Ağzında maske, elinde eldiven yok. Herkesin tam da yanında durabiliyor. İlkokul ikidir en fazla.

Sepetin içini silme doldurmuş.  Tost ekmekleri, hamburger ekmekleri Şimdi de kasa önündeki dondurma dolabından  sayabildiğim kadarı ile yedi tane  dondurma almasına rağmen hala sepete külahlar koymaya devam ediyordu.

Şöyle bir baktım etrafa. Annesi babası yok mu bu küçücük çocuğun diye. Arkada birkaç kadın var; ama  siyah saçları at kuyruklu, pahalı spor ayakkabılarının tabanı ışıklı, markalı bir eşofman giymiş koca kara gözlü güzel kızla hiç ilgileri yok. Tek başına mı bu kız şimdi? Yalnız başına gelmiş ve alışveriş yapıyor! Olamaz öyle bir durum; ama hadi oldu, hadi kendi içinde hallice bir AVMsi olan bu sitede diyelim ki hasta annesi ya da  yaşlı anneannesi ile yaşıyor ve mecbur kaldı alışveriş yapmaya. Ama…  Aldıkları  hiç de yaşlılar için  değil. Tost ekmekleri, hamburger ekmekleri, gofretler, çikolatalar, dondurmalar…

Durup oyalanmaya başladım. Kızı izlemek için. Kasada  hesap ödeyenlerin hemen dibinde duruyor. Kız için endişelenmemek elde değil.

Derken hesabı ödedi ve çıktı küçük kız. Peşindi ödemesi. Kredi kartı kullanacak hali yok o yaşta bir çocuğun elbet.

Marketin önünde dizili araçlardan birinin yanında gördüm kızı çıkışta. Çok lüks, upuzun bir arabanın açık kapısından içeridekiler ile konuşuyor.  

Arabanın  ön koltuğundaki kadın, kız çocuğuna bir şeyler söyledi. Çocuk da “anne” diye konuştu onunla. Aaaa, şimdi anladım. Korona virüs, çocukları etkilemiyor diye kız çocuğunu salmışlar alışverişe. Kendileri maskeleri ağızlarında arabada  beklemekte. Oysa çocuklar da  etkileniyor. Daha yakınlarda  üç yaşındaki bir çocuk bu virüs, covid-19 nedeni ile öldü. Hasta olmasalar bile taşıyıcı olabiliyorlar. Ne olur ne olmaz! O çocuk nasıl salınır oraya? Arabanın sürücüsü kadının da, ön koltuktaki kadının da canları çok kıymetli belli ki. 

Kız, bir türlü arabaya binmiyor. Hatta yeniden marketin kapısına koşturuyor. Kapı açılmıyor. Boyu yetmiyor herhalde kapının onu algılamasına.

“Anne, gel de aç kapıyı!” diye seslenirken market arabası sürmekteki, eldivensiz, maskesiz gençten bir kadın  yanında bitiveriyor kızın. Kapı açılıyor ve kız çocuğu onunla içeri girerken  çok lüks arabadaki annesi ve  arabadakiler onun demin marketten almayı unuttuğu her ne ise alıp gelmesini beklemeye başlıyor yeniden.

Koronanın nereden, nasıl, niçin çıktığı, çıkış amacı, bu virüsün insana mı yoksa dünyaya ve dünya yaşamına mı bir virüs olup olmadığını düşünmek şöyle dursun belli ki koronayı faka bastıracak yöntemler peşine düşmüşüz çoktan. Onu, çocuklarla kandırmak gibi.

Kendileri maske takacak kadar covid-19 ya da yaygın adı ile koronadan korkanlar, evde hamburger ekmeği, üstüne de dondurma kalmadığında yedi yaşlarındaki bir çocuğun  hastalanmasa da taşıyıcı olup hastalanmalara neden olabileceğini akıl edemeyecek kadar korkusuzlar.

Korona bizi sever… Çünkü halimize bakılırsa onu kaçırtacak tavırlara girerek rahatını kaçırmaya pek niyetli olmayanlar var.  
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.03.2020, 14:33

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci