3 Aralık 2022 Cumartesi

Bağcı ve Dağcı ile Kutuplar ve Ekvator Çizgisi


 

Biz, nüfus artışı, kalabalıklaşmada Dünya rekoru kırmalara doyamazken olan kentlere katılan tarlalardaki, ormanlardaki canlılara oluyor. Yaban hayatı bir de bakmış ki metropolün uzantısı oluvermiş. Metropol uygarlığı ile yabani yaşam karşı karşıya gelince acıklısından bir yüzleşme yaşanıyor.  

Diyelim ki nüfusunun ancak 1977 yılında üç yüz bini bulacağı düşünülerek planlanmış Ankara, bugün kent giriş tabelasındaki sayıdan çok çok kalabalık. Kalabalık demek, her zaman çuvalla sorun demektir. Köpeklere kadar  da pay alır  sorun  yumağından. Öyle ki köpek canı mı yoksa insan hayatı mı önceliklidir kutuplaşmasına kadar gelebilir iş sonunda.  

Şimdiye dek kaç türlüsünü gördüğümüz O’giller, Bu’giller  ikiliği yetmezmiş gibi şimdilerde bir de eziyet gören hayvanların tarafı ve özellikle de köpek saldırısına uğrayan insanlardan yana  çıkanlar zıtlaşması sosyal medya paylaşımlarına kadar vardırdı işi.

 

Dünya’daki tüm canlılar içinde insanın anlamı bambaşka elbette; ama bu, toprak altındakilerden daldaki kuşa, ağaç kabuğu altındakilerden kovuklara, su altında yaşayanlara kadar yeryüzünü paylaştığımız yaratılmış başka canlıları yok saymamız anlamına gelemez. İnsan dışındaki diğer canlılar da en az bizim kadar Dünya’nın sahibi olmakla kalmayıp üstelik Mavi Küremizin dengesinin de koruyucuları. Arılar mesela. Ya da ardıç kuşları! Onlar olmasa ne yapardık? Yine de Dünya’yı paylaşan bunca tür canlıdan  insan sırası geliyor bağcı, sırası geliyor dağlı oluveriyor; geri kalan canlıları umursamadan.  

 

Bugünlerde ilk, uğradığı köpek saldırısı ardından kuduza yakalanan dokuz yaşındaki çocuğun haberi ile irkildik.  Kentin yeni kurulan yerleşimlerinde, öteden beri oralarda yaşayan köpek sürüsünden kaçarken araç altında kalarak hayatından olanları sıkça işitir olmuştuk.  Sorumsuz sahibinin tasmasız halde ortalığa salıverdiği pitbullun, yüzünü parçaladığı küçücük bir kız çocuğu defalarca ameliyat geçirmişti. Daha da atlatacakları vardı.  Bu haberler ile altüst olan insanlar için konu böylece en sonunda hiç olmayacak bir çizgiye, “hayvan mı, insan mı?” ayrımına geldi dayandı… Oysa ister insan ister hayvan olsun söz konusu olan hayat. Can.

 

Bir canlı türüne, diyelim ki köpeklere, kedilere düşkün olmak ne güzel! Ne insanca! Ancak bu demek değildir ki kediler ile köpekler diğer türlerden ayrıcalıklıdır! Düşkünlük köpeğe ise köpeklerden insanlara, koyunlara zarar geldiğinde buna aldırmayıp da insandan köpeğe zarar geldiğinde ortalık birbirine katılıyor ise burada yaman bir çelişki vardır. Kaldı ki insana en büyük zararı veren yine insanlarken! Ağacından, hayvanından, böceğinden, fok yavrularından, kürklü canlılardan, balinasına insanlardan zarar gördüğünde sırf zarar veren insan olduğundan bu insanlık dışı davranış umursanmıyorsa böylesi tavırlar hasından vandallıktır.

 

Durmaksızın genişleyen kentlerin yeni mahalleleri, yabanıl hayatın sürdüğü yakın yerleri silip süpürürken  tepelerde, yazılarda yani düzlüklerde koşturan köpekler birdenbire kendini metropol caddelerindeki trafikte bulur oldu. İnsanların içinde. Hele de tek sayılı sürülerin başında bir de alfaları varsa  o zaman artık metropollü olmuş köpekler  insanlara saldırmakla kalmayıp sürü dışından köpeklere de saldırıyor. Köpek sürüsü ile rastlaşan sürü dışından bir köpek kısa zamanda sürüden bir köpeğin dişleri arasında defalarca yere çalınarak kemikleri kırılmaya çalışılacaktır. Bu manzarayı epeyce gördüm; birkaç kez de köpek saldırısından ramak kala kurtuldum.  Saldıran köpekler hep yabani idi. Biz onların yaban hayatına paldır küldür dalmış, göktaşı gibi düşmüştük. Bu yüzden köpeklere kızmak yerine bir dengeyi bozduğumuz için özleştiri yapmak daha yerinde olacaktı. Üstelik yeter ki içteki vahşiliğin dışa vuracağı ortam oluşsunbir kez, insan da, köpekler de vahşi yırtıcılara dönüşebiliyor. 

 

Sokak hayvanları artık insana alışmış, sokağın bireyleri olmuş canlılardır, malum. Bazen insanlardan beklenileni onlar yerine getirir. Kış günü, mama aradığı çöpte, oraya terk edilmiş bir yenidoğana rastladığında donmak üzere olan bebeği boynundan kavradığı gibi kasabanın kahvehanesine getirip, oradakilerin önüne bırakıp, kurtarabilir. O bebeği, ayazda çöpe bırakan insan, kurtaran da bir köpek! Bazen de öyle insanlar çıkıyor ki yavru köpeğin dört ayağını da kesiyor. Veterinerlerin çabası, simsiyah tüylü yavruyu kurtarmaya yetemiyor.

 

Bilinç düzeyi, toplumsal yaşam standardını belirleyen bir etken. Bilinç olmayınca bakış açısı iğnenin deliği kadarcık. Dar bakış, bütünü görmeyi sağlayamadığından doğru tepki vermeye de yönlendiremeyecektir. Akılcıl ve insancıl olmayı değil, her şeyi yapabilenlerden olmayı getirecektir beraberinde. En başta da hayvanlara, doğaya.

 

Köpeklerin vahşileşmesinde insan vahşiliğinin payı büyük. Modern binalarda yaşayıp, metropol insanı geçinenlerin kimisi öyle vahşi ki! Köpek yavrularını hediye diye satın alıp bakımından usanınca başından atıveriyor. Ya sokaklara ya da kışları en tenha yerler olan yazlıklara. Oralara terk edildikten sonra kontrolsüz ürediklerinden sayıları arttıkça artan köpekler kışın yazlıklarda kendilerini besleyecek kimse bulamayınca hayatta kalabilmek için yabanileşiyor. Doğaları böyle zira. Makiliklerde kekik, sakız çalısı yaprakları yayılan koyun sürülerine kadar saldırıp parçalıyorlar. Terk edilmiş kediler de onlardan geri kalmıyor. Ağaçlara tırmanıp avlanmadık yavrulu yavrusuz kuş bırakmıyorlar. Suçlusu kim o halde, parçalanmış koyun sürüsü ile kuşsuz kalmış kuş yuvalarının? Kime kızacağız? Kedi köpeğe mi yoksa onları kış boyunca aç kalacakları yerlere terk edenlere mi? İnsanlara mı yani?  Bu sonucu doğuran insan elbette. Böylesi iç acıtan gerçeklerin bir ucu hep insana dayanıyor.

 

Hayvanlara olmayacak şeyler yapan insanlar ve insanlara zararı dokunan köpeklerden  dolayı savaş yerine dönen sosyal medya, birbirine ilenenler ile dopdolu şu an. Bir bu kalmıştı sanki! Falancagiller ile filancagillerden olmaya doyamadık mı hala? Sağduyu ve aklın, doğruya vardıran tek pusula olduğunu hala anlayamadık mı? Birimiz o kutup, birimiz bu kutup olagelmekten hep birlikte Dünya’nın kuşağı, orta yeri, Ekvator olmayı bir türlü öğrenemeyecek miyiz?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 27 – 28.11.2022

 

 

Paylaş :

Keyfiyet Fırçasından Çıkma Tablo

Aykırılıkların hepsi yetişme dönemimizde hiç kaçırmadığımız yarışma olan  “Doğru mu; Yanlış mı?” oyunu yüzünden olmalı. Sırf bu yarış yüzünden doğruya yanlış yapmayı oyun gibi görüp, yanlışı doğru ile yarıştırmaya mı kalktık ne? Doğruyu sobelemeyi de yarışı kazanmak mı sandık? Belki de doğru olanı yanlışa düşürmeyi çocukluğun hilelerinden çelme takma ile özdeşleştirdik. Yanlışlar ne zaman doğru kefesine koyulur o zaman terazi şaşar elbet. Ve oyunda oyuna gelen de, getirdiğimiz de kendimiz oluruz haliyle.

Eğri ile dosdoğruyu ayırt edemeyen şimdilerdeki kavram karmaşasına,  değerlerin karman çorman olmuş haline bakınca…  Koca bir sınıf açasım var! Doğu batı, kuzey güney uçları olacak kadar geniş bir sınıf! Kenarları oya gibi desenli dikdörtgen mimaride. Sınıfın bir başından bir başına geçiş adımlarla olmasın öyle. Köprü ile mi olur, gemi ile mi, öyle olsun. Bir ucu bir anakarada, bir ucu öte anakarada bulunsun. Sınıfın iki yakası, suyun iki yanı olsun, diyeceğim. Yüzölçümü de 783.562 kilometrekare olsun, olmuşken! Sırf  “Memleket İsterim” şiirinin bugünün kıyılarına vuran dalga sesi fısıldamadı bu dileği. Ciddi ciddi gereksinim duyar olduk doğru ile yanlışın ayrımını yeniden yapmaya. Tarihin gerçekte yaşanmış olanını okuyup öğrenmeye kadar sil baştanlara ihtiyaç duyar olduk.

 

Yozluğa mı toz kondurmayacağız, doğruya mı? Türk geleneklerinde hiç olmamışların birdenbire yoz mu yoz türedi kültür olarak ortaya çıkıp, günlük hayata eğreti parçalar gibi montesine ne demeli ya? Oysa biz, büyüklerini sayan küçüklerini sevip koruyanlardık, değil mi? Büyük derken tek yaşça büyük değildi kast. Kadim olan her şeyden, sanattan, edebiyattan, bilimden spora kim ve ne varsa katkıları büyük olan, onlardı da. Küçük derken de aslında karıncadan yaşça daha gençlere dek anlardık. Ne varsa yozlaşmış, tezden altını çizsek!  Şöyle kalın kalın. Sonra da üstünü çizmek için elbet.

 

“Gözden geçirmek mi” demeli, “kendi kendini kontrol mü” yoksa “özeleştiri” ya da bunlar gibi başka bir kavram mı bilemedim, bünyeye girmiş girmekteki zararlı, yıpratıcı, kemirici ne varsa elesek! En geniş gözlü kasnaklarda, eleklerde. Taşın toprağın,  buğday tanesinden ayıklanması gibi.

 

Selamlaşmaktan esenleşmeye olmazsa olmazlarda hem de nasıl kayba uğramış hafızalarımızı tazelemek gerek.  Tazelemek gerek çünkü selamı bile alıp vermez olmuş ortamlardayız artık.  Bundan hoşnut kalınabilir mi? Kalınamazsa eğer, o halde göz yumulmaması gereken yanlışlar karşısında “tek ben kötü olmayayım” diye sessiz kalmak, çarpık bir anlayış değil midir? Böylesi çarpıklıkların rehavetinden sıyrılmamak yani doğrunun çiğnenmesine kayıtsız kalmak nelere gebe olabilecektir? Temizliğin tek kendi evlerimizin içi, üst baş değil, yüreklerimizden, ruhumuzdan, düşünce biçimimizden başlayan bir bütün olduğu unutulmakta olsa da içimizde hala bunu bilenler yok mu?  Var tabii. Hem de çok var.

 

Nasıl bir eli tezlik ile neleri silip atmadık ki değerlerimiz sandığından. Günaydınlaşmaktan komşuluğa. Babalarının koçu, aslanı olarak büyümüş erkeklerin dar kaldırımda, giriş çıkışlarda, koridorlarda karşılaştığında yol önceliğinin kadınlara ait olduğunu göz ardı etmelerine kadar. Bunlar görünüşte pek bir sıradan; ama toplum yaşamında belirleyici incelikler iken tam aksini yapanlardan olmak, insani değerlerimizi yıpratmak ile eş anlamlıdır. Hemen, bir dakika bile gecikmeksizin yeniden anımsasak o halde yitmiş, yitmeye yüz tutmuş güzelliklerimizi. Hatırlamalı ki daha önce de birilerinin hayatının sonlanmasına neden olmuş ehliyetsiz sürücüler, attığı makas ile bu kez de gencecik bir kızı duvara sıkıştırıp ezmesin!  Verimli koskoca tarlayı ayrık otları gibi sarmaya başlayan böylesi sürücülerce sökülen filizlerin duyumsattığı acı ağırdır. İnsan olmanın anlamı yalnızca surette değil, anlamda da insan olmak olduğundan nelere sırt dönüleceği,  kimlere kol kanat gerileceği bir bir bellensin yeniden. Ve üstelik unutulmamak üzere bellensin!

 

Bünyeyi sinsi sinsi kemiren böylesi unutkanlık virüsüne hemen hepimiz az ya da çok yakalandık. “Ben asla yakalanmadım” diyenimiz sanırım çıkmaz. Varsa başlayalım o zaman bir kendimizi test etmeye!

 

Kaç komşunuz ile selamlaşıyorsunuz? Kaç komşunuza ya da sokağınızdan birisine  “günaydın” dediğinizde günü aydın kılacak bir karşılık alabiliyorsunuz? Yoksa sanki münasebetsiz bir şey yapmışsınız gibi mi bakıyorlar “günaydın” dediğinizde? Yahut selamınızı hiç duymamış, sizi görmemiş gibi mi davranıyorlar? Selamlaşmanın kapısına kadar dayandı yaptığımız yanlışlar!

 

Kendi evini temiz tutan biri bakarsınız kapısından çıkar çıkmaz apartman sahanlığına, asansöre, bahçeye, yola elindekileri kâğıttan uçak gibi fırlatıverir. Aracını pırıl pırıl tutan biri de arabasının camından sigara paketinden kola kutusuna kadar yola atar. Servis şoförü olmuş böyle bir sürücü, çıktığı görevinde canının istediği durağa uğrayıp istemediğine uğramıyor  olsun diyelim ki. Böylece keyfiyetin doruk yaptığı, olmayacak tutumu ile en başta üstlendiği sorumluluğu çiğniyor. Peki, o şoför canının istediğince davranırken servistekiler ne diyor bu işe? Yapmaları gerekeni yapıyorlar mı? Yoksa ciciliği mi yeğliyorlar, yanlışa sessiz kalarak? Yanlış karşısında daha büyük bir yanlışa düşmek ne büyük yanlış! Tanrı korusun! Yanlışlar denizinde kıyıya doğru kulaç atılsa da kusursuz fırtınanın tam ortasında olunacağından kıyı için geç kalınmış olmayacak mıdır?   

 

Doğrunun kazaya uğramaması, yanlışı görmezden gelmemekle olasıdır tek. Çünkü yanlıştan doğan elbette “doğru” adlı çocuk olmayacağından bir yanlış, her zaman başka yanlışların mayasıdır. Kaçılacak ilk öcü, yanlışlardır. Tek hedef  doğruluk olmadıkça yani iki artı iki eşittir dört etmedikçe ortalık yanlışlara kalır. Yetmezmiş gibi doğru da yanlış diye etiketlenir.  Oysa doğru tektir. Hiçbir zaman ikizi, üçüzü, beşizi, binizi, milyarizi olmamıştır.  

 

Herkesin ayrı ayrı “bence”li, “bana kalırsa”lı, “bana göre”li yaklaşımı onun bireysel doğrusu haline geldiğinde tablo keyfiyet fırçası ile boyanmakta olduğundan ortaya altüst olmuş bir manzara çıkacaktır kuşkusuz. Sürrealist filan olmaya gerek kalmadan sırf çizenin canı doğruyu değil, doğru olmayanı çekti diye yer maviye, gök toprak rengine bürünür o tabloda.

 

Ovaları, ormanları, önüne geleni çiğneyip geçen çığların çekirdeği her zaman tek bir kar taneciği olduğundan hele de toplum hayatında tek bir yanlış bile çok fazladır. Sulamadan gübrelemeye kadar verebileceğimiz çok sıradan örneklemelerde yapılacak tek bir yanlış bile koskoca Dünya tablosunu an gelir,  çığ küresine dönüştürebilir. 

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 18 - 21.11.2022

Paylaş :

1 Aralık 2022 Perşembe

 "Her hayvanı kendi doğal ortamında görmekten yanayım" algısını bende perçinleyen her ne idiyse bu çalışmam onun öyküsü.

Onu, kanadı kırık bulduğum günden kanatsız uçana dek;
MACİDE


http://www.cesmeninsesi.com/yazarlar/aysei-yasemin-yuksel/onu-kanadi-kirik-buldugum-gunden-kanatsiz-ucana-dek-macide/3288/

Dopdolu okumalar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 01.12.2022
Paylaş :

30 Kasım 2022 Çarşamba

 Hiçbir insanın elinden hiçbir insanın da, karıncadan balinaya, toprağın üstünden altına, su altına yaşayana, uçana, zıplayana hiçbir canlının da asla en ufak bir zarar görmemesi dileği ile bu öykümü insana en yakın, en sadık dost olan canlılara, köpeklere ithaf ederken okuyacak olanlara dopdolu okumalar dilerim;


"YAL DÜŞMANI"

https://acemidemirci.blogspot.com/2021/02/yal-dusmani.html
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 30.11.2022 
Paylaş :

29 Kasım 2022 Salı

"Bağcı ve Dağcı ile Kutuplar ve Ekvator Çizgisi"; 

 Dopdolu okumalar dilerim;


http://www.cesmeninsesi.com/yazarlar/aysei-yasemin-yuksel/bagci-ve-dagci-ile-kutuplar-ve-ekvator-cizgisi/3283/

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 29.11.2022

Paylaş :

26 Kasım 2022 Cumartesi

Kendinde Takılı Kalanlar ve Boyut Atlayanlar

 

Hayatta aşılması gereken ilk eşiğin kendimiz olduğunu düşünürüm hep. Kendinde takılı kalanların, aşılacak eşiği yoktur; olsa olsa içinde tıkılı kaldıkları kafesleri vardır zira.  Çocuklukta yaşanan sarsıntılar, sonraki yaşama hayalet gibi çökeceğinden yetişkinliği kemirir bu kez. Paslı çivi gibi giderek içe işleyen çocukluktan kalma karabasanı içlerinden söküp atamayanlar,  çırpındıkça bataklığa saplanıp kalırlar.

Doğulan günden bugüne görülen ne ise tavırlarda gösterilen, yansıtılan da o olacaktır. Hırçınlıklardan singinliğe, trafikteki hallere kadar.


Yollar, epeydir, ruh karmaşası sergi salonlarına dönüşmüş durumda. Öyle ki trafikte yol tutuşlarından hiç tanımadığınız insanlar hakkında fikir sahibi olabiliyorsunuz. Makas atan biri, aslında kadere çalım atar gibidir diyelim ki. Kendi başına alamadığı yolları, giremediği alanları sol şeridi kimselere bırakmayarak ödünler. Sorumluluk onların asla giyemeyeceği yakıcı bir giysidir. Kural çiğneyenlerden olmak onlar için sakız çiğnemekten farksızdır. Modern çağda yaşıyor olsalar da ilkel eski çağ arenalarının yırtıcılarından farksızlardır. Böyle olunca da modern çağın, çağ dışı kalanlarından sakınmak amacıyla bize de trafiğe çıkmaktan soğumak, metroyu yeğlemek düştü.

 

Metrolari gök gözlem teleskopları kadar geniş bir görüş sunamasa da yine de bir dürbün vizörünün sağladığı yakınlıkta toplumun bir kesitini izleme  fırsatı veren ortamlalar benim için. Toplum laboratuvarı niteliğindeki metroları bu ara hayli kullanmışlığım var. Metro hattındaki üniversitelerinde inen ya da binen gençlere de vagonlarda sıklıkla rastlarım.

 

Geçenlerde metrodayım. Kampüse gitmekteki ODTÜ’lü iki genç, oturduğum sıranın önünde sohbette. Kısa bir fısıldaşmanın ardından nedendir bilmem, müzik çalarımın sesini bastıracak biçimde seslerini gıdım gıdım yükselttiler. Bu arada tepkimi de ölçmekteler.  Ne zaman kulaklılarımı çıkardım birden alçak sesle konuşmaya koyuldular. Sanki müziği değil, kendilerini dinlememi bekler gibiydiler. Öyle duyumsadım. Kibarlık, incelik ölmedi daha! Ben de onları dinlemeyi yeğledim haliyle.

 

Henüz yirmi yaşlarında olmalılar. Tam da görmeyi beklediğim üniversiteli profilindeler. Konudan konuya uzun atlamadan sonra bir bilim alanında, bir yazın alanında sörf yapıyorlar. Benim o yaşlarımdaki halimi andırıyorlar. Ama konu dönüp dolaşıp uzaya, boyut atlamaya geliyor. Vuuuu! “Boyut atlamak”tan bahsediyor bu çocuklar. Ruhen gelişmeyi hedefliyorlar diyeceğim.

 

Kastettikleri sıçrayış, algıda, ruhsal ilerleyişte, insanlıkta yol kat ediş. Bu gençlerin hedefi öyle sıradan değil. Baba parası ile olacaklardan hiç değil. Öğrenciliklerinde metroya binen bu gençler, ileride lüks arabalı işverenleri peşlerinde koşturacak beyinler olacak gibi. Şimdi kendi çabaları, emekleri ile yol alan, hep seviyeyi yükseltmekten bahseden bu çocuklar gün gelecek belki özel uçaklar ile taşınacaklar toplantıdan toplantıya. Hedeflerine kadar şimdiden belirlediklerinden alacakları yolun haritasını çizmiş İngilizce bilen gençlerin “seviye” sözcüğü yerine  “level atlamak” dememeleri nasıl da hoşnut bıraktı.

 

Dünya ekonomisine kadar anlattıklarını dinledim bu gençlerden. “Belki ekonomi bölümünde okuyorlardır” desem de içimden, bambaşka bir konudaki anlattıklarına bakınca da “yok, bunlar yazılımcı olacak” dediğim oldu. Uzay, boyut kavramları dillerinden düşmedi. Bir, ceplerinde para yoktu; bir de Dünya’nın artık eski ev, Mars’ın da yeni ev olarak anılacak olmasına kadar bilmedikleri yoktu.

 

Yarım saatten fazla süren metro yolculuğunda denk geldiğim böylesi gençler dışında  bir de her akşamüzeri gördüğüm bambaşka anlayışta gençlerimiz var. Onlara metroda değil, geçtiğim yolda rastlıyorum. Sırf dinginliği nedeni ile kentin göbeğinden oralara kaçılan mahallede,  akşam sularında, yol boyunca, hala etrafı boş alanlar ile çevreli yolun altını üstüne getiren, tekinsiz sularda süzülen köpekbalıkları gibi gençler görürüm. Sessizliği bozan çığ gürültüsü gibidirler. 

 

Gün inerken, köy yolları gibi sakin bir yolda,  baba armağanı lüks mü lüks arabalar birbiri peşi sıra belirir. Arabayı kullanan üniversiteliler, ellerinde ünlü bir kahvecinin XXL hacimdeki plastik bardakları ile yolun her iki yanına gelişigüzel park ederler. Park ederken parkın nizami olmasına değil, bagajların birbirine bakar halde olması kuralına uyarlar tek. Sonrasında bagaj kapakları açılır. Yaz sıcağında güneşlik niyetine gölge yapar.  Metal şemsiye görevindeki bagaj kapakları altında, iki araç arasındaki daracık boşluğa taşınabilir masa, sandalyeler açılır.  Ve akşamüstü pikniği mi demeli, yol toplantıları mı yoksa bilemedim, başlar.

 

Kırk yılda bir araç geçen huzurlu caddeniz, böyle gençlerin drift atmaktan hız yapmaya  oyun alanına dönüşürse mahallenin de canına okunmaktadır. Öyle ki  kuş uçmaz kervan geçmez yerleri andıran dinginlik  yittiğinden artık caddenizde karşıdan karşıya geçemez olursunuz.

 

Ama dahası da var. Dört şeritli yolun iki kenarına da park ettiklerinden iki şeride düşmüş yolun tam ortasına arabası ile duruveren bir genç, yolu tek şeride düşürmüş bir bakarsınız.  Bitişik koltuklardaymışcasına yan yana park etmiş halde arabadan arabaya sohbete koyulurlar. Camdan cama sigara, yemiş ikram ededurulurken caddeden geçmekteki bir öğrenci servis aracı yoluna devam edebilmek için  kendisine yol verilmesini beklemek zorunda kalır. Gelin de dağdaki ve bağdaki söylemini anımsamayın bu manzara karşısında.

 

Ülkelerinin sokaklarını, caddelerini alabildiğine kirletirken konuşmaları yurtdışında okumak, oraya yerleşmek üzerinedir çoklukla. Bu arada delikanlılar kendi modalarını sergiler. Daracık pantolonlarının paçaları, ille çorapsız ayaklarının bileklerini açıkta bırakacak şekilde bilekten birkaç parmak yukarıdadır. Hani kullandıkları arabaları görmeseniz lise çağlarından kaldığından küçülmüş giysiler içinde sanacağınızdan takdir edesiniz bile gelir kısa paçaları nedeni ile. Metrodaki üniversite öğrencilerinin paçalarına da baktım ister istemez. Eski kotlarının kenarları çirpinmiş uzun paçaları, hayli eski olduğundan beyaz rengi artık beje dönmüş, burnunda kavlamalar belirmiş spor ayakkabılarının bağcıkları üzerine dökülmüş halde idi.

 

Her türlü kuralı çiğneyerek park ettikleri yolun ortasında, bağıra çağıra konuşmalarından anlaşıldığınca özel üniversite öğrencisi bu gençler,  yedikleri içtiklerini etrafa saçarak caddeyi çöp kutusuna çevirdikleri yetmezmiş gibi  her yanı izmarite bezeyerek küllüğe çevirmekten de sakınmıyorlar. Onlardan başka bir de daha geç saatlerde gelenlerin de sağa sola fırlattıkları ile çöp bataklığına dönüşen yolu her sabah, başı önünde, sessizce temizleyen belediye görevlisinin yüzüne bakmaktan ben utanırım.

 

Her akşam lüks arabaları ile caka satarken gördüklerimden çok farklı metrodaki iki üniversiteli kendilerini dinleyip dinlemediğimi yetikliyor yani kolaçan ediyor alenen. Sanki dinlememi özellikle istiyor görünüyorlar. Galiba onları da yazmamı bekliyorlar.   Evet,  bu gençler epeydir tutturulmuş giden “şimdiki gençler bomboş. Z kuşağı her şeye duyarsız” söylemlerinden hayli rahatsız olmalı. “En azından biz varız. Genelleme yapılmasından hoşnut değiliz” mesajını veriyor olmalılar bana, çok sevimli bir çaba ile. “Bizi yaz!” diyorlar.

 

Metrodaki gençler, kendi kazançları ile alınmamış lüks arabalar gibi pahalı oyuncaklar, paça boyu ile değil, tek sermayeleri olan bilgileri, esirgemedikleri emekleri ve akıllarını kullanıp,  ruhsal gelişimi başararak atlayacakları boyutları hedeflemişler; artık ne kadar yılmışlarsa yollara bile kafe muamelesi yapan bilinç yoksunlarından. Şu besbelli ki bir gün işe girebilip, ikinci el bir arabaya sahip olabilirlerse eğer, arabalarının arkasında “Babam sağ olsun” yazmayacak! “Öğrenime adanmış çocukluğum ve gençliğim sayesindedir” yazacak kuşkusuz.

 

İyi ki o metroya binmişim. İyi ki pırıl pırıl o üniversitelileri dinlemişim Seal dinlemeyi bırakıp.  Komplekslerinin kafesine sıkışıp kendilerinde takılı kalmamış geniş ufuklu bu öğrencilere iyi ki rastlamışım.  İyi ki onlar da beni bir metro balıkçısı belleyerek elime bir olta tutuşturup, oltanın ucuna da balık niyetine bu yazının çıkış noktasını takmışlar.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL,11 - 14.11.2022, 14:22

Paylaş :

Yalnızca 57 Yıl

 

Bir elli yedi yıl ki seksen dört yıl sonrasında dahi unutulmak şöyle dursun anlamı perçinleştikçe perçinleşiyor. Yıllarca yatağı dağ başları, yorganı kar olmuş elli yedi yıllık kısacık bir ömür var ki… Çölde, cephelerde geçmiş. Yaşamaya değil, yaşatmaya adanmış.  O pek kısa ömürde kazanılan zaferler bayram bilinip çocuklara, gençlere armağan edilmiş.  Ekip biçerek doyuran, savaşta şehit düşen köylüyü yurdun efendisi bellemiş, belletmiş.  Bu topraklarda binlerce yıldır var olan kültürümüz ilelebet sürsün diye kurumlar açmış.  Uğruna ne savaşlar verdiği bu toprakların doğasını sakınmış, korumuş. Öyle ki bir ağacın kesilmemesi için  Yalova’daki bir köşkü temelinden oynatıp az öteye yerleştirtmiş.

1881’de Selanik’ten Dünya’ya bir başka rüzgâr esti.  Kâh en sertinden kâh ferahlatanından elli yedi sene sürecek o rüzgârın adı Mustafa Kemal idi. Ta çok uzak anakaralardan bile buralara gelmiş yedi düveli, geldikleri gibi gönderdi nereden gelmişlerse oraya. Tüm bunları başarırken hayatını ortaya koyarak Gazi oldu. Mareşal oldu. Her zaman yenen oldu. Başta savaş meydanında yendikleri olmak üzere kim olursa olsun Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK için sadece saygı duydu.

Binlerce yıldır kök salınmış yerlerde gün gelir tüm değerler ile birlikte yok olmak an meselesi olabilir. Eğer hayatını ulusuna adayan bir deha çıkmazsa… Evet, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dediğince naçiz vücudu bir gün elbet toprak olurken attığı temellerin ilelebet payidar olmak hesabı kitabı ile atıldığı her gün bir kez daha anlaşılır oldu.

 Her yanın cephe, her karışın savaş olduğu dönemdeki mücadele, savaş sonrası başka bir hale büründü. Eğitimli, donanımlı tüm yetişkinlerini, eli silah tutan tüm erkekleri savaşta şehit vermiş yorgun topraklarda yapılacak çok şey vardı. Bilimden, teknolojiden, sanattan tarıma dek. Türkiye’nin kuruluşunun üzerinden henüz  üç yıl geçmişti ki uçak fabrikası bile kuruldu.

Her gün basmasından pazenine, kundurasına üreten yeni bir fabrika, etnografyasından resim heykel müzelerine, opera ve bale binasına açılır olmuştu. Borçları zeytinlikler ödedi. Elli yedi yıllık hayatın son on beş yılında tarımdan eğitime, üst baştan sanata, bilime kadar önem verilmemiş, yapılandırılmamış hiçbir alan kalmadı. Yurdun olgun başaklı tarlalarında bağdaş kurup oturmak, traktör sürmek ile atıldı savaş yorgunluğu.

Artık kültürel savaş verilecekti. Bilimde,  yol alınacaktı. Dilimizin izleri Meksikalarda sürülürken tarihimiz ile birlikte kurumsallaşıp üzerine araştırmalar yapıldı. ATAMIZ Mustafa Kemal ATATÜRK, kendisi de bu çalışmaların hep içinde idi. Hep katkıda bulundu. Dokuz kitap yazdı. Biri geometri üzerine. Geometri tanımlarına Türkçe sözcükler üretti. Üçgen, dörtgen, eşit, çarpı, bölü, yay, kiriş, çember mesela.  Ve daha nicesi. 

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, öğrencileri savaşlarda şehit düştüğünden kimi liselerin iki yıl üst üste mezun dahi veremez olması, eğitimlilerin de savaştan dönememesi sonucunda eğitimli nüfusumuz yok denecek kadar azalınca Türk ulusunun Dünya’dan geri kalamaması için köy okullarından üniversitelere okullar kurdu. Başöğretmen oldu. Öyle ki o güne dek kadınlar arasında okuma yazma bilen nerede ise hiç yokken birkaç yıla kalmadan okuma yazma bilir kadınların yüzdesi hatırı sayılır seviyelere ulaştı.  Zaten Anadolulu erkeklerde pek düşük olan okuryazar oranı giderek arttıkça arttı.

 

Dünya’nın kültür zirvesi olan Anadolu’nun insan zirvelerinden ATATÜRK, bazen yeterince bilinip öğrenilemediğinden yoğun bir sisin altında kalmış ulu dağlar gibi gelir bana.  Dağ, sisin altında kaldığından görülemediğinde ona yok denebilir mi? ATATÜRK’ün doğduğu evin kaç katlı olduğu, rengi ve yazları dayısının çiftliğinde karga kovaladığı herkesçe bilinir. Ancak bunca şeyi nasıl kotarmış, yedi düvele karşı nasıl savaşmış hakkıyla bilmeyi geçelim bir filmini olsun çekemedik hala! Dahası ATAMIZ’ın Selanik’te, iki katlı pembe bir evde doğduğunu bilsek de o evin mutfağında, sıcak ocak başında doğduğunu çoğumuz bilmiyoruz ama.

 

Ocak! Ev demek. Yurt demek hatta. Eğer Toroslar’da hala tüten tek bir tane olsun Yörük bacası varsa sorun yok demektir. Anadolu’da var olmak ile eş anlamlı ocak, baca kültürümüzün en has, en önemli kavramlarından. Zira ocağı tüten bir ev, içinde yaşam süren evdir. Malum, bu topraklarda “ocağı” ya da “çırası yanıyor” demek, o evde yaşanılıyor demektir. 1881 yılında, sıcak bir mutfaktaki ocağın yanı başında doğan Mustafa,  bugün ocakların tütmesinin kıvılcımı idi.

 

Selanik’teki evin mutfağını Selanik’te değil, Ankara’da gördüm.  Selanik’e hala gidemedim çünkü. Ama olsun, ATAMIZ’ın yüzüncü doğum yılı olan 1981 yılında, Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği içinde ATAMIZ’ın doğduğu ve çocukluğunun geçtiği evin bire bir aynısı yapılmıştı.

 

Mustafa, henüz yedi yaşında iken babası Ali Rıza Bey’i kaybediyor. On iki yaşında, Selanik’teki okulu Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etmek istemeyip askeri okula gitmek istiyor. Annesinin istekli olmadığını bildiğinden, Mustafa doğduğunda oğlunun asker olmasını isteyen Ali Rıza Bey’in henüz doğmuş oğluna bir kılıç hediye edip, kılıcı beşiğin başucundaki duvara astığını annesine hatırlatıyor. Altı evladından dördünü küçücükken toprağa vermiş Zübeyde Hanım yine de ikna olmuyor. O zaman Mustafa “ben asker doğdum, asker öleceğim” diyerek kararlığını ortaya koyuyor. Zübeyde Hanım hiç razı değil önceleri buna. Ta ki yeri gelince her tarihçimizden dinlediğimiz o rüyayı görene kadar.

 

Tarihe ilgi duyup da dinlemeyenin, işitmeyenin kalmadığını düşündüğüm rüyasında Zübeyde Ana, bir minarenin tepesinde oğlu Mustafa’yı altın bir tepsi üzerinde otururken görünce telaşla oğluna doğru koşarken kulağına bir ses geliyor; “eğer oğlunun askeri okula gitmesine izin verirsen hep böyle yüksekte kalacak. Yok, eğer vermezsen yere bırakılacak.” Bu rüya üzerine Zübeyde Hanım artık oğlu Mustafa’nın Selanik Askeri Rüştiyesi’ne yazılmasına razıdır. Böylece koskoca bir ülkenin ve on iki yaşındaki bir askeri öğrencinin kaderi bir bütün oluyor.

 

Mustafa Kemal, bir gün, askeri okuldaki sınıf arkadaşları ile sohbette. Daha onlu yaşlarındalar. Her biri ileriye dair düşlerini, nerelere gelmek istediklerini anlatıyor. Hayallerinden bahsetmeyen tek Mustafa Kemal kalıyor. Arkadaşları, kendilerini dinlemekte olan Mustafa’ya ileride ne olmak istediğini soruyor. Aldıkları cevap, yol haritası gibi. “Hepinizi istediğiniz yerlere getirecek kişi olacağım”.  Böylesi bir yanıtı verebilmek hayatı öngörüler ile dopdolu birine özgü olabilirdi elbette ancak!

 

On iki yaşından beri askeri bir öğrenci olarak yurduna adanmış kısacık hayatında yaşı çocuk da olsa, genç de gerçekte hiç genç olamamış Mustafa Kemal. Kaç savaşı bir arada yaşamış her an. Yurdu için verdiği mücadeleden başka o ortamda yabancı diller öğrenmiş. Yedi dil bildiği söylenir ki Fransızca ve Almanca eserleri yazıldığı dilden okuyor.  Üç bin dokuz yüz yetmiş yedi kitap okuduğunu biliyoruz. Fazlası da vardır muhtemelen. Bu kitapların çoğu cephede okunma. Üstünkörü bir okuyuş da değil üstelik. Dört bin civarındaki o kitapların her biri sindirilerek, içindeki özsu alınarak okunuyor. Önemli bulduğu yerlerin yanına not alıyor, satırların altını çiziyor. ATAMIZ’ın kütüphanesindeki kitaplar okunmaktan dolayı eskiyor yani. Pırıl pırıl ciltleri ile kitaplık dekoru değiller. Binlerce kitabı bugün Anıt Kabir Kütüphanesi’nde.

 

Cephe cephe dolaşılarak geçirilen elli yedi yıllık bir hayatta altı, yedi dil bilmek önemlidir mutlak; ama en başta kendi dilini hakkıyla bilip, bir de o dilin köklerini araştırmak için Meksika’ya kadar araştırmacı göndermek var! Türk Dil Kurumu yanında tarihin, ileride çarpıtılarak anlatılıp yazılabileceğini bildiği için Türk Tarih Kurumu’nu kurmak var! Bu topraklar üzerindeki değerler ile bizleri var eden kültüründen, tarihinden, dilinden, tarımından, biliminden, sanatına kadar hiçbirini atlamadan tohum gibi kültür topraklarına dikip, solanları sulamak, yok olmuşları filizlendirmek var! Ocakların bacasını yeniden tüttürmek bunlarla mümkün çünkü tek!

 

Belki de daha önceleri tarihin böylesini hiç duymadığı “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” diye bir hedef söyleyebilen tek önderi, sonlanmadan hemen önce, 1881 yılında, başta bize sonra Dünya’ya hediye eden asrın da on dokuzuncu yüzyıl olması gibi on dokuz sayısı her defasında Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hayat döngüsünde belirleyici olmuş.  

 

Bugün elli yedisini çoktan aşmışlardan doğalı henüz elli yedi saniye olmuşlara herkesin ATAsı olabilmiş o benzersiz ATA’nın hayatı hep doğduğu yüzyıl gibi on dokuz ile anılırken kendisine doğum tarihi sorulduğunda da “19 Mayıs 1919” demişti.  19 Mayıs günü ki Samsun’a on dokuz kişi taşıyan neredeyse hurdaya çıktı çıkacak bir gemi ile aşılan denizlerin karada yankı olduğu gündü. Elli yedi yıllık ömür de on dokuzun üç katı kadardı. ATAMIZI anarken hayatındaki matematikleri anmamak olmazdı.

 

Bir asker olarak farklı anakaralarda bulunuyor. Bir keresinde Trablusgarp’ta yolu bedevi bir falcı ile kesişiyor. Bedevi adam, Atatürk ve arkadaşlarının el fallarına bakmak istiyor. Arkadaşları ellerini uzatıp fal baktırsa da Mustafa Kemal elini uzatmak istemiyor. Arkadaşları ısrar edince uzatıyor elini anca. Bedevi, ATAMIZ’ın el çizgilerini görünce yerinden fırlıyor. “Sen devlet başkanı olacaksın ve on beş yıl sürecek bu” diyor. ATAMIZ, siroz diye bahsedilen hastalığı iyice ilerlediği vakit arkadaşı Fuat Bulca’ya “bedevi vaktiyle söylemişti. Devlet başkanlığında on beş yıl kalacaktık. Hesapça bu son senemizdir” diyor. Bunu söylediğinde yıllardan 1938.  

 

Savaş meydanında korkulan kumandanken şiire kadar kaleminden neler dökülmüş ATAMIZ,  insanın, insan olmanın gerçek anlamını bildiğinden tüm mal varlığını ulusuna bağışlayarak göçüyor Dünya’dan. Yurdun efendisi bellediği köylüden kentliye tüm ulus arkasından ağlıyor. Tüm Türkiye!

 

Dünya tarihinin en seçkin, en özel ruhlarından ATAMIZ Mustafa Kemal ATATÜRK, insanı da sevmiş, toprağı da. Bilimin bir toplumu nereye taşıyacağını,  bilimden geri kalmanın da bir toplumun başına neler açabileceğini en iyi bilen olarak eğitimi köylere kadar yaymış. Yıllar sonra o köylü çocukları en üst düzey görevlerde yer almışlar. Sanatsız kalan milletlerin hayat damarlarından birinin kopmuş olacağını söylerken tek sanat ile anmamış damarları. Kendisinin de gücünü aldığı o damarın kudretinden de bahsetmiş gençliğe.

Dünya’nın o ana dek hiç görmediği, her alandaki, anlamdaki bir deha Anadolu topraklarından çıktığında Lloyd George bunu şöyle özetliyor; “İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki O, Küçük Asya’da, Türkiye’de çıktı...

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 05 - 08. 11. 2022,  10:27- 14:50

Paylaş :

22 Kasım 2022 Salı

 Dopdolu okumalar dilerim,


http://www.cesmeninsesi.com/yazarlar/aysei-yasemin-yuksel/keyfiyet-fircasindan-cikma-tablo/3261/

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL, 22.11.2022
Paylaş :

20 Kasım 2022 Pazar

Eğer Yerindeyse Ben Severim Eleştirilmeyi

 -Bu çalışmam, bir önceki yazıma, "Eleştiri mi? Ele Olursa 'Evet" ; ama Özeleştiri ise Eğer, 'Hayır' " adlı yazıma  ithaftır-

Ben severim eleştirilmeyi. Art niyet değil, yapıcılık taşıyan; eğriye değil, doğruya hizmet için; geriye değil ileri götüren irdelemeleri ben severim. Sırf eleştiri diye kimimiz onları sevmezse sevmesin varsın. Yöneltilmesi iyiliğimize, yapılmamış olması bize kötülük olacak cinsten eleştiriler duyalım da tek, ister “pek yaman”, ister “katı”, ister “acımasız” dedirtenlerden olsunlar!  Hiçbir kıskançlık, karalama, kötüleme sinsiliğine sığınmadan yapılan böylesi yergiler, damar tıkanıklığının sulandırıcıları gibidir zira.  Ben severim; eleştiride bulunarak bizim iyiliğimiz için kötü gözükmeyi bile göze alacak kadar iyi niyetli böylesi tutumları.

 

İnsan kendi kusurlarına kördür. O vakit ihtiyaç, göremediklerimizi bize gösterecek başka bir gözedir. Yani yetkin bir eleştirel bakışa. Eleştirildiğimiz konu her ne ise onda niceyiz diye kendimizi irdelemekte yetersiz kaldığımızda bizi bize gösteren şifalı mercekler, hakkıyla eleştirilerdir. Eleştiri, bitti sanılan yontudaki kabalıkları, gerektiğince biçimlenmemiş ayrıntıları fark etmeyi öğreten derstir.

 

Bir kişisel gelişim uzmanının şu sözünü ben de hiç unutmam; “Hep kendimden örnek veririm. Kimse alınıp gocunmasın diye.”  Bu yüzden kendimden örnek vereyim. Olgu da yazmak olsun, hadi! Yazmak kavramını seçsem de dileyen kendi seçeceği başka bir kavramı esas alarak okumakta serbest elbette.

 

Eleştirilmek, olgunluk testine tabi tutulmak gibi. Aynaya bakmaya cesaret edenlerde test hep pozitif sonuçlar veriyor haliyle. Başa gelecek en kötü şeylerden sandığımız eleştiriye yaklaşımlarımız çok değişken. Her fırsatta birilerini, bir şeyleri yermekten kaçınmazken eleştiriliyor olmaktan köşe bucak kaçıyoruz ama. Oysa bize yöneltilen irdelemeleri taş atıp da kolumuz yorulmadan karşımızda bulduğumuz bir anket sonucu gibi algılayıp, bunda haklılık payı var mı diye telaşlanmıyorsak pek muhtemel ki o eleştirileri hak etmişizdir.

 

İyi bir yazı, iyi bir kahve gibi gidendir.   O zaman iş o ki yazılar hasından kahve gibi olacak! Kokusu bile yetecek aklın derlenip toplanmasına. Böylece bakır sözleri altın yazmalara dönüştürme kavgasına girecek simyacı yazarlar. 

 

Hadi, oturduk, yazdık çizdik, simyacılığı da kotardık böylece! Kesip biçip, diktiğimiz giysi de sonunda ortaya çıktı. Peki, bakacak mıyız o giysiye, kumaşı has mı, potlar var mı diye? İşte bu bakış yıkıcı değil, yapıcı eleştirel bakışın ta kendisi. Sağlama yapmak bir yerde. Hani aritmetikteki sağlama gibi. İlkokulda öğrendiğimiz dört işlemden diyelim ki toplamada sonucun doğru olup olmadığını bir kez de sağlama yaparak anlardık. Eleştiri yapabilecek yetkinlikteki kişilerden gelen eleştiriler,  bizi yanlışlarımızdan doğru sonuçlara götüren ipuçları  olmalı o halde.

 

Olur a, “ben, benim yazdıklarıma karşı ne kadar objektifim acaba?” kaygısına düşüp yazınızı başka birine okuttunuz… Malum, okur oranı çok az bir toplum olduğumuzdan okuduğunu ne kadar anladığından emin olmayacağınız bir anlayışın eleştirileri yerinde ve sağlıklı olmayacaktır.  Ama…  Hem de nasıl kitap kurdu bir okuma sevdalısından gelmişse eğer kılı kırk yaran eleştiri… O zaman haliniz yaman! İster bilgisayar ekranındaki ister çalışma masası altındaki çöp kutusu, bırakın dolsun da dolsun!

 

Gerçekten eleştiri yapabilecek nitelikte uz birinden üstelik yerinde, layıkıyla, olması gerektiğince bir eleştiri, yön verici, eğrileri düzeltici, törpüleyici hem de yapıcıdır. Kulak ardı edilemez değerdedir. Kılavuz el kitapları gibidir böylesi irdelemeler.

 

Doğru, hak edilmiş, yol gösterecek bir eleştirinin içerdiği tespitler önemsenir ve sonucunda noksanlar giderilirse geminizin miçosu olarak kalmayacaksınızdır artık.  Kruz gemisi kaptanı olmaya yol almaktasınızdır. Bu yolculuğa çıkabilmenin bileti, eğri ile doğruyu ayırt edebilmek, hatalarımızı, kusurlarımızı kabul edip bir de üstesinden gelmeye uğraşmaktır.

 

Tek yazmak konusunda değil, haklı, yerinde ve yapıcı olması halinde her olguda eleştirilmeyi severim ben. Böylesi bir eleştiriler, yelkenlere dolan rüzgâr gibidir.  Tekneye yol aldırırlar. Henüz tam anlamıyla uçamayan kuşların palazlanıp kanatlanmasınca kanatlandırırlar.

 

İlkten acı gibi algılanan eleştiri tabağındaki yemeğin tatlıya dönüşüp dönüşmemesi tümden kendi yaklaşımımıza, anlayışımıza, kavrayış yeterliliğimize bağlıdır. Yerinde bir eleştirinin düşmanlık değil, en dostane tutum olduğunu bilip, dört gözle bekleyecek kadar onlara düşkün olmak, hamlığı değil olgunluğu yeğlemektir.

Doğru eleştirilerden nefret edilmez, sevilir; dahası teşekkür bile edilir yapana.

 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL, 26.09.2015- 19.10.2022

 

 

 

                                                           
Paylaş :

15 Kasım 2022 Salı

"Kendinde Takılı Kalanlar ve Boyut Atlayanlar"

 Keyifli, dopdolu okumalar dilerim;



Ayşei Yasemin YÜKSEL, 15.11.2022
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Toplam da

Copyright © Acemidemirci