22 Şubat 2020 Cumartesi

Lapa Lapa Bir Gün


Gece yarısı saat  üçte yağıyordu.







Oysa…




Sabah hiç yağmamış gibiydi ortalık.






Öğleye doğru başladı










 yeniden yağmaya. 








Az değildi; giderek de yoğunlaştı.










Saksağanlar, her havada uçuyor.










(Her hakkı saklıdır)











Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
22.02.2020

Paylaş :

21 Şubat 2020 Cuma


“OKU!”makın Canına Okumak adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.



(Ayşei  Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.02.2020

Paylaş :

19 Şubat 2020 Çarşamba

Boyu ile ruhunun büyüklüğü ters orantılı çocuk; Atakan

Atakan... Boyu ile ruhunun büyüklüğü farklı. Müthiş bir çocuk!


Kaç kitap üst üste koyulduğunda  onun boyu eder? Okuduklarının kaçta kaçıdır o kitapların yüksekliği?


Ne yana baksak bataklık bataklık yozlaşmanın  fersah fersah ilerlediği şu sıralar hiç inanasım yoktu hem de daha bacak kadar bir çocuğun  benim diyen yetişkinlerin edemeyeceği laflar etmesine, okuduğu kitapların içeriğine ve sayısına. “Kitap okuyun” diye verdiği salıklara... Gözlerimle görünce, kulaklarımla duyunca  inandım ama.  Sevinci fazlasıyla çaplı bir kanaatti bu.


Elleri, parmakları, gözleri atari, tablet, bilgisayar, cep telefonu prangalı değil de kitap kurdundan öte geçmiş, kendisi bir kütüphane olmuş çocukların olması, toplumun somut istatistiki değeri sanki. Kültürde, okuma oranında, entellektüel yaklaşımda. 



Çok da ihtiyaç vardı böyle pırıl pırıl bakışları okumak imzalı bir çocuk görmeye, tam da şu sıralar. Dünya genelinde eğitim seviyemizin yer aldığı sıralamanın içleri tırmaladığı bu günlerde...


Felsefeden bahsettiğine göre mutlak felsefeye giriş okumuştur, felsefe sözlüğüne hakimdir. “Pozitivizm, eklektik”  denilince ne deniliyor biliyordur, eminim…



Onunla sohbet nasıl olurdu merakı sarıyor aklı. Mesela pragmatizmden nihilizme. Platon yani Eflatun’dan, Sokrat'tan Kant'a, Descartes’e... Aristo mantığına. Eminim konuşmaktan çok dinlemek öne geçerdi. Annesi şanslı.


Atakan, ne iyi etmişsin de o kitapçıya gitmişsin. Ama tek sana teşekkür etmeyeceğim, annesinin birkaç yıl sonra da rahatça giyebilsin diye uzuncana ördüğü bej yelekli çocuk. Seni fark edip, kameraya çeken entellektüel bakışa, yaklaşıma, anlayışa da teşekkürler. Sonsuz.


Şükür, hem de on yaşında olsa da böyle gençler varmış…
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 19.02.2020
















Paylaş :

17 Şubat 2020 Pazartesi

Kayan Yıldızlara Göktaşı Denir ya da Kurbağanın Gözü Patladığında



Yıldızlar da kayar malum. Gökte yıldız olmaktan yerde göktaşı olmaya bir düşüşle. Yıldız tozu diye bilinirler hatta sonrasında. Fildişi kulesinden obruk obruk göçüklere indi şimdilerde bir deyiş; “de facto”…


Futbolun tepesindeki bir oyuncunun  birinci ligden birdenbire amatör lige düşmesi gibi günlük hayata düşüverdi, siyaset bilimi ile sınırlı bir  terim olarak bildiğimiz bu  kavram. Artık günlük hayatın sıradanlıklarından zira oldu bittiler!  De facto, emrivaki bir anlama sahip. Oldu bitti gibi.  “Ben yaptım, oldu!” tınılı.  Olmaması gerekenlerin, “olmaz da ne demek! Ben istedikten sonra!” taşkınlığına boyun eğmişi.


Eğer bu çağı bir kavramla ansaydık, en yerinde olanı “oldu bitti” çağı olurdu belki. Oysa çağlara demir, tunç gibi madeni adlar, teknoloji, bilgi gibi bilimsel adlar veya orta çağ, yakın çağ gibi tarih sınıflamalı isimler veriliyor. Demek ki bu çağın göbek adı da var. De facto Çağı.


Olmamış mı hiç, oldu bittiler tarihte? Olmuş elbet. Cehaletiyle anılan dönemlerde, ortaçağ karanlığında. Matbaanın, teknolojinin haliyle Google’ın olmadığı, bilim insanlarının başına ne işler gelebildiği devirler yaşanmış. Evet bugün mektuplarımıza kadar elektronikleşip, farklılaştı her şey. Posta güvercinlerinden sonra postacılar da görünmez oldu. Posta kutunuz, bilgisayarınız artık. Yine de bir yandan bilimin sağladığı teknolojiyi kullanırken bir yandan da bilime dudak kıvıran insanların kimisi giderek cahilleşmekte. Onların bu yanları ağır bastıkça da dünyanın başına gelenler!!!  


Değişmek, değişmez kuraldır; yüzbinlerce, milyonlarca yıl içinde depremler, yanardağ patlamaları, korkunç sellerle dünyanın yeniden yeniden şekillenmesi gibi.  Karalar denize, denizler karaya dönüşürken sular altında kalmış heybetli dağların zirveleri  ada oluvermiş. Böylesi doğal değişimler kaçınılmazken bir de insan eli, açgözlülüğü ile oldu bittiye gelmiş yıkıcı değişimler var.

 
Eskinin ulaşımından haberleşmesine, pulundan posta çantasına, kara trenine şimdi her şey müzelik. Bilimin her ileri adımında yerlerini yeni buluşlara bıraktılar, değiştiler çünkü. Değişmemekte körü körüne ısrarlar da var ama.  O ısrar öyle bir nokta ki içine girilince göçük altında kalınacak tekinsiz bir maden ocağı gibi. Karanlık, tekinsizdir. En karanlık olan da sonunda sabaha kavuşacak olan gece değil, cehalettir. Cehalet edebiyatı, bilimi, sanatı bilmeyi geçin, en başta kendini bilmemek.


Cehalet, “biz köylüyük, aklımız ermez, okumadık ki” demek değildir. Cahil de bunu diyebilen değildir. Bunu diyecek kapasitedeki biri bilgedir de üstelik kendini ölçüp tartabildiği, bazı  bilgilerden noksan kaldığını ifade edebildiği için. Bunu diyen kişi, gelişmiş bir kişiliktir, durum değerlendirmesi yapabilendir. Fizik kimya bilmedikleri için değil, bakış açısında, kavramada, algıda yetersizliklerini bilmediklerinden cahiller, cehaletin kıskacındakiler. Cehalet tam da budur işte. Kendinin, dünyanın farkında bile olmamak. Kurumuş gölüne suyun gelmesini beklerken gözü patlamış kurbağalar gibi ah, ne çektik bundan! Neler çekiyoruz hala…


Cehalet, dizi dizi de factolar yani oldu bittiler  katarının lokomotifine dönüşebiliyor. Her şeyin bir ölçüye göre yaratılmış olduğu bilgisi, olan biteni anlamlandırmanın anahtarı iken cehalet su geçirmez çorak toprak gibi. Her şey bir ölçüye göre yaratılmamış mıdır oysa? Suyun ölçüsü, H2O’dur.  Ne oksijen, ne de hidrojen  tek başlarına su değildir. Su, atmosfer, yağmur, kar, gece gündüz dönüşümü belli ölçülere göre gerçekleşir. Dünyanın kendisi ve güneş etrafındaki dönüşü, ölçülerden biridir mesela. Ölçüden habersiz olmak, ölçüsüzlüktür. Yani koyu cehalettir.


Diyelim ki tutup aşırı yağış alan  heyelan bölgesine evler yapalım. Haliyle şiddetli yağmurla toprak kayacak. Hal böyleyken evlerin neden uygunsuz yerlere yapıldığından değil de olmayacak gerekçelerden bahsedin! Dere yatağına yapılan evlerin baharda karlar eriyince su altında kalacağını bilmek için meteoroloji ya da jeoloji mühendisi filan olmak gerekmiyorken  dere yataklarında yaşayanların uykuda sele kapılıp boğulması anlaşılabilecek bir şey mi? “Akıl dururken akılsızlığın sonucu bu!” demeyelim hiç. “Ben yaptım oldu”, “olur olur, bal gibi olur” yaklaşımını doğa dinlemez, affetmez; gördük kaç kez. Onun kuralı, kendi kurallarıdır. Ölçüsüdür  yani.


Amazon’daki yağmur ormanlarının insan eliyle yok olmasının sonuçlarını  insanın hırslarında, yanlışında  değil de  akla, bilime aykırı, olmayacak başka başka  şeylere yüklemek, cehaletin ta kendisidir.  Oysa cep telefonu, buzdolabı, televizyon, internetin olmadığı kaç yüzyıl öncesinde “tarihin laboratuvarı”, “her taşı bir hesaba göre yerine koymuş” denilen Mimar Sinan, bilimin o çağda bulabildiğince ortaya koyduğu ölçüyü bilmekle kalmayıp, uyguluyordu. Rastgele değildi yaptıkları yani, hesabı kitabınca. İstanbul’un deprem bölgesi olduğunu bilmeyen inşaat mühendisi yoktur, bunu Mimar Sinan da biliyor, nem almayacak biçimde attığı temellere kadar da bilgisini kullanıyordu. Mimar Sinan’ın ustalarından öğrendiklerine  kendisinin de kattıkları ile yaptığı eserleri işte sırf o yüzden,  olması gerektiğince olduğundan onca şiddetli depreme rağmen hala ayakta, hep örnek verildiği gibi.  Oysa şimdilerde on yıllık apartmanlar deniz kumlu,  midye kabuklu, iki ince demirli kolonları ile yerle birken. Bu farkı görmek için cehaletin önyargılı bakışından arınmış anlayışlar şart değil mi o halde? Anlaşılan, bir şeyin farkında olmak için onun göz önünde olması değil, önce görebilecek yetide gözlerin olması şart.


Hala kullandığı harca denk harç yapılamayan Koca Sinan’dan beri fersah fersah ilerlemesi hatta hatta Ay’a, Mars’a gidilmesi ile sonuçlanması beklenecek çabalardan vaz  geçtik,  temel sağlam olmazsa çatının başa çökeceği gerçeğini bile umursamaz olmuşuz kimileyin. Kendini umursamayanı doğanın hiç mi hiç umursamadığını unutmuşuz, tüm uyarılarını da yok saymışız.  Yok olmak, böyle başlıyor işte tabiat karşısında.


O halde başlarımızı iki elimizin arasına alıp her şeyin bir ölçüye göre olduğu bildirimini unutmadan, önyargısız özeleştiri yapabilecek miyiz?  Kuraklıktan kırılan, hava yerine zehir soluyan gelecek nesillerin lanetler yağdıracağı kuşaklar olmak istemiyorsak, yaptıklarımızın yapılması gerekenler mi yoksa kaçınılması gerekenler mi olduğunu  irdelemeye tezden  başlasak…


Başlarsak eğer, gökyüzünde hep ışıyacak yıldız olarak kalacağız. Başlamazsak eğer, cehalet karadeliğinin yuttuğu  yıldızlardan olmak işten bile değil!…
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 03 - 06.02.2020

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci