18 Ocak 2020 Cumartesi

Sabaha kırağı olan sis damlaları


Ankara havası denince akla farklı farklı havalar gelir.


Müziğinden kışın ayazına, yazın sıcağına. Hüdaydasından bozkır göğüne.


Ankara’nın havası biraz farklı artık. Müzikte aynı da, hava durumunda biraz sapma var eski mevsimsel döngülerden, gidişten. Yazlar artık hem de nasıl nazlı geliyor. 



Artık aylardan Haziran sonu, Temmuz dediğinizde bir bakıyorsunuz bir geliyor; ama uğruyor aslında. Sonra yeniden kış dönüyor, daha sonra yine gelirmiş gibi yapsa da  yağmurlarla sonbahar oluyor hava.


Kasım ayı ile pus da geliyor. Zaten hava kirliliğinden çok çekmiş, havası kirlenmeye fazlası ile uygun, orada burada ha bire beliren  kuleler ile rüzgarı  kırılan, blok blok setlere takılan Ankara’da pus sanki tencerenin üzerindeki kapak gibi şehrin üstünü örter aylarca. 



Kapağın altındaki hava tazelenmez, yenilenmez. Hep partiküller içeren  kirli havadır. Yukarıda kalan temiz hava, pusun gerisinde olduğundan doya doya oksijen solunamaz.


Pus, sis, nem demek. Öyle böyle değil, İstanbul’u, İzmir’i, Antalya’yı kıskandıracak oranda bir nem. Yüzde doksan beş, doksan sekiz oranında. 


Hiçbir deniz kenarı  şehir nemde  bu oranda değilken içinden akan nehri bile olmayan Ankara’da  soğukla birleşen yüksek nem, buz kestirir ellere, burna hatta göz kapaklarına.


Bu aylarda ısı geceleri eksidedir. Sıfırın altındadır. Öyle olunca nemli hava geceden sabaha  dalları, otları, çam ibrelerini, iri yaprakların ayalarını beyaza boyayan kırağıya dönüşür.


Ortalık, çamlar kar yağmadan kırağı ışıltısında, buz taneciklerinin parıldadığı  beyaza bulanır.
Objektife yakalandıklarında da kare olurlar.
Bu sabahki gibi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

18.01.2020

Paylaş :

Al Gelincik Papirüsleri


 
Kısa adı Süheyl, tam adıyla çağrıldığında Süheylcan, liseye başladığı gün daha, kasabalarına gelin gelmiş gözlüklü eczacı hanıma pek imrendiğinden sabahları güneş doğarken ışıkları açmadan kitap okumaktan odasına en cılızından ampul takıp ders çalışmaya kadar her yolu denese de hala gözlerini bozup gözlük takamamış sınıf arkadaşı Gelincik’e tutulmuştu. Gelincik’in gözü eczacı hanımın gözlüklerinde, Süheylcan’ın gözü de Gelincik’te idi.

Süheylcan, bir yolunu bulup hislerini Gelincik’e açamaz, aralarında bir bağ kuramaz ise okul sonrası onu asla göremeyeceği korkusuna kapılmıştı.

Gelincik’in annesi meyve ağaçlarıyla dolu bahçesi olsun istediğinden sekiz dönümlük bahçe  içindeki evleri  Sivrihisar’ın sivri tepelerinin yamacındaydı. Arkasında sarp tepe silsilesinin uzandığı evin giriş katı kocaman salon ve gepgeniş mutfak, orta kat  yatak odaları, çatı katı da  yazdan hazırlanmış  reçeller, meyve sebze kurusu, turşu gibi  erzak saklanan kiler ve yaz geceleri yıldızları seyrettikleri  geniş bir terastan ibaretti.

O gün biyoloji dersinde nasıl olduysa gelinciklerden söz açıldı. Gelincik, ilkten gelincik çiçeği sansa da diğer adı sansar olan küçük bir yırtıcıdan bahsediyordu öğretmenleri. Kendi adını taşıyan böyle bir canlıyı daha önce görmemiş, duymamıştı Gelincik. Yeni öğrendiği, merakını çeken bilgileri  mutlak yazardı. Ama kâğıtlara değil. Annesinin kâğıt tozuna alerjisi olduğundan öksürük krizine girmesin diye meslek lisesi mezunu kuzeninin  tavsiyesi ile tüm ders notlarını saklamak için açtığı  bloguna.

İçin için Gelincik’in bir erkek arkadaşı olup olmadığını merak eden  Süheylcan, Gelincik’in kuzeninden Gelincik’in bir blogu olduğunu duyduğundan beri  aklı hala adını öğrenemediği o blogda yazılanlarda idi. Evet, Gelincik derslerinden başını kaldırmaz, gözleri kitaplarından başka bir şey görmezdi; ama sınıf arkadaşına açılamadığından kendini çaresiz ve çıkmazda hisseden Süheyl kuruntuya kapılmıştı bir kez.  Aklına gelen tek çıkar yol Gelincik’in bilinçaltına mesaj göndermek oldu. Öyle ki psikoloji dersinde öğretmene sormadık soru bırakmıyor, yetmedi teneffüslerde öğretmeni esir alıyordu.  Gelincik’in bilinçaltına doğru subliminal mesaj gönderebilse fena mı olurdu, hani kimi reklamlarda uygulananlar gibi. 

Grip salgınından etkilenmiş ne kadar arkadaşı varsa onların yanına gidip, virüsü kapıp bir güzel hastalandıktan sonra bilerek ilaçlarını almamış ve okuldan bir hafta geri kalmıştı yüksek ateşle evde yatarken. Okula döndüğünde de utana sıkıla Gelincik’in yanına gidip derslerden geri kaldığından onun tuttuğu notlara ihtiyacı olduğunu söylemişti. Gelincik, notlarını bloguna yazar yazmaz kağıtları çöpe attığını anlatsa da Gelincik’in isterse kendisine yardımcı olabileceğinde ısrar etti Süheylcan. Bu sene üniversite sınavına girecek birisi olarak o notlara nasıl da ihtiyacı vardı. Eğer Gelincik bloguna bakması için kendisine izin verirse kaçırdığı derslerin notlarına ulaşabileceğini söylerken Süheyl’in asıl korkusu Gelincik’in bu notları kendisine taşınabilir bir bellek ile vermeyi önermesi idi. Gelincik akıl mı edemedi nedir, aklı hinliğe çalışmadığındandır belki de,  ders karalamalarının yanında önemsediği şeyleri not ettiği blogunun adını ve şifresini üniversite sınavlarına hazırlanan arkadaşına seve seve verdi. Daha sonra isterse şifreyi değiştirebilirdi nasıl olsa. Blogun şifresini aldığına hala inanamayan Süheylcan’ın  kulakları çıkış zilinin sesindeydi.   

Eve varır varmaz her zaman yaptığı gibi annesi bugün ne pişirmiş diye mutfağa bile uğramadan odasına geçti.  Gelincik’in günün tarihini, derslerin başlığını atarak uzun uzuuun tuttuğu notlarını aktardığı blogunu açıp kalbi  hızla atarak incelemeye koyuldu. Blog hatıra defterine benzemiyordu. Gelincik, belgesellerden öğrendiklerini, okuduğu kitaplardan sözleri, çok sevdiği şiirleri veya baharda açan al gelinciklerin resimlerini yüklemişti. Bir de bloga en son eklenmiş sansar da denilen şirin görüntülü yırtıcı ile ilgili izlenceler, resimler görünce Süheylcan’ın gözleri parladı. Sonunda aradığını bulmuştu. Demek Gelincik, küçük yırtıcıya merak sarmıştı. Bu yıl liseden mezun olduktan sonra Gelincik’in izini kaybedip onu bir daha görememekten korkan Süheylcan artık  istediğinde onu görebilmesine yol açacak mesajın ne olduğunu biliyordu. Süheyl blogdan çıkarken Gelincik’in bir erkek arkadaşı olmadığından da emindi.  
*****
Okulun kapandığı günün ertesi, Gelincik, “Al Gelincik Papirüsleri” adlı blogunun bir ziyaretçisi  olduğunu fark etti. Moda, gezi, edebiyat, yemek gibi konular üzerine blogların izleyicileri olduğunu duymuştu. Ama kendi blogu böylesi bir blog değildi ki. Ders notlarının yanında hem çiçek gelinciğin hem de yırtıcı hayvan gelinciğin resimleri, birkaç Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Bedri Rahmi Eyüboğlu  şiiri, birkaç komik karikatür ile birlikte  beğendiği güzel sözleri de yazdığı sadece kendisi için bir blogdu. Belli ki biri blogunu keşfetmişti. Ve o ziyaretçi, yüklediği ne varsa ders notundan gelincik videolarına tıklıyordu. Sakın Süheyl olmasındı o? Yok canım, Süheyl ders notlarından yararlanabilmek için almıştı blog adını, şifresini. Anlaşılan ziyaretçi internette diyelim ki sansar yazıp ararken kendi blogu da listelenmiş olmalıydı.

Gelincik’in ara sıra uğradığı blogunu Süheylcan her gün ziyaret  edip  hele hele de sansar sesinin duyulduğu videolara defalarca tıklıyordu.

O akşam, Gelincik kapandığı odasında  üniversite hazırlık testi çözerken evlerinin arkasındaki tepelerden gelen sese kulak kabarttı. Gelincik sesi idi bu. Buralarda sansar diğer adıyla gelincik geziyordu demek ki. Ertesi akşam da gelincik sesi duyuldu. Daha ertesi, sonraki günlerde de gelincik oralardaydı.
 
On beş gündür duyuyordu sansar sesini Gelincik. Annesi, duydukları sesin buralarda şimdiye kadar hiç rastlanmamış sansarların değil de gece kuşlarının olabileceğini söyleyince işkillendi. İyisi mi internetten yeniden gelincik sesi bulup dinlemekti. Buldu, dinledi tekrardan. Kuşkusuz  dışarıda bir sansar gezinmekteydi.

O gece Gelincik, sesi işitir işitmez terasa çıkıp tümden sansar sesi kaydedilmiş kayıt cihazını açınca dışarıdaki ses birden kesildi. O akşam da, sonraki akşamlarda da bir daha duyulmadı.
*****
Gelincik’in beynine subliminal mesajlar göndermek çabasındaki Süheylcan, liseden mezun oldukları günün ertesinde, gece saat on birde, Gelinciklerin evinin arkasındaki tepelerin eteklerine saklanıp yaptığı sansar taklidini işiterek balkona veya terasa çıkmasını umduğu Gelincik’i görebilmek çabasındayken bunlardan habersiz Gelincik, dışarıda bir sansar olup olmadığından emin olmak için sansar sesi kaydettiği cihazı terasta açtı. Kayıt cihazından yayılan sesleri işiten Süheylcan,  yaptığı sansar taklidini duyan  çevredeki sansarların kendisine doğru geldiğini sanarak korkuya kapılıp sesin aksi yönüne doğru koşmaya başladı.  Kaçarken iri bir taşa takılıp  kapaklanınca  yuvarlandı. Yırtıklar içindeki pantolonu, parçalanan dizinden akan kanla ıslanmıştı.
*****     
Sınıf arkadaşları arasında bisikletten düşen Süheylcan’ın parçalanmış dizine dikişler atıldığı  haberi tez yayılmış,  üniversite giriş sınavı öncesi olan bu aksiliğe hepsi çok üzülmüştü. Arkadaşlarına geçmiş olsuna gitmeye karar verdiler. Gidecekler arasında Gelincik de vardı.
*****
Bacağı sargılar, yüzü çizikler içindeki Süheyl kendisini ziyarete gelenler arasında Gelincik’i görünce dizini paraladığına sevindi neredeyse. Düz yolda nasıl olup da bisikletten düşüp dizini parçaladığını sorduklarında Süheylcan kâh “safaride aslan kovaladı”, “örümcek adamın yanında staj yaparken iki yüzüncü kattan düştüm”, kâh “ipim sağlam değilmiş Everest’ten yuvarlandım” gibi şaka yollu cevaplar veriyordu. Gelincik geçmiş olsuna ilaveten  “bisikletten düşmenin sınavdan birkaç hafta  öncesine denk gelmesi kötü” deyince Süheylcan, bilinçaltına olsun olmasın Gelincik’e mesaj göndermenin işte şimdi tam sırası olduğunu düşündü. “Mezun olduğumuz günün ertesi gecesi, ay bulutlar arkasındayken,  saat on bir gibi, benim için çok önemli  birini görebilmek için uğradığım Sivri tepelerin eteğinde, biraz gerilerden bir sansar sesi kulaklarıma çalınmasaydı bunlar başıma gelmeyecekti” dedi.  Gelincik’in kızaran yanaklarından ne demek istediğini kızın anladığını görünce dizinin acısını unuttu Süheylcan. Gelincik’i ömrü boyunca göreceğinden, Al Gelincik Papirüsleri bloguna bundan böyle kendisi için de  notlar düşüleceğinden  emindi artık şimdi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.08.2019

Paylaş :

14 Ocak 2020 Salı


Hediye edilmiş bir blog ile hem blog nedir tanıdığım hem de blog sahibi olduğumdan olacak aklımda hep bir blog öyküsü yazmak vardı.


Bildiğim kadarı ile  ders notlarını, kendine özel şeyleri saklamak için ünlü bir bilgisayar şirketinin  bir mühendisi düşünüp ortaya çıkarmı
ş ve kullanmış ilk blogu.


Bu öyküm başta tüm blog sahiplerine, bloglara fazlası ile emek verenlere ve blog okurlarıan ithaftır.


“Al Gelincik Papirüsleri” adlı çalışmama;


linklinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL/Acemi Demirci), 14.01.2020

Paylaş :

12 Ocak 2020 Pazar

İki Sır; ya da Giz; ya da Bilinmedik!

Sanat tarihini de içerecek kapsamda geniş anlamda tarih bilmek,  kendimizi bilmenin, tanımanın, dünyanın anlamının, suyun değerinin bilinmesi demek.  Kimi nehirlerin kuruması, kimi nehirlerin de bakmışsınız bir çölün ortasından akıvermesi ile ya da iki nehrin arasında kalan bitek,  bereketli ovaların  geçmişten günümüze tarihin biçimlenmesindeki öneminin, anlamının bilinmesi aslında. Bastığımız, çapaladığımız toprağın sakladığı her şey demek tarih aslında.


Dün ve bugün iki yeni şey öğrendim. Dipsiz tarih kuyusuna sallanan ucuna kova bağlı ipin, kuyunun  erişebildiği  yerlerinden içine dolan birkaç damlacık da  olsa denizler kadar geniş iki şey!

İlki dün rastladığım bir bilgi. O bilgi aslında zaman zaman üstü kapalı ya da kinayeli şekilde anlatılan bir bilgi. Macarlar’ın zaten bildiği ve  bildiklerini hiç saklamadan açık yüreklilikle söyledikleri şey. Etrüsk oldukları kan testinden geçmiş İtalyanlar, Finliler, Fransızlar hakkında da söylenen şey. Ki ateş olmayan yerden dumanın çıkması olası değildir, biliriz.


Almanlar bir noktaya, bir tarihe  kadar atalarının Türkler olduğunu, geçmişlerinin, köklerinin İskit – Saka Türkleri’ne dayandığını hep söyleye gelmişler. Hatta bu konuda kitap da yazmışlar. Bunu her zaman, anlatırlarmış. Ta ki hitler adlı bir  yok edici ortaya çıkana dek. hitler çıkmış bu konular  konuşulamaz olmuş. Unutulmuş.


Bakıyoruz da Germiyanoğulları diye bir Türk Beyliği, Çeşme’ye bağlı Germiyan köyü var. Ne yazık ki, köyler mahalle olduğundan beri Germiyan artık bir mahalle olsa da bizim için hala sevimli bir köy, tıpkı oradaki başka diğer şimdinin mahallesi köyler gibi. Germanlar da Almanlar.


İkinci bilgi de tarihin şu an sıfır noktası kabul edilen Göbeklitepe ile ilgili. Ki Göbeklitepe’nin en eski Türkler -ki kimileri o Türkler için  Ön Türkler diyor nedense- tarafından inşa edildiğini bizzat kazıları yapan ve şimdi hayatta olmayan  Alman arkeolog kazı başkanı açık ya da gizli bir şekilde ifade etmişmiş. Göbeklitepe’nin taa o zamanlardan hatta öncesinden beri Anadolu’da olan o zamanlar  şaman  inancındaki Türkler’in yaptıkları tapınaklar olduğu sıklıkla söyleniyor artık. Ama açıkça söylenemiyor nedense.


Ayrıca Göbeklitepe’yi ziyaretimiz sırasında Urfa’da bizlere “Urfalı değilsiniz besbelli” demek yerine çok daha içten ve cana yakın bir sesleniş olan “misafirimizsiniz" diyen kimilerinden ısrarla duyduğumuz bir şey vardı. “Burası yani Göbeklitepe şu an tarihin sıfır noktası olarak bellenmiş olsa da en eski yer değil Göbeklitepe. O en eski yer yine Urfa’da ama. Hz. Adem ve Hz. Havva cennetten kovulduktan sonra dünyaya indikleri yer Urfa’ya imiş. Ve Hz. Adem dünyaya indikleri yerde cennetteki Aden bahçelerinin benzerini  yapmaya çabalamış. Orada, Urfa’da  o köy hala duruyormuş. Adı da Edene imiş.” Bunları duyunca Urfa’nın neden en kadim kent olduğunu ve kadim bilgileri arayanların yolunun neden ille Urfa’ya düştüğünü o an herkes, aynı anda sesli olarak düşünüyor illa.
 

Gelelim ikinci bilginin kendisine. Meğer Göbeklitepe’den de eski demincek bahsettiğim yerlerden başka bir yer daha varmış. Diyarbakır Bismil’de. Körtiktepe denilen. Orada da kazı yapılmakta imiş.

Ne bahsediliyor bu kazıdan aman aman sosyal medyada, basında, televizyonlarda  ne de yazılıyor bunlar. Oysa şunun şurasında beş yüz yıllık, sekiz yüz yıllık kısacık tarihleri olan başka ülkelerde olsa idi böylesi eski yerleşim yerleri, kazılar çekirdek kadar konularını ulu ağaç halinde anlata anlata bitiremezler, yazarlar, filmlerini yapar, turistik öge olarak pazarlar, değil kitap iki satır yazı yazanlara   öyle değer verirdi, öyle değer verirlerdi ki  öve öve yere göğe sığdıramazlardı.


 Ve insan şunu düşünmeden yapamıyor bu durumda. Eğer Eski Türkler tarafından kurulduğuna çoğu kez kesin gözüyle bakılan Göbeklitepe’yi kuranların Eski Türkler değil de mesela bambaşka birileri olduğu kesinleşse idi varsayalım,  ne olurdu o durumda?  O bambaşka birileri neler neler yazar, kaç cilt kitap basar, tüm sinemalarında  o konuda çekilmiş filmler oynar, televizyonlar dizileri filan bırakır haber programlarından, açık oturumlardan, belgesellerine dünya tarihinin sıfır noktasında kendilerinin olduğunu anlatıp, yazıp çizip, müzeler açıp, çanak çömleğinden porselen tabaklarına, saat kadranlarına, kupalara hatıra eşyalar tasarlayıp, sergiler, fuarlar açarlar, oralara trenlerle, balonlarla, trekingler ile turistik turlar düzenlemezler miydi? Ama o bambaşkalar değil de özne Türkler olunca  bu denli  yoğunluk yok! Hatta varsa da neredeyse lütfen var.


Nedense kazılarımızı bizler yapmadığımız gibi bizim topraklarımızın tarihini de esaslısından, hakikatlisinden bilmeyiz bizler. Ama Kleopatra’nın hangi koyumuzda güneşlenip ne sütü ile güzelleştiğini, Romalı asillerin sağlarında ya da sollarında kaç fedaileri olduğunu, unvanlarını, giysilerini, falancaların nasıl gömüldüklerini, Sezar’ın son sözünü, Babil’in Asma Bahçeleri’ni sular seller gibi biliriz. Daha yakın tarihinizi bilmezken. Edebiyatımızı bilmezken. İpler burada kopuyor zaten!!!

İş bize düşüyorsa kendimiz bilip tanımaktan tutun da  kendi dışımızdaki doğasından insanına başka her canlısına,  bilimine, tarihine kendimiz öğreneceğiz o halde, doğru kaynaklardan elbette. Yapay zekadan bilgi çağından, teknoloji döneminden  söz edilen şimdilerin bunlardan hangisinde değil galiba hepsinde de olduğumuz bu yüzyılda, üçüncü milenyumda başka  akılcı bir yaklaşım yok dünyadaki ayak izimizden kaç tarih sayfası kapladığımıza adamakıllı bilebilmek için galiba. Dünyanın geri kalanından geri kalmamak, dünyanın geçmişindeki ve biçimlenişindeki  yerimizi anlamak için.  Dünyaya daha fazla zarar vermemek, suyun, havanın, toprağın ve her bir türden canlının ve bunların hepsinin ortak geçmişi olan dünya tarihindeki kendi payımıza düşen  kendi tarihimizi, kendi sanat tarihimizi ve dünya tarihini ne noksan ne de yanlış bilmemek için.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.01.2020, 11:20

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci