7 Mart 2020 Cumartesi


Bu kez biraz elimi tez tutmak zorundayım “8 Mart Kadınlar Günü”nü kutlamak için

Devamı, “Sülün Avı” adlı öyküm olan  “Karlı günde kanlı Keklik” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.
,
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır),

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.03.2020

Paylaş :


“Karlı günde kanlı Keklik” adlı çalışmamın devamı olan  “Sülün Avı” adlı öyküme;


linkinden ulaşılabilir.
,
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


8 Mart Dünya Kadın Günü” için,

“KA-dı-N” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.
,
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :



Yarın 8 Mart. O yüzden,


“Simit Kafe’nin Garson Kızı” adlı çalışmama;



linkinden ulaşılabilir.
,
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


Kadınlar üzerine öykülerimden galiba en keyiflisi olan,

“Ay Boşlukta, Venüs Retroda, Dolunay da Var, Dahası da…” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :

8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutlayarak,



“Sıradan bir Ankara sabahında, günün ilk saatlerinde çalışan bir kadının günlüğü” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :



Kadın ve şiddet kavramlarını asla yan yana görmemek dileği ile paylaşıyorum bu gerçek hayatta yaşanmış ve defalarca dinledikten sonra yazdığım öykümü,

“Kayısı kurularına iba düşmeden” adlı çalışmama;



linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


Kavuşamamış iki gencin gerçek hayat öyküsünden yola çıkıp, gelişmesini  sonunu tümden kurguladığım bu öykümü hayat mücadelesindeki tüm kadınlara ithaf ediyorum.

Rüzgara karşı savaşan gelincikler” adlı  çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


Kız çocuklarına ithafımdır.

“Bir markette anneler, babalar ve kızlar” adlı çalışmama;
 

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


Uğradığı şiddet sonucu hayatından olmuş kadınlara ait haberlerin ve öykülerin çok acı olduğunu hatırlayıp,  bir daha acı veren böyle  olaylarınduyulmamasını dileyerek,

“Hayat Verenlerin Kolayca Alınan Hayatları” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


Sırf daha ilkokulda okuduğum, müzikali de yapılmış bir kitap için –Leylek Dede-  öykü yazmak için kurguladığım “Beyaz halkalar” adlı  öykümü tüm kadınlara da ithaf ediyorum.


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


“Pencerenin Öte Yanındaki Sesiz Öykü” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


Tümüyle gerçek bir yaşanmışlığı ne bir eksik ne bir fazlasız anlattığım bu öyküm de taşra kadınlarına ithaftır.

Ansızın Nal Sesi” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :


“8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nde şiddet gören ve şiddet sonucu hayatından olan tüm kadınların anısına,

“SÖZ” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.
,
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :

1 Mart 2020 Pazar

“OKU!”makın Canına Okumak


Kütüphaneler, kitapçı rafları dolusu kitaplar saklambaç oynamazken biz saklanan olduk şimdilerde okumaktan.

AVM gezmekten  doğayı unutmuş bizler,  bazen televizyonun önüne bazen de bir cep telefonun arkasına saklanıyoruz Matbaanın bulunuşunun öncesinden bugüne okumak gün ışığı iken biz, göğü kaplayan pusun  ardındaki ay ışığını, gün ışığına yeğledik uzundur.  

Okumak, öncesi başka ellerce satır satır dökülmüş yazıların beynimizi doyuracağı beslenmedir. Dünya tarihine bakınca kil tabletlere, papirüslere, ceylan derilerine,  mezar taşlarına kadar yazılı. Yazısız dönemlerin yazısı,  kayalardan mağara duvarlarına resimler. Okuma yazma bilmeyenlerin yazısı bazen  resimler olmuş zira. Diyelim ki okuma bilmeyenler için kiliselerin duvarlarına resmedilmiş anlatılar var. Mesela Bulgaristan’da, Sofya’da, kubbesi altından kilisenin  duvarına  resmedilmiş Hz. İsmail ve bir koçun ne  anlattığını bildiğinizi Bulgar  rehber kıza  söyleyince o resmi ikinci okuyuşunuz olduğunu anlar. İlki resimlerden değildi elbette.

Okumak, tek sayfalarda değil. Yüzlerden haller okunur, ses vurgularından, bakışlardaki bulutlanmalardan iç dünya, bezginlik okunur.  

Okumak, yön işaretleri yerli yerinde yoldur. Anlayışa, önyargılara göre kişiden kişiye  belki de eğilip bükülerek tersyüz edilebilecek geçmişin bilinmesi, geleceğin doğru biçimlendirilmesinin mayasıdır. Hamurdan yoğurda mayasız tutmaz. Geçmiş de geleceğin mayasıdır bu yüzden. Yani bilinmeyen geleceğin sunabileceği olasılıkların ipuçları, geçmişin suları altındadır. Tarihteki dünler, bugünün dalgıçları için bataklıktan vahalara işaretlenmiş yol haritasıdır, tarih okuyanlara. 

Okumak, aynı zamanda çığırmak anlamında.  Satır satır okumak gözlerle; çığırmak sesle. Biz nedense sayfaları okumaktan çok uzun hava çığırmak anlamışız okumayı. Çalıp çığırmanın keyfi ile de uzun hava değil, kitap okumayanın canına okunacağını hiç hesaba katmamışız.

Oumak sıklıkla eğitim görmek anlamlı da. Bazen istediği okula gidememişlerin bunun acısını tatlı biçimde çıkardıklarını duyuyoruz. Burdur’da bir köy kadını,  koyunlarını güderken en hatırlı kitapları okuyor. Sonra dünyaca bilinir bir çiftçi kadın olup uluslararası ödüller alıyor. Çapı elverişli çünkü. Kavrama gücü ve analiz yeterliliği var. Okumak ocağındaki işçilik, sadece sayfa çevirmek değil. Ocaktaki madeni çıkarıp, potada eritip biçimlendirmek demek de.
 
Ne bulursa işe yarar, dişe gelir okuyan başka bir köy kadını daha çıkıp, kısa film çekip ödüller topluyor.  O zaman kalem, kılıçtan üstün oluyor haliyle. Öyle bir kılıçtan kalem ki bu, İskender’in düğüm çözüşünü hatırlatıyor. Okumak kılıcı, elbette çifte su verilmiş çelikten değil. Mürekkepten. Dövülerek yapılmıyor, cilt cilt kitaplarla  dövüşülerek yapılıyor.

Bazen de genç bir anne bir çocuk yetiştiriyor ki… Kendisi gibi on yaşındaki diğer yaşıtları AVMlerin koridorlarında, bir parmakları ağızlarında, “çok eğleniyoruz biz” nidaları ile  koştururken  o, AVM’ye içindeki kitapçılar için gidiyor. Andersen’den masallar almak için de değil.
 
Ağzını felsefeden açan on yaşındaki o çocuğun, Atakan’ın,  okuduğu kitapları kaç yetişkin okumuştur? Kaç kişi o kitapların adlarını duymuştur? Felsefeden, etikten, tarihten bahsediyor bacaksız, bir düşünce disiplini çerçevesinde. Tez, antitez, sentez kategorize olmuş halde beyninde.

Küçük Prens’ten George Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabına anlatırken kaç on yaşı geride bırakanlara başını kaldırarak bakması, aslında o tabloyu okuyabilenler için cehalet içindeki yetişkinlere on yaşındaki bir çocuğun tepeden bakması demek! Farkındalık ile aymazlığın resmi demek. Öyle farkında ki  her şeyin, okul öncesinde etik okumanın gerekliliğini daha bu yaşında kavrayıp hissedenlerden.
 
Hep yazarım, derim; trafiğe bakın, halimizi görün. Halimiz, trafikte kim kural ihlali yaparsa yol onundur çarpık anlayışınca oldukça okul öncesinden belleyip okumak gerekenler listesi belli ki hayli uzun olacak. En basitinden yolda yürümek bile çığırından çıkmışsa eğer, yolunda yürüyen ne kalmıştır o halde? Kadınlara, yaşlılara  yol vermeyip üste üste yürüyen otuz yaş civarı ve altındakilere bakılınca ister yolda olsun, ister  sosyal hayatta olsun yolunda olmayan bir şeyler var demektir.  İşte bu yüzden toplumsal  hayatı çekilir ve uygar kılan inceliklerin çiğnenmemesi için bunların öğretilmesi lazım. Okumak, öğrenmektir. Bunca yetişkin dururken hem de on yaşındaki bir çocuk,  çocuk kalbinin tüm naifliği ile salık veriyor bunu.
 
Okumak; ama bilgisayar dili ile “nhbr” şeklinde yazılmış “ne haber?” basit sorusunu telefon ekranından okumak değil. Okumak mı?  Şimdinin çoğu yeni yetmesi için Rus, Fransız klasiklerini devirmek değil ne yazık ki okumak. Belki sakızdan çıkan falı okumak. Şimdilerde sosyal medyadan konuşmak, okumak ile eşanlamlı olduysa, yozluk da uygarlık bilinir oldu demektir o zaman. Ortalığı çürüyen kavramların kokusu sarmış demektir. Bu, lavanta bahçesinde gezinmeye benzemez. Bir kasadaki çürük portakal, en yakınındaki diğer portakalı da çürütecektir  mutlak.  

Okumak, işin kolayı aslında. Tüm gereken ele kitap almak. Gerçi bu da bazen zor olabilir. Kitaba ödenecek para ile sofraya kaç gram et gelir hesabı yapılıyorsa eğer. Sözümüz, parasını  pazuları için enerji içeceğine harcayanlara değil, beynin pazudan güçlü olduğunu bilip kitaplara verenlere elbette. Okumak, işin keyifli yanı. Kâğıt parfümlü gezinti. Oysa yazmak… Yazmak, elle pamuk toplamak gibidir. Dikenler arasından böğürtlen devşirmek  gibidir. Kanatıcıdır çoğu kez.

Okumaya üşendiğimiz, köşe bucak kaçtığımız kitaplar öyle özveriler ile yazılıyor ki…  İçine  dalıvermiş de  başka bir çağda, doğada, bahçede geziyormuşuz  hissini uyandıran bir roman, ille ruha sinmiş edebiyat tutkusunun  eseridir.  Yoksul bir odada, izbe bir otel odasında, cep delik cepken delikken peçete kâğıdına yazıldı belki. Honore de Balzac,  en güzel örneklerdendir.
Honore de Balzac, oğlunun da ileride hukukçu olmasını isteyen bir savcının oğlu. Babası sakatlanınca Balzac dört yaşına kadar yetimhanede büyüyor. Ardından ailesinin yanına dönüyor. Babası eğitim konusunu çok önemsediğinden Balzac sağlam bir eğitim alıyor. Hukukçu babasının isteği ile Sorbon Üniversitesi’nde hukuk okuyup mezun olsa da aklı edebiyatta. Hukukçu değil, yazar olmakta. Ailesinin maddi durumunun bozulması, babası ile ters düşmeleri sonucunda yazar olabilmek için  Paris’te kiraladığı köhne bir odada birkaç yıl boyunca yaşayıp, yazıyor. Fransız klasikleri denildiğinde akla ilk gelenler yazdıkları.

“Oku!”… Maddi manevi ne çağrıştırıyorsa bu üç harflik dopdolu  cümle size, öyle  okumak… Yani her şeyin doğrusunu, gerçeğini anlatan kitapları okumak. Oysa “oku” denilince,  “dinle” ya da “izle” deniliyor sanılır oldu artık. Okumak dışlanırken kulaktan dolma yalan yanlış, kasıtlı fesatlı bilgiler kabul görür oldu. Okumadan, kulaktan dolma öğrenilenler, kulak ardı edilebilseydi keşke.

 Okumak, ama hakkını vererek okumak. Felsefesinden tarihe, ağır konulardan Kutadgu Bilig gibi her dönemim kitabı olacaklara. Bazen Aydın Boysan’dan, Nasreddin Hoca’dan okuyup gülerken düşünmek.   Fransız edebiyatından Rus, İngiliz klasiklerine okumak. Ve ille kendi edebiyatımızı okumak. Diyelim ki Cumhuriyetimizin biraz öncesi ve sonrası edebiyatımız eserlerini okumak. Çalıkuşu gibi. Okumak, tarihinden sanatına kendini bilmenin amiral gemisi. Tarihini bilen, “ata” denildiğinde evdeki ebeveynlerin değil taa kaç bin yıl öncesindeki Hunlar’a, belki de Göbeklitepe’ye  kadar anıldığını anlayacağından yakın çağların sığlığında kalmayacaktır.


Okumanın canına okunduğu, söz cambazlığı, laf salatası yapmanın televizyon yarışlarında puan getirdiği şimdilerde bilmeyenlerle bir olmamak için keşke her yana “Oku!” yazan yön okları asabilsek…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.02.2020

Paylaş :

Ayakları Birbirine Dolaşır Halde


Uzaktan iki canavar bakışı gibi karanlığı delip gelen  araba farlarının hışmından kenara, daha kenara kaçılarak korunmanın ister istemez zorunluluk olduğu saatler sabahın taaa körü. Sabahın körü. Evet, en güzel tanım bu. Ta kendisi bu deyimin o saatler. Sabahın körü. Ortalığın karanlık olduğu, sokak lambaları yanmasa etrafın ay ışığından başka aydınlatıcısının olmadığı anlar. Ay ışığı dedim de... Ay gözüküyor mu ki pustan!

Saat yedi buçukta hava kapkaranlık. İsterse güneş sökmekte olsun. Aralık ve Ocak aylarında, o saatte hükümsüzdür doğmakta oluşu. Ne zaman tümden doğar, saat sekiz gibi ışıldar hava. Pus da olunca hava pek keyifsiz, sevimsiz olur kara sabahlarda.

Yedi buçukta durakta olurum. Kışın karda buzda inişi hiç tekin olmayan bir yokuştan sonra.   Başı da, sonu da pek bir  hatırlı yokuştur hani.

Yol kenarı yazdan kalma kurumuş yabani havuç, yabanileşmiş çavdar saplarıyla kaplıdır.  Çoğu adam boyu denilecek boyda. Epeydir uğur böcekleri, yusufçuklar yapraklarına konup, üstlerinde  uçuşmaz oldulardı, yeşil oldukları sıralar. Çünkü oralar düzenli olarak böcek ilacı ile ilaçlanıyor. Sineğe karşı. Şu sinekler hiç sevilmeyen şeyler zaten de bir de onlar yüzünden uğur böcekleri, yusufçuklar, kelebekler görünmez olunca benim için en geçerli sevilmeme nedenine kavuştular. Yokuşu renkli kanatların uçuşundan mahrum bıraktıklarından.

O, gece gibi sabah vaktinde durakta olmak, evden çıkmak zorunda olanlar var. O saatte  iş için, okul için yola düşmüşler var. Beklediğim yer hem de nasıl işlek bir cadde olsa da sabahın erkeninin tenhalığı alenen hissedilirdir. Şehre giren çıkan otobüslerin, Polatlı dolmuşlarının, vardiyalı çalışan işyerlerinin saat beşte işbaşı yapacak çalışanlarını yahut paydos etmişlerini taşıyan servislerindir yol o saatte.

Bazen haftada bir, kimileyin  haftada en az üç kez etraftaki hemen her eve gündelikçi gelir. Gündelikçilerin kimisi temizliği yaptıktan sonra mutfağa geçip çorbasından sebzesine birkaç tencere yemek pişirip dolaba koyar. Akşamları eve dönen yorgun ev halkı  hazır yemeklerini yerler.

Kimisi de çocuk, hasta ya da yaşlı bakmaya gelir. Her gün geliyor olsalar da, haftada üç gün gelseler de hepsi de çok uzaktaki evlerinden erken mi erken düşerler yola.  Öyle ki kendi evleri ile çalışmaya geldikleri ev arasındaki mesafe, yakın başka şehre gidermiş gibi bir zaman tutar. Hollanda’da olsalardı belki bir değil birkaç şehir ötesine gitmiş kadar olurlardı.

Sabahın siyah atlas pelerinli bu saatinde, yedi buçukta, dışarıda hava eksi sekiz derece. Ne eldivensiz, ne beresiz, ne de atkısız olunamayacak bir soğuk var. Burnunuzun donduğu, ayaz soluduğunuz o saatte kimseler dışarıda olmak istemez. Güneşin yüzü sıcak diye düşünürüm. Parıldarken bakamazsınız; ama soğuğa karşı bir kalkanınız olduğunu bilirsiniz yukarıda. Kayıp düşseniz,  bir yeriniz kırılıp kalkamasanız donup kalabileceğiniz incecik buz tutmuş yokuştan bunları düşünerek indim durağa.

Anayol bu saatte tenha. Sağdan yavaşlayarak yanaşacak farlara bakınıyorum. Gözükmüyor servis. Yeni kaptan başladığından beri geç kalıyor hep.

Sağa yönelen farları fark edince bakışlarım odaklanıyor. Yaklaştıkça görüyorum ki koyu mavi renkli bir minibüs. Dolmuş olmalı. Duruyor. İçi, ilkten hepsi birbirini andıran kadınlarla dolu. Körüklü kapısı açılıyor. Ufak tefek,  başını, boğazını atkısı, şalı ile iyice sarmış bir kadın iniyor. İnerken gözlerini kaldırıp tedirgince bana bakıyor. Öyle yavaş iniyor ki. Ağır çekim gibi. İlk kez gördüm bu kadını. Her gün görürüm bu durakta inen hasta, çocuk, yaşlı bakmaya ya da temizliğe gelenleri.  Hepsi de eline ayağına tezdir. Bu kadın kaplumbağa sanki.  

Seçebildiğim kadarıyla üstü başı iyice,  hemen iki metre ötemdeki kadının çizgiler içindeki yüzü hayli yorgun. Yokuşu çıkmak için yanımdan geçmek zorunda; ama arkamdan dolanıyor. Şimdilerde kimselere, hiçbir şeye güvenesi yok haklı olarak. Hele de o saatte. Herkes artık biliyor ki her an her şeyi yapabilecekler dolanıyor aramızda.  Ardından bakıyorum.

Daha başında olduğu yokuşu nasıl da gönülsüzce çıkıyor. Ağır ağır. Birden yolun karşısına yönelse de yolun ortasında karar kıldı, ortadan yürüyor.  Sonra yolun karşısına geçti. Yol yapımı için bırakılmış kum tepecikleri ilerlemesini zorlaştırınca yeniden yolun ortasında. Ardından tekrar benden tarafa geçti.  

Adımları öyle zoraki ki. Sürüklenircesine yürüyor. Sanki ayakları birbirine dolaşıyormuşçasına. Sanki aklı, yöneldiği yanı kastedip “keşke adımını o yöne atmasaydın” dediği için zikzaklar çiziyor gibi. Gözüm serviste olduğundan birkaç saniyede bir başımı çevirip baktığımda hala bir metre bile ilerlememiş gibi.

Zikzak çizmesi, arkasını kolaçan etmek isteğinden sanırım. İşkillenmekte haklı haliyle.  İnsanlar o karanlık saatte, ıssız yollarda köpek sürülerinin saldırması kadar başka insanlardan da korkuyor besbelli. Bir ara başımı çevirdiğimde o da bana bakıyordu. Birilerinin başkalarına kuşku ile bakmasını yadırgamıyorum artık. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara neler neler yapılabiliyor olduğundan beri. Kimsenin kimseye güveni, inancı kalmadı. Herkes ürkek bu yüzden.
 
Gözüm hayli gecikmiş serviste. Yine de başımı çevirip bakıyorum. Ayakları birbirine dolana dolana zikzaklar çizmeye devam ederken hala bir dakika önce gördüğüm son noktada gibi. Sallana sallana bile değil ilerleyişi. İki yüz metreden biraz uzunca yokuşu yarılamış bile değil.

Bir dünya borç ile kapattıkları haciz gelmiş dükkânlarının ardından varlıktan yokluğa düşmüş birinin bir hastaya bakmaya ilk gidişi mi acaba bu? Yoksa bu kadar erken saatte kim bilir nerelerden gelen dolmuşa binebilmek için yola sabahın altısında çıkışından mıdır, anlamak zor. Ama haline bakılırsa yürüyecek gücü kalmamış. Dokunsan yıkılacak gibi.

Telefonumu çıkarıp geçen haftadan beri servisimizin kaptanı olan sürücüyü arıyorum. Açmıyor. Demek ki birazdan durakta olacak. Bunu fırsat bilip başımı  yokuşa çeviriyorum.

Kurumuş adam boyu otlar ile aynı renkteki  içi şerit şerit cam elyafı ile şişirilmiş uzunca gocuğu ile otların yanından geçerken sanki ağır aksak yürüyen bir ot demetine bakıyorum gibime geliyor. Sabah sabah gülümsetiyor bu görüntü. Yokuşun başına var daha.  Oysa yokuşu birkaç kez inip çıkabileceği kadar uzun bir zamandır izliyorum onu. Belli ki ayakları tersine tersine gidiyor gideceği yere. Yine de  gitmek  zorunda besbelli. Akşam eve  ekmek götürebilsin diye.

Servise binmeden önce tekrar bakıyorum. Kurumuş ot rengindeki gocuğu ile otların yanından ilerlerken zor fark ediliyor.  Belki bir ot gibi yaşadığını ve şimdi de bu yabani havuçlar gibi kupkuru olduğunu düşündüğünden zikzak çizmiyor artık.
Servise binip yerime otururken yarın onu tekrar görüp göremeyeceğimi düşünüyorum.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.01 – 11.02.2020

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci