8 Şubat 2020 Cumartesi

Hava pusarıksa, kar lapa lapa demektir


Paylaş :

7 Şubat 2020 Cuma

Karın çizdiği leopar deseni

Dün, karın belki de bugüne dek en güzel yağdığı gündü.

Kısa sürede eriyecek olsa da mantoların üzerine, kollarına koca leopar desenleri gibi benek benek düşüp geçici desenler oluşturan  lapa lapa yağış her zaman olmuyor.

Bazen küçücük taneler halinde yapıyor. Toplu iğne başı gibi.

İri iri taneler halinde düştüğü an fotoğrafı çekilse, hiçbiri bir diğerine benzemeyen  kar tanesi şekillerinden kim bilir hangileri fotoğraflanmış olur.  

Kar, buğulu konfetiler gibi düşerken havanın rengi değişir. Bulanık beyazımsı olur. O beyaz hareketlidir. Pamuksu bir görünüme bürünür gözün görebildiğince. Yukarıdan yere.

Gök görünmez, o yüzden gökten yere denmesi abes kaçabilir.

Eğik ve kırık kırık beyazımsı sicim parçaları gibi yere düşerken suyun kar taneli şiiridir  bu yağış.

Dün, Ankara böyle bir şölen yaşarken o güzelliğin kaydettim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.02.2020, 22:05
Paylaş :

Tost Olan Ekmek Dilimleri Arasındaki Peynir Gibi


Nereden baksanız en az yirmi yıl geçti. Kapıdan başını uzatıverdiği günden bu yana. Kafasını uzatıp kaçamak bir “günaydın” dedikten sonra tam gidiyordu ki oda arkadaşım seslenince durakaldı. Hal hatır sorunca “preslenmiş demir gibiyim. Demirliği kalmamış halde”  derken iyi değildi belli ki. İşi sıkıntılıydı. İçine işlemiş olmalıydı bu durum.

Nasıl olduğumuzu sorduğunda arkadaşım gülerek  “demirin pamuğa evrilmişi gibi” dedi. Sıra bendeydi. “Preslenen demir gibi olmasak da aslında hepimiz tost makinesinde kızaran tost ekmekleri  gibiyiz sence, öyle mi?” diye sordum.

Bu kez daha bir abandı kapıdan. Omuzlarına kadar gösterdi kendini. Gülüyordu. Alaycı mı demeli, ağlanacak hale gülermiş gibi mi demeli tam kestiremedim o an. “Ben öyle bile değilim” dedi. “Ben, tost makinesinin içinde kızaran tost ekmeği dilimleri  arasındaki  peynir gibiyim. Onu görmezden, bunu duymazdan gel, idare et, sen yaparsınlar ile nereye kadar dayanırım bilemiyorum” derken bulunduğu koşulları anlatıyordu. İçinde biriktirdiklerini, sorunlarını etrafına açıkça söyleyemiyor, kendi gibi olamıyordu iş ortamında. Belki aile içinde, arkadaş çevresinde de. Söyleyebilmek, söylenmemenin anahtarıdır oysa. 

Çok geçmedi, yine böyle kaçamak bir günaydınla odamıza uğramışken antidepresan ilaçlar kullanmak zorunda kaldığından bahsetti. Ve bunu söyleyen sadece o değildi o sıralar. Giderek artıyordu.

İnsanlar kendilerini tost peyniri gibi görmeye başladılarsa dardalar, zordalar demektir. Üstesinden gelemedikleri hayat koşulları bozuldukça ruh sağlıkları da bozuluyor, apaçık. Başka başka nedenler ile başını yastığa koyunca aklından kovamadığı sorunları yüzünden uyuyamayanlar, çıkmazlardan şimdilik de olsa uzak kaldığından rahatça uyuyanlar için en  önemli sorun olmalı aslında. Zira yılgın insanlar çoğaldıkça toplumun çehresi kararacak. Gülmeyen, somurtkan, giderek içe dönen veya saldırganlaşan bir hale gelinebilecek. Çoğu insan tarafından hayat, cendere, kıskaç, kapan gibi görüldükçe yaşamdan kopuşlara ilişkin neler duyduğumuz ortada her gün,

Maddi sorunlarına hiçbir çözüm bulamamış iki çocuklu bir aileden dört kardeşe toptan yok edebiliyorlar kendilerini.  Yahut evin babası, kışın çocuğuna bot alamadığı, sabahları okula giderken cebine harçlık koyamadığı, evine tek bir ekmek getiremediğinden karısını baba evine  gönderip canından vaz geçiyor. Onların hepsi ruhu, yüreği, kırılma noktaları olanlar. Onlar, insan. Toplum, çok hücreli tek bir vücutsa, onlar tek tek hücreler. Bir ailenin, kişinin bile zorda olması ciddi bir sinyal tüm topluma. Hadi giderek  bu çaresiz kalmışlık hissi yaygınlaşırsa yaygarası koparmak için. Galiba olabilecek en faydalı ve yerinde yaygara da budur. Bu yaygara, aslında toplum odaklı olmaya gidişte ilk adım olan insan odaklılık adımıdır da. Toplum, insanlar bütünü malum, uzayda bir bulutsu değil. O halde toplumun iyiliği, onu oluşturan bireyin iyi hissetmesinde yol bulabilir. Öyleyse insanı es geçmek,  topluma “ne halin varsa gör!” demek olmaz mı?  
 
İnsan dediğin etten kemikten, taş değil. Canı yanan, içi sızlayan. İncinir de, kırılır dökülür de. İşte önce  bir insanın, ardından giderek başka insanların  çözümsüzlüğü, yol alabilecek ortam bulursa bir ilmeğinden sökülmeye başlamış örgüye benzemez mi o vakit toplum?  İnsan, örgünün ilmekleri olduğundan temel taştır! İlmeklerin kaçırılmaması halinde toplum pek olacaktır. Bireyleri ne kadar kavi, toplum da o kadar kavi demektir. Baş edemediği şeyler karşısında psikolojisi bozulmuş insanların etraflarına etkilerinin nasıl olacağı hepimizin sorunu değil mi? Ya da  yaşanan psikolojik sorunların zamanla  fizyolojik sorunlar doğuracağı besbelli değil mi?

Şimdinin insanı, kendini insan gibi değil de kızgın iki çelik levha arasında kızarmaktaki tost ekmeğinin içindeki peynir gibi hissediyorsa bu soruna kulak tıkanabilir mi? Yetişeceğimiz onca koşturma içinde kendimizi hatırlamazken insan olduğumuzu unutmaktayız  aslında. İnsan olmanın anlamını unutmuş çoklukla da otuz yaş altındakiler için alışılagelmiş kavramların değil, yükselmekteki yoz kavramların, davranışların geçerli olduğunu üzülerek görüyoruz. Saygı, nezaket, incelikler hasıraltı edilebilir oldu mesela. En basitinden kuyrukta beklemek, öndekilerin sırasını kapabilmek açıkgözlülüğü  gibi algılanır oldu.  Kendini ifade etmek deyimi ne kadar  ağızlara pelesenk moda deyiş olsa da kendini kendi değil, dizilerden derlenme beylik laflarla ifade ettiğini sanıyor çoğu anlayış. Ettiği lafı kimin söylediği ya da hangi kitapta geçtiği hakkında da hiçbir fikirleri olamıyor haliyle bu makas atan türedi tiplerin.
Şartları giderek daha çetinleşen megakentlerin, metropollerin nüfusunun henüz beş yüz bin bile olmadığı dönemlerdeki koşullarda olmayan  bizler için zaman,  soluk almak kadar önemli oldu. O eski dönemlerin  yol dahil sekiz saat bile olmayan belki, çalışma süresi şimdi yol dahil on üç saati aşabiliyor. Yani günün kaç saat olduğu ile hayatımızdaki mesafeler ters orantılı. Diyelim ki iş saatlerinden başlayarak günümüz şartları, günümüze uygunlaştırılsa da bir nebze soluk alınabilse. İnsan olduğumuzu hatırlasak hobilerimizle. Ters orantılar düzlüğe çıkaramayacağından şimdilere ilişkin yakındıklarımızı hem de nasıl anlatan Lev Tolstoy’un sözüyle pekiştirelim,
“Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez.”

İşte o yüzden toplum olgusu insandan başlayarak algılanmalı. Bir kişinin kendi başına çözüm bulamayıp çaresizce kıvrandığı sorunlar nedeniyle yaşadığı acı, sonra tüm toplumu üzecek acılara dönüşmesin diye.  İnsan varsa toplum var; insan sağlıklı, bilinçli, aklını kullanabilir, düşünebilir, mantıklı ve esenlikte oldukça toplum iyi, güzel, seçkin ve yaşanabilir olacaktır.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
28 – 29.01.2020

Paylaş :

6 Şubat 2020 Perşembe


“Kayan Yıldızlara Göktaşı Denir ya da Kurbağanın Gözü Patladığında” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL Acemi Demirci), 06.02.2020

Paylaş :

Takipçiler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci