9 Nisan 2020 Perşembe

Coronalı Bahar


Hayata virüs bulaştı.

Zaten virüsler vardı da eve kapatanı bu bahara denk geldi. Adı malum bu virüsün, corana ya da covid-19. Herşeyi altüst etti. Saatleri, akışı, selamlaşmayı, nefes alışı bile.

Mevsim ilkbahar; ama atmosfer sonbahar.
İlkbahar canlılık, sonbahar hüzündür; ama bu ilkbahar renkte baharın ilki gamda sonu gibi.

İlki de olsa baharın sonu da bir arada olabilirlermiş  meğer bir Mart, bir Nisan ayında. Bu yıl olduğu gibi.

Ağaçlar çiçeklendi de çiçekler yapraklarını döktü bile neredeyse, Dallar taze yeşilinden körpe yapraklarını doğurmakta, meyvelere adımlar atıldı çoktan.

Ne gören var ama kuşlardan başka bu telaşı hakkıyla ne elma, badem çiçeklerini koklayabilen.

Olsa olsa en fazlası balkondan, pencereden baş uzatılıp görmek var,  o da varsa eğer yolda, bulvarda, yandak, apartmanın bahçesinde bir en fazla üç, beş ağacın çiçeklenişi, canlanışı, yeşillenişi.

Doğanın düzeni işlerken günü, saati, anı gelince, insanların düzenimakasa girdi, ray değiştirdi. Evlere virüs giremesin diye evlerden çıkılamaz oldu.  Gerçi bu hava için iyi oldu, egzoza bulanmadı, temizlendi. Hayvanlar rahatladı belki ama sokak hayvanları onlara köşeye kenara mama bırakanlardan mahrum kaldı. Susuz kaldı.

Dünya neredeyse 8 milyar nüfusuna rağmen boşaldı. Terk edilmiş kasabaların boş sokaklarına döndü  koca dünyada her yan.  Araba geçmez, yolcu otobüsü görülmez, uçak sesi nerede ise duyulmaz oldu.


Bu yıl, mevsim bahar uyanışı coşkusundan uzakta, insanlardan ırakta kendi kendine geçip giderken dallardaki çiçeklerin yaprakları bu kez sonbahar hüznü ile dökülüyor. Bahar pas geçiliyor yüksek atlamada atlanılmadan  bir sonrakine geçilen yükseklikler gibi. 

İlkbaharın ruhu ansızın yaşlandı, renkte değilse de  hüzünde sonbaharı aratmıyor şimdi.

07.04.2020 tarihinde, haliyle Ankara’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.04.2020

Paylaş :

8 Nisan 2020 Çarşamba

Hangi seyrin balkonu?


Yukarıdan bakılan balkonlara, aşağıdan bakış...

Bir balkon ki…

Beyaz tüylü bir kuş  kanadı gibi bir çatının andacında.

Tam da iki anlamda da seyirlik.

Hem oradan şehrin seyri mümkün hem de görülebildiği yerlerden onun seyri.
Yani ister oradan seyret,  ister oralardan onu.

Gün doğumunda, günbatımında, akşam inerken, gece yıldızların altında karşılar, yolun bu yanı, öte yanı, gelen giden, ağaçların çiçeklenmesi, yapraklanması, güzün solması, kışın kara bulanması balkonlardan seyredilir elbet.

Ama bu öyle bir balkon ki…
İster başka bir balkonda, ister yoldan dur da onu seyret.

09.03.2020 tarihinde  Kars’ta çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2020


Paylaş :

7 Nisan 2020 Salı

Kandilimiz kutlu olsun...


Tüm arı duru, insanların ve diğer tüm canlıların iyiliğine olacak, başta çaresizlerin, zordakilerin, yakarışından başka umudu kalmamışların duaları olmak üzere dualarımızın kabul olması, Ülkemizden tüm dünyaya sağlığın, güzelliklerin, erinç ve gönencin yayılması dileği ile Kandilimizi kutlarım.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL )Acemi Demirci), 07.04.2020
(Görsel kendi çekimimdir)

Paylaş :

6 Nisan 2020 Pazartesi

KAR BEYAZI BÜYÜ -1


Kar rengine bulanmış fırçanın çizdiği tablo gibi kentler var. Yüce dağlarının doruğundan tarlalarının örtüsüne, bulutuna baştan başa, tepeden tırnağa  beyaz.  Nehirleri uçaktan bakınca yeşim yeşili. Kenarından bakınca beyaz köpüklü,  berrak sulu. Tilkilerine kadar beyaz bir kent anlatacağım.  Daha ilk bakışta efsun, ilk adımda büyüleyici.  Sihrin bir rengi varsa o da beyaz olmalı.


Dört bir yan dağ, doruk, yamaç. Silsile silsile. Kâh sınır olan kâh vadilerin içine saklanarak akan  ırmaklar, eriyen karlarla coşacak, kar suyu taşıyacak yakında bereketli ovalara. Onca kar varsa bunca dağda, onlarca da akarsu olacak haliyle.


Gölleri başka keyif. Donmuş hali ayrı güzel, yaz hali başka. Yazın gölde yüzen tekne, kışın göl kıyısında  demirli. Kışın donmuş göl suyunda atlı kızaklar koşturmakta, tekneyi imrendirerek. Buz kovası gibi bir gölde, kızaklar kavisli  izler bırakarak ilerlerken ufuk, donmuş göl yüzeyiyle birleşmekteydi.


Öyle bir kent ki... Orta Asya’dan, Orta Avrupa’dan, Kafkaslar’dan bir demet, bir harman. Sokaklarındaki kimi yüz yıllık yapıların Baltık mimarisi,  St. Petersburg'da ya da benzeri köklü şehirlerde  rastlanabilecek türden. Karşısında durup, bıkmadan dakikalarca seyredileceklerden. Şehir, seçkin mimarinin bulunmazları ile dopdolu iken dağlarında kayak yapılıyor. Donmuş gölünde, başta kalpaklar ile atlı kızağa biniliyor.



Mandıralarında ne Hollanda’nın, ne İsviçre’nin, ne Fransa’nın yanından geçemeyeceği peynirler üretiliyor. Her biri bir başka renk mücevher taşa eşdeğer güzelliklerin kuyumcu dükkanınca bu kent.


Van gibi,  Muş gibi ismi tek heceli kentlerden. Burayı görünce ağızlardan tek bir sözcük çıkıyor. O da tek hece; “vay!” Bu her yanın beyaz, duvarların ay yıldızlı al bayrak, göğün  gök renkte olduğu  kent ile ola ola iki kent boy ölçüşebilir anca. İçerde Hatay, dışarıda Hitler’in bile bombalamaya kıyamadığı Prag.

Hatay’da yosun renkli Asi Nehri akar. Prag’da da her iki yanı heykellerle donatılmış köprülerin süslediği,  bir kemer üzerine  kehribar taşı gibi oturtulmuş tarihi sarı yapının altından suyunun aktığı Vlatava Nehri. İster Hatay olsun ister Prag, işinin uzu mimarların, taş  ustalarının, yontucuların, demir işçilerinin, seçkin  mimari  eserler bıraktıkları ender yerler.  Sokağından mandırasına, kayak merkezinden akordeonlu ezgilere bir kent var ki bir ara kendinizi Prag’da sanıyorsunuz orada. Ora, nere mi? Kars!

Kars Kalesi’nden kentin  panoramik seyri sırasında, ipeksi yeşil kurdele gibi kentin ortasından geçen Kars Çayı  sanki bir şarkı. Nağmelerinin en güzelini ay ışığı altında,  çakıl çakıl gözlü yıldızlar bakışlarını ona dikmişken söylüyor. Kars Çayı, Kars’ın sesi gibi.

Dünyada iki yerde olan ne varsa biri Kars’ta.  Diyelim ki bulgur kar. Kars’tan başka tek Alpler’de varmış. Gravyer peynir de. Kars’tan başka sadece İsviçre’de  yapılırmış.


Kışın hala sürdüğü Mart’ın ilk haftasında, Çariçe Katerina’nın av köşkü önünde gecenin karanlığında Kars Çayı’nın bembeyaz köpükleri, ayın parlaklığına selam verircesineydi.  Dağlar arasındaki köşkün bahçesinde yanan bidon ateşleri, havanın soğuğunu unuttururken yanan  kütüklerin çıtırtısı, kıvılcımların ateş böcekleri gibi uçuşması, çayın sesi bir şiirin dizeleri gibiydi.


Daha önce bidon ateşine ne başka bir yerde rastladım ne de duydum. Olsa olsa tekinsiz sokaklarda çekilen filmlerde ya da televizyon programlarında dekor olarak  görmüşlüğüm var. Bidonlar içinde yanan  odunların alevleri, oradaki tek ışığın ne yıldızlar, ne masaların yanındaki süslü lambalar ne de ay ışığı olmadığını haykıran kızıl yalımlar gibiydi.  


Katerina’nın Kars'taki  içi de, dışı da yüzyılı geçkin güzellikteki  görkemli av köşkünü  gündüz gözüyle gezememiş olmaya sevinirsiniz bile şık lambalardan, bidonlardan, kıvılcımlardan, aydan, yıldızlardan, gökten gelen ışık çeşitlemesi karşısında.


Sokaklarda, gece gündüz bidon ateşi başında çay içenler eksik olmuyor. Geceleri soğuğa hiç aldırmadan kar ışıltısı içinde, gök ışıltısı altında kaldırımlardaki sektelerde semaver keyifleri yapılıyor. Tek müzik var, çıtır çıtır yanan odunların sesi.

Kars, biraz da Sarıkamış demek. O Sarıkamış ki içimizde hep bir yara. Kış ayazında, yazlık keten üniformalı doksan bin askerlerimizin donarak şehit olduğu yer. Doksan bin… Birçok küçük kentin nüfusu bu kadar var mıdır bilemiyorum…


Sarıkamış, bugün büyük bir kayak merkezi.


Yalnızca birkaç günlüğüne soğuğu benzersiz bir yerde olacaksanız oraya üst baş olarak  ne götürülür diye düşünmeden olmuyor. Topu topu orta boy bir bavula  ne koyulabilir ki? O zaman ilk iş en az beş günlük hava durumuna bakmak oluyor. Kars’tan sonra Iğdır’a geçeceğimizden kalın şeylerden çok  almamalıydım. Iğdır, doğunun Çukurovası’dır malum. Ilımanca.


Hava durumu sevindirici idi. Kars, sekiz, on,  Iğdır da on beş, on altı derece. On beş derecede  manto ile gezmek zorlar. Bahar havası çünkü. O zaman en iyisi genişçe bir pardösü almaktı. Soğukta içine kalın giyilir, hava sıcaklarsa da geniş olduğundan bunaltmaz. Ve  böylece Sarıkamış’a   pardösü ile giden ilk kişi olmuş oldum belki de.


Yer gök beyaz Sarıkamış’ta.  Karla bulut buluşmasında ufuk seçilemez bile oluyor bazen. Dağlar, bayırlar boylu boyunca karla kaplı halde  uzanırken koyu yeşil sarıçam ormanları da yukarılara doğru uzadıkça uzamış. Dümdüz, yanlara dallanmadan uzayıp giden sarı çamlarla kaplı Sarıkamış, doğanın üç renginden ibaret bir yer. Çam yeşili,  kar beyazı ve gök mavisi.


Kayak yapmaya gelenler ile birlikte sıraya girip telesiyeje binince  uzun ve korunaklı pardösüme  ve kalın kazağıma sevindim. Yukarı  çıkarken soğuğu pek hissetmedim. Ama dönüşte yani inişte yüzünüze yüzünüze esen  sert rüzgâr Mart ayında da olsa Kars soğuğu hakkında epeyce fikir veriyor. Sarıçamların arasından, aşağıda kayak yapanları izleyerek telesiyej ile inerken buz gibi esen rüzgârı yedikçe içiniz titriyor. Soğuğun sözlük dışı anlamını da kavrıyorsunuz.


Ankara ayazına alışkın biri olarak Mart ayının ilk günlerinden birinde Kars’ın içinde iken “anlattıklarınca da soğuk değilmiş, Ankara’dan daha sıcak” dedikten sonra dondurucu rüzgârın eşliğinde telesiyejde, boşlukta, yüksekteki ayazın aslında hiç şakası olmadığı anlaşılıyordu. Başka bir iklim gibiydi.


Soğuk, kendini öğretiyor Sarıkamış'ta.   O soğukta insanın içi titrerken aslında titreyen yüreğiniz.  Bir acı yerleşiyor yüzünüze. İnerken solunuzda kalan, keten üniformaları içinde donan doksan bin Mehmetçiğimizin şehit olduğu tepelere bakıp “sizi çok az da olsa anladım” diye geçiyor içinizden. Hepsi de nur içinde yatsınlar.


Kayak merkezleri, oteller kalabalık. Kayak pistleri çamların arasında. Manzara doyumsuz. Dingin. Konuşmadan izlenesi güzellikteki 
Sarıkamış’taki kar en değerli kar türüymüş. Ender bir türmüş. Sarıkamış’ın bulgur karından dünyada tek Alpler’de varmış. Her yanı kaplayan kırılıp dökülüp etrafa saçılmış elmas parçacıkları gibi ışıl ışıl yanıp sönen  bulgur kardan elinize  alıp yuvarlasanız da kartopu yapılamıyor. Bu özellik de onu dünyada benzersiz kılıyormuş.


Sarıkamış gibi bir kayak merkezi olunca Karslılar haliyle tümden kayak sever. Çoluk çocuk hepten kayıyorlar. Başka yerlerde yazları  çimler  üstüne serilen kilimlerde yapılan piknik, Sarıkamış’ta kar üstünde mangallarda ve  her yanda fokurdayan kimisi dev gibi kimisi araba bagajına sığacak  büyüklükte semaverler ile yapılıyor.
Devam edecek

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

Paylaş :

EN ISSIZ BAHAR


Bu bahar, tüm sonbaharlardan daha hüzünlü.
Güz değil; ama yüz yüze bir bahar da değil.

Ağaçlar epey oldu çiçekleneli
Toprak yeşillendi, çimler baş verince.

Ne bahar dallarının fotoğrafını doya doya, ağacın tam karşısından çekebilmek var şimdi ne de hoyrat bir elin  yeni çiçeklenmiş bir taze dalı kırıp vazosuna koymaya  vakti.

Belki varsa balkonlardan dışarıdaki, caddedeki, sokaktaki, apartman ya da ev girişindeki kayısı, erik, Japon elması ağaçlarının   dallarındaki  kendi kendine  süren bahar neşesini uzaktan görmek nümkün.

Kuşların ötüşü sitemli. Onlara bakan, onları severek izleyen gözlerden mahrumlar çünkü.
Oysa kuşlar boşa ötmez. O güzel tüyleri, renkler, desenleri boşa değil.
Beğenilmeyi en çok kuşlar ister, sever.

Bu bahar pek garip. Kimsesiz.

Uzaktan uzağa bahar.
Bir tablo dolusu.

04.04.2020 tarihinde çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.04.2020

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci