18 Ağustos 2019 Pazar

Kürek, Tırmık, Bel ve El...

( Resimleri daha sonra ekleyeceğm :)  )



Evlerin en güzeli, ola ola birkaç dönüm de olsa kendi arsanıza, varsa tarlanıza izin verilen metrekarede yapılanı olmalı etrafınız, kendi ekip biçeceğiniz boş alan. Gök, istediğinizce görülebilir açıklıkta. Bloklara arasına sıkışmamış, birkaç metrekarelik bir görünüme indirgenmemiş kadar uçsuz bucaksız görünürlükte. Yıldızları seyir,  ayın her halini istediğiniz an görebilme fırsatınız var. Rüzgârın sesini dinlemek, klimaların metalik, mekanik üflemesinden değil yelin serinliği ile  ferahlamak var.

Eliniz ile seçip  ektiğiniz tohumlardan ürün almak mutluluğunu tadıp mevsimlerin dilini öğrenmek gibi bir süreci birebir yaşamanız da cabası. Şimdilerde bunlar çoğumuzca yaşanmadığından sanal ortamdaki paylaşımlardan ya da belgesellerde görüyoruz çoklukla. Toprağın nasıl cömertçe verici olduğunu, su değen bir tohumun nasıl meyveye, berekete dönüştüğünü, tek bir tohumun kaç tane birlerden oluşan binlerce ürün verdiğini görmek elbette doymak üzere biçimlenmiş yaşamın has gerçeğinin içinde olunması demek.

Kimimizin köy ile bağı toprak anlamında hiç kalmamış halde. Mesela ben. Evet, neredeyse  hepimizin kökü köy; köye uzanan bir silsilemiz var; ama bugünkü gerçek şu ki çoğu Ankaralı, megakentli, metropollünün ne yazık ki bir apartman dairesine sıkışıp kalmış olması. Köylerin mahalleye dönüşmesi ile Ankara İzmir arası bir yolculukta ne mera ne de sürü görülememesi…

Bir vesile olur da birkaç yüz metrekarelik ister hobi bahçeniz -ki ister kiralanabiliyor bunlar ister  sahip de olunabiliyor-, ister yazlık bahçeniz ya da yayla eviniz olsun -ki ne şans olması- bahçesine bir şeyler ekip dikmek, doğanın ne olduğunu hakkıyla yaşamak demek.  Meyvelerin, sebzelerin market tezgâhlarında açmadığını gerçek anlamda görüp öğrenmek demek. Tarımlı, ekip biçecek yarım olsun çeyrek dönüm olsun toprağa sahip olunan, bağlı  bahçeli bir yaşamın içinde olmak,  dev bir tablonun an be an renkten biçime değişmesini tam karşısından, en yakınından seyretmez, izlemek demek. Baş veren yaprağın ilk taze yeşilinden, güneş altında parıldayan koyu  ya da boz yeşilinden Ağustos sonrası solmasına, Ekim’de sararıp kurumasına sürecini doğanın görünmez elinden, görünmez fırçası ile boyamasını seyretmekten öte bir başka tablo seyri yok asla.

Birkaç gündür bahçe ile uğraşıyorum. Öyle ki kazmalı kürekli. Tırmıklı. Bahçe çizmeleri için hava çok sıcak şu an. O yüzden toza bulanarak. Eldivenlerim olsa da sol elimin her bel, kürek tutuş sonrası su toplama huyu yinelenecek gibi. Ne mutluluk!

Bir tadilat, inşaat sezonunun açılıp kapanması belli yörelerde takvime bağlı olduğundan işlerin bitmesi bazen nasıl da uzuyor. Bunda buralarda herkesin  birkaç yıla bir işinin ille düştüğü ustaların payı büyük.

Etrafta fazlaca olmadıklarından artık kendilerini gerçek anlamda Hint kumaşı bellemiş ve istedikleri gibi at oynayan ustalar, siz inşaat sezonu açıldığında tadilattaki evinizin başında olmayınca tıpkı kediler el çekince fareler cirit atar misali hem de o yapılan işleri hiç anlamasanız da siz yapsaydınız eğer daha iyisini yapardınızca  ellerine yüzlerine bulaştırarak yapınca ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz gerçeğini kendilerini hiçe sayarak ispatlıyorlar. İşin tamamlanması için Haziran ayında geldiğinizde bin dereden su getirip, izniniz dolsun  siz gidin de Ankara’ya, onların başlarında bulunmayınca onlar yine bildiklerince yapsın; kullanılan malzeme listesini sunamasın; kaç iş günü çalıştığını söyleyemesin eveleyip geveleyip; ha bire belgeleyemediği  zaten elindeki malzemeler için  para istesin havasındalar çoğu kez. O zaman bu işin böyle yürüyemeyeceğini gördüğünüzden onlara yarım yamalak da olsa yaptıkları için teşekkür edip  daha sorumlu ve elinden çıkan işin kendi göstergesi olduğunu bilincindeki kişiler aranıyor,  bakılıyor. Böyle insanlar da nedense mimarlar filan oluyorlar. Bulunca da seviniyorsunuz.

Şimdi, Ekim ayındaki inşaat sezonunu beklerken ustanın yaptığı işin, yeni  işler doğurması amacı ile temeli kuvvetlendirme  amacıyla yaptığı kazılardan ön, arka, yan bahçelere höyük misali ufak tepeler  kazandırdığını görünce  ve bahçe bu haliyle  etrafa rast gele dökülmüş moloz yığını engebeleri gibi sevimsiz görününce iş bana kaldı. Kazı sırasında çıkan toprakların, temelden uzağa,  dışa doğru yayılarak  serpiştirilmesini de defalarca söylemiştim, telefonda bile. Cevap hep “tamam abla, sen merak etme. Biz işimizi biliriz” olmuştu.  Gerçekten biliyorlarmış işi meğer. Çünkü bir de bahçe düzenleme işi çıkardıkları kendilerine güya yaptıkları işten,  el ovuştursalar yeridir. Ama evdeki hesabın çarşıya uymadığı anlar da hesaba katılmalı el ovuşturmadan önce!

Şu an, inşaat sezonu olmadığından bahçeye  bir çalışan sokulamıyor. Ama böyle moloz dökülmüş alanı andıran manzara ile de içim hiç rahat değil, görüntünün tırmalıyıcığında. Kuş konmaz oldu bahçe bu haliyle. Her yana su koysam bile.  Ankara hep hareketsizlik ise burada  kazma, kürek ve tırmık -ki zaten hep elimdedirler- var ise  o zaman ustanın temel güçlendirmede kazmasında çıkardığı sapsarı kis topraklı  höyüklere özenen yığıntılarını   etrafa yaymalı. Böylece  çıkmış toprak da güneş görür, beslenir deyip işe koyulma vakti.

Ve sabah serinliğinde  işe koyulma… Ve tıpkı Aksaray’ın, bahçelerindeki, bağlarındaki Anadolu kadınları gibi pamuklu üstlüğün dala gülerek ve bilerek asılması… Ve işlerin bir kısmının öğleye doğru tamamlanması…

Arka tarafın yarıdan çoğu bitti, pek de güzel oldu. Ön taraf feci. Sıra ona gelecek birkaç güne kalmaz. Ön verandanın betonları tıpkı yan ve arka ve kolanlar gibi  doğru dürüst dökülüp sulanmadığından şimdi ufalanıyor, etraf tozu içinde. Önde, kazılardan çıkan topraklar nedeniyle  kocaman bir Everest yavrusu var. Üzeri, kumru yuvası nedeniyle bir türlü budanamayan  fıstık çamı ibreli. Ama  o  insan eliyle yükseltilmiş tarihi tepecikler olan höyüklere öykünen yeni nesil yapma kis  topraktan yavru Everest düzlenecek. Ekim ayı sonrası inşaat sezonu açılınca da dilerim yapılmış yeni haliyle, temiz bir ortamda, güler yüzle kahveler içilecek  düşüncesinin gerçekleşmesi beklenecek.

Tadilattan en basit işe olsun iş etiği, kaybolan değerlerden olunca “ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözü de  bugün her zamankinden daha geçerli, değerli, insanı anlatan özet  oluyor.

Tatil, sanıldığı gibi geçmez kimileri için. Toz toprak içinde de geçirenler var böyle J
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.09.2019, 14:19
Paylaş :

16 Ağustos 2019 Cuma

Çeşme’nin Suyu Kurudu – 2


(Her sene bir önceki yılki halini aratan Çeşme’nin bitkisinden sahiline her anlamda  kururken zaten su kaynakları çok kısıtlı olduğundan kör, akmaz, susuz çeşmeler gibi de olacak korkarım yakında Çeşme.


Daha önce de “Çeşme’nin Suyu Kurudu” adlı bir çalışmamı yayınlamıştım;

 
linkinde. Bu yazım onu izleyen ve aynı kurumayı anlatan ikinci çalışmam oldu.

Umarım her sene başlık aynı; ancak devamındaki sayı giderek artan bir yazı silsilesine başlamamış olayım…)

Çeşme'nin Suyu Kurudu - 2


Çeşme öyle değişmiş ki!

Haziran ayından bu yana hem de.
Geçen seneden zaten fersah fersah uzak, farklı.


Kaç yeni sokak ekleniyor Kasım sonrası bahara, yaza kadar?  Bir kışta dikilmiş tuhaf mimarili lüks konutlar gırla gidiyor epeydir zaten.


Aslında son on küsur yıldır her yıl, bir yıl öncesinden daha büyümüş, yorgun, bitmiş halde Çeşme. Onca endemik ve şifalı ot, bitki, çalı barındıran makilikleri, ardıçlıkları doğal sit alanı olmaktan çıktığından beri Çeşme, deyim yerindeyse zıvanadan çıktı. Köyleri mahalle oldu. Kordon oldu girişleri. Böylece tükendi.


Buranın imkânları, altyapısı belli iken kendi nüfusunun kaç katı sırf İstanbullu ve sonra da geri kalan her yerden insan ağırlayan Çeşme tıpkı kendisinden önce aynı kaderi yaşamış Bodrum, Alanya, Erdek, Marmaris, Kuşadası, Side gibi bitmekteyken romanlardaki o sevimli balıkçı kasabası olmaktan çok öte artık. Uş yuvası, sürüngen sığınağı, yirmi beş yıl öncesine kadar kızıl tilkilerin gezdiği yerler olan makiliklere bilmem ne kooperatifi gibi masum tabelalar eklenivermiş sit alanı olmaktan çıkınca o makilikler.   Fena halde betonsal obeziteye yakalanmış bir deprem bölgesi artık Çeşme hatta Ege.


Öyle ki birkaç yıldır sınırı kaldırım boyunca yol kenarı diyelim ki bir metre genişlikte maviye boyanıp kukalar ile otomobillerin gideceği alandan ayrılmış ve bisiklet yolu haline dönüştürülmüştü birkaç yıl önce. Bisiklet yolunun şimdiki haline bakınca. Kukalar kökünden kırılmış. Bisiklet yolu, araçların park yeri olmuş. Pırlanta Plajı önündeki yol, çift sıra park olmanın ötesinde, yukarıdaki sitelere kadar uzanan araçlarla dolmuş. Kimi gelenler, mangalmış, semavermiş yapıp, en kibarları çöplerini poşete koyup, poşeti de ortaya bırakıp çekip gidiyor. Yolda yol kalmamış. Her yan araba. Kaza olması işten değil. Trafik zaten İstanbul’u da, Ankara’yı da geçmiş halde o noktada. Kurumaktaki Çeşme’ye yazık oluyor nereden bakarsanız bakın.
 

Biiiçler sahilleri yutmuş halde. Biiiç duvarlarını yani ottan, çöpten  hasırlarını aşıp girmek  ancak para ile, malum. En büyük plajlardan olan Pırlanta Plajı ki orası bir spor odağı idi dört, beş yıl öncesine dek her sene yeni açılan biiiiç ya da ücretli girişler ile  sinemaya girer gibi biletli oldu desek yeridir. Yani akşamları sahilde  yürümek  artık sosyal medya paylaşımlarında görülebilecek bir   şey oldu. Oysa portatif koltuklarını alan sahile gelir gün batımını izlerlerdi daha üç beş yıl öncesi.  Biiiçç denilen hasır  duvarlı olgu, denizi hasıraltı etti bir yerde çoğu kişiye.

Önceleri hırçın rüzgârı nedeni ile  rüzgâr sörfü yapılan Pırlanta Plajı’nın başındaki koy, biiiiçççç oldu birkaç yıl önce. Orada deniz üstünde kelebekler gibi açılan rüzgâr sörfü paraşütleri de artık her an görünmez oldu. Biiiç açılması demek, Hoca’nın kazanı gibi sayısının artması demek. Biiçleri sayamaz olacağız gibi bu gidişle.


Tümden halka açık  olduğu zamanlarda Pırlanta Plajı’nın taş duvarının amacı, sert rüzgârın savurttuğu kumların yola taşınmasını önlemekti. Yolun ulaşımını aksatmamak içindi. Şimdi o taş duvara bir de tel örgü çekilmiş. Hasır duvarlar yetmezmiş gibi. Nispeten daha iyi fiyatlarla girilebilir bir plaj olmuş, o ayrı. Hayli ucuz olsa da sonuçta paralı. Çok da sıkışık halde şezlonglar, şemsiyeler.


Şemsiyelerin kenarları birbirine değiyor. Yan şemsiyeyi kullananların her şeyini siz duyacaksınız, sizin her hareketiniz de onların ve dört bir yandakilerin gözü önünde. Rüzgâr yetmezmiş gibi bir de yanınızdaki komşu, kumda bir adım atsa şemsiye altında oturanın ağzı, gözü kum dolacak. Görüntü, sıkça paylaşılan Çin plajları kalabalığında. Tanınmaz halde yani buralar.


Sahiller artık istendiği zaman ayak basılacak yerler değil anlaşılan. Para kazanılan yerler haline gelmiş. Buralarda biiiiç denilen şey yokken buraların tadı vardı. Şimdi salamura suyundan da tuzlu her konuda. Her şey paralı olunca…


Vaktinde, kaç on yıl önce,  iki yıl elektriksiz ve susuz oturmak zorunda kaldığımız burada şimdi ışık kirliliğinden göktaşı yağmuru izlemek mümkün değil. Oysa Halley kuyrukluyıldızına kadar izlemişliğim var burada. İlerideki bir eğlence yerinin ta buralara gelen müziğini de her gece  dinlemek zorunda herkes. On ikiye kadar. Yani burada tatil demek, kuma basmak için para harcama, trafikte çokça zaman harcama Kendi müziğinizi ancak kulaklıklar ile dinleyebilme   demek bir yerde.


Çeşme trafiği berbat halde. Alenen trafik sıkışıklığı var. Elbette buralar küçük yer ve trafik ışığı her yerde yok. Karşıdan karşıya geçmeniz öyle zor ki artık. Bekleyeceksiniz dakikalarca.
 

Suyu kıt mı kıt bir yer Çeşme. Suyundan metrekaresine imkânları belli avuç içi kadarcık bu yer, her konuda zorlanıyor, en çok yazları. Gezmeye gelenlerin çoğundan araçlarındakilerden kimisine yollara sigara paketinden içilen suların, kolaların şişelerine fırlatılırken çarşıya park ettikleri hem de pek hatırlı arabalarında diyelim ki yakınlarının bankadan para çekmesini bekleyenler, içtikleri sigaraların izmaritlerini canım arnavut kaldırımlı yola atıveriyor. Arnavut kaldırımı taşlarının arası tümden izmarit dolu. Yatağı haylidir betondan derenin içi ne arasanız onunla çöp yuvası olmuş halde. Yosunlar var kirliliğe delalet. Çeşme’nin üç, beş temizlik görevlisi hangi birine yetişsin?  Çeşme  de kendisinden öncekiler gibi çok zorlanıyor. Zorlanmanın ötesinde bitiyor.
 

Yazdığım bu birkaç sorundan başka çoook daha büyük ve hayati sorunlarla baş etmeye çalışan Çeşme’nin bitmesi demek bitişi ile birlikte bitirilecek yeni noktaların sanki bir avmış gibi aranması demek değil mi? Bodrum bitti de iyi mi oldu? İstediğimiz, Çeşme olsun olmasın onca kendine has bitkisi, doğası olan  özellikle de Ege’deki yerlerin, hem kimi Egelilerce hem de nedense en yakınındaki güzellikleri değil de komşunun tavuğu misali çok uzaktaki, Ege’deki  güzellikleri görme yetisindekiler eliyle  vahşice  bititilmesi mi? 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 
14.08.2019, 18:27

.


Paylaş :

15 Ağustos 2019 Perşembe

Denizkızının erkek kardeşi imiş


Makilikteki yürüyüşte yakaladım bu görüntüyü.
Denize elli metre en az yukarıdan bakarken.
Çalılar, dikenler, kekikler, nice şifalı otlar arasından.

Yıllar önce böyle yerlerde gezinirken ille bir sıvışma sesi duyulurdu.
Hani yılan, köstebek kaçışı gibi.
Onca  gezintide bu kez, tek bir kelebekten ve birkaç yaban arısından başka bir şey görülmedi.
Ama sakız çalıları üzerine atılmış poşetler, cips paketleri, içecek şişeleri gırla gidiyordu.

Sanırım zıpkınlı bir ava denk gelmekti bu an.
Deniz kızının  kardeşi sahillerimizi ziyaret ediyordu sanki.
Kıyıdan kıyıdan kayalar, taşlar arasında  aranıyordu.

Sonucu bilemiyorum.
Eli boş mu döndü yoksa akşam yemeği çıktı mı.

İki saat önce çektiğim ilk  karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.09.2019

Paylaş :

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Meydan okuma...


Gördüğüm en başarılı meydan okuma pozu idi.
Çektiğim de elbet...

Bu öğleye doğru çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
14.09.2019

Paylaş :

13 Ağustos 2019 Salı

Karşıdaki mor dağlara karşı bizim yakanın ardıç çamı


Karşıda, güneşin her akşam ardında kızılın tonlarını savurtarak battığı Sakız Adası'ndan yükselen mor dağlar, bizim yakada, her akşam bu anı izleyen ardıç çamı.

Dün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
13.09.2019

Paylaş :

Kızıl ışıklar gölgesindeki kara siluetler


 Dağlarının gerisinde gün batarken Sakız Adası...

 Önde Türk adası...

 Ve...

 Yelkenli..


Dün çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.09.2019

Paylaş :

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Sivrihisar anısı.. Hani eskiden, antik fotoğraf makineleri önünde gidilen yerlerden anı kareleri çekilirmiş ya....


Sedir ağaçları arasında  daldan dala konarlarken bir yandan da objektifin sesine dikkat kesildiklerinden fotoğraflamam çok zor oldu bu kara kızılkuyruğu.

Sedir ağacı serinliği ve gölgesi altında daha da koyu gözüküyorlardı.

Haziran ayında sığırcıklar da vardı özellikle çimlerde. Kimi sığırcıklar göçmen kuşlardan. Anlaşılan onlar göçmendi ve geldikleri yere kış için geri dönmüşlerdi.

O sığırcıklardan birini kocaman bir kelebek yakalamış, gagaları arasında  avını kaptırmamak için etrafa telaşla bakarken karelemiştim o zaman.

Dün, Sivrihisar’da çektiğim bu karem, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.09.2019

Paylaş :

10 Ağustos 2019 Cumartesi

İyi Bayramlar


Bu bayramın mutluluk içinde gelip geçmesini
 ve
 gelecek bayramlara sağlıkla erişmeyi dilerim.


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.09.2019
Paylaş :

Muhteşem ay görselinin sürrealist görünümlü karesi


Daha önce ayın dünyaya en yakın olduğu dönemlerde her zamankinden büyük ve parlak görünüp bir de kırmızıya çalar hale  dönüşmesine dair karelere internette rastlayınca gerçekliğinden hiç emin olamazdım. Ta ki on senedir  arka balkondan batan ayın bu haline defalarca tanık olana dek.


Evvelce de benzer kareler çekmiş hatta paylaşmıştım. Ve vaktinde benim düştüğüm kuşkuya düşmüş olanları yorumlardan görmüştüm. Haklılardı kendilerince J


Dün, ay böyleydi. Hele  çevre yolu ışıklandırmasına denk düşen kimi kulelerin ardından batışı vardı ki… Kulelerin genişliğince.

09 Ağustos günü henüz bitip, 10 Ağustos’un henüz başladığı anlarda çektiğim muhteşem ay görselinin sürrealist görünümlü karesi, fotoğraf gruplarım ve blogumda…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.09.2019

Paylaş :

Temmuz Sıcağında Köprü Altı Kokusu


O sabah,  birkaç yıldır sürüncemede kalmış bir işlerini halletmek üzere Varlık Mahallesi’ne gideceklerinden Çiğse telaştaydı. Kocası  Ayaz gözünü açar açmaz başucundaki vantilatörü kapatmış sonra da balkon pervazına yerleştirdiği termometreye koşmuştu. Henüz sabahın altısında sıcaklığının on dokuz derece olduğunu görünce yüzünü ekşitip içeri girdi. Her akşam oda sıcaklığını ölçmek için kitaplığa bıraktığı  termometreye yöneldi  bu kez. İçerisi yirmi yedi dereceydi.  



Çiğse, evlerinin her odasında bir vantilatör çalışsın istemese de Ayaz odaların önünden dahi geçse pervanenin esintisini hissetmezse oflar poflardı. Çiğse söylenecek gibi olunca da, “ne yapayım ben kuzeyliyim. Soğuk iklim insanıyım. Dedelerim Kafkaslardan gelmiş. Karlı, buzlu dağlarda yaşarlarmış. Dayanamıyorum bura sıcağına.” der çıkardı işin içinden.


Çiğse elinde termometre ile gezinmekteki kocasına geç kalacaklarını hatırlatınca Ayaz, hazırlanmak üzere gardırobu açtı. Birkaç dakika sonra üzerindekiler uymuş mu bir baksın diye Çiğse’nin karşısına geçti. Hava yirmi üç derecenin üstüne çıkarsa bunalmaya başlayan Ayaz, kalın kadife bir pantolon üzerine uzun kollu, yakalı bir gömlek giymişti. Sıcak havalara uymayan giysinin kendisini bunaltacağını hatırlatan Çiğse’ye her defasında olduğu gibi “doğru, bir dahakine bunu unutmayayım” dedi.



Ayaz, metroda havalandırmanın çalışıp çalışmadığını defalarca sormuştu Çiğse’ye. Çiğse,  “geçen yıllarda bazen hiç çalışmadığı oluyordu; ama bu sene işe gidip gelirken hiç bunalmadım” deyince araç park yeri bulamama endişesi yüzünden metro ile gitmeye karar verdiler.



Metroya binen  herkes gibi olmak için değil, duraklarda karşılıklı iki kapı açılınca  hava gelsin,  Ayaz Akköprü istasyonu’na kadar rahatça gidebilsin diye Çiğse sıra başı yanındaki koltuğa  oturup kocasına  bakındı.  Ayaz, cebinden çıkardığı termometre ile vagonun içindeki sıcaklığı  ölçmekteydi.  Tam o sırada genç bir kadın yanaştı sıra başına oturmak için. Çiğse utana sıkıla, “eşim sıcağa gelemez. Oraya o otursa” deyince kadın gülümseyip diğer koltuğa yöneldi.



Vagon, başka bir vagonla bağlantılı olmadığından sonu kapalıydı. Böylece hava akışı da yoktu. Yani Ayaz’a göre değildi. Ayaz eliyle kalk kalk işareti yaptı Çiğse’ye. Çiğse, otur otur işareti yapsa da belli ki sıcaklamış Ayaz diğer vagona geçer,  Çiğse  de yerinden kalkarken göz ucuyla demin yanına oturmak isteyen kadına baktı. Belli ki eğlenceli bulduğu bu duruma gülümsemekteki kadın da kalkıp  Ayaz’ın oturmadığı sıra başına kuruluverdi. 



Her sıranın iki başının da dolu olduğu diğer vagonunun ısısını ölçmekteki Ayaz’ı  Çiğse tam  kolundan tutup oturtacaktı ki otobüslü en son turlarını hatırladı.



Erzincan, Kemaliye, Karanlık Kanyon, Erzurum turuna katılmışlardı. Turcuların büyük bölümü orta yaşı geçmiş doktorlardı. Kırk sekizindeki Ayaz, turun geri kalanına göre genç kalıyordu. Şans bu ya, tüm otobüste havalandırma çalışırken tam Ayaz’ın koltuğu üzerindeki havalandırma bozuktu. Cebindeki termometreye her bakışında yirmi dokuz dereceyi görüyordu Ayaz. Gece, yaşlı doktorlar tepelerindeki havalandırmaları kapatıp uyuyunca otobüsün içi iyice havasız kaldı.  Boncuk boncuk ter dökmekteki Ayaz, kıpkırmızı yüzü ile kalp krizi geçirmesine ramak kalmış gibi gözüküyordu. Çiğse, rehber kız ile durumu şoföre iletse de şoför oralı olmamıştı.


Astımı depreşen  Ayaz soluk alamaz haldeyken Allah’tan mola verdiler gecenin üçünde. Molada durumu şoföre bir kez daha aktardılar. Şoför, racon kesen biriydi. Kim bilir bu kaçıncı işi olan, insanlara zorluk yaşattığı için nerelerden kovulmuş, defalarca şikâyet edilmiş  biriydi.

Mola bitip hareket ettiklerinde  şoför havalandırmayı öyle bir açtı ki Ayaz bile üşüdü. Uykuya dalmış ya da dalmak üzere olan yaşlı doktorlardan başka tek başına  tura katılmış yaşlı zevzek çapkınlar da  söylenmeye başlamışlardı.  



O tur, kavga dövüş bitti. Kişiliği sorunlu şoför, Ayaz’ı zora sokmak için elinden geleni yaparken onun alaylı oyununu anlayamayan ve eşini kaybetmiş emekli hanımların etrafında fır dönmek için tura katılıp hiç yüz bulamamış yaşlı çapkınlar hırslarını Ayaz’dan çıkarmaktaydı.  Uluorta “sıcaktan bunalan gidip kan değerlerine baktırsın”, “birisi yanıyor diye biz üşüyecek miyiz?”, “özel arabasıyla çıksaydı yola” demeye hatta “şoför, otobüsü durdur; sıcaktan yanan yolcuyu da indir” demeye kadar getirmişlerdi. Çiğse bunları hatırlayınca diline gelenleri söylemedi Ayaz’a.



Ayaz, Çiğse’yi  oturduğu yerden kaldırıp başka bir sıraya yöneldi. Vagondakiler elinde termometre ile her köşenin ısısını ölçmüş  Ayaz’ı ve renkten renge giren Çiğse’yi izliyordu. Gerçi Çiğse alışkındı bu duruma artık.  Nereye gitseler tekrar eden bir durumdu. Üç dakika geçmeden Ayaz gözlerini tavana dikip huzursuzca “hay Allah, havalandırma olmayan yere oturmuşuz”  derken  aşağı doğru sarktığından metro tavanının düzlüğünü bozan genişçe çıkıntıyı işaret ediyordu. Çiğse bezgince baktı, yine kalkmayalım dercesine.   



Sonunda Varlık Mahallesi’ndeydiler. Metro durağından çıkar çıkmaz “çok sıcak” diye somurttu Ayaz. Çiğse, ”Temmuz sonuna doğru ılık olmadı ki hiç Ankara” dedi.  



Randevu aldıkları işyerine gelmişlerdi. İkinci kata çıktıklarında Ayaz ne kadar bakınsa da havalandırma göremedi. Havalandırma yoktu burada. Bazı çalışanlar pencereleri açmış bazıları da belli ki kendi paraları ile aldıkları vantilatörü son kuvvet çalıştırmaktaydılar.


 
Bu arada dört yaşlarında bir çocuk, hafiften tepinerek kendisini tuvalete götürmesi için  annesinin eteğini  çekiştirmekteydi. Anne, çocuğuyla koridora çıktığında üzerindeki levhada işaret olmasa da tuvalet kapısı  olduğu besbelli kapıyı gençten birinin kilitlemekte olduğunu görünce oğlunun durumunun acil olduğunu söyledi. Genç, “bu tuvaletin sadece çalışanlara ait olduğunu, kantindeki tuvaletin de tadilat nedeni ile kullanılamadığını” söyledi. Anne, görevliye  ısrar ederken ishal olmuş oğlan daha fazla dayanamayınca ortalığı bir kokudur aldı. Sıcak havada, havalandırmasız yerde bekleşen onlarca kişi pencere kenarlarına üşüştü.



İşleri bittikten sonra yeniden metro istasyonuna gitmek üzere yoldaydılar. Tarihi Akköprü’ye geldiklerinde köprünün etrafını çevreleyen  alüminyum paravanın  aralığından geçip köprü üstüne ilerlerken sanki deminki ishalli çocuk yanlarındaymış gibi hissettiler. Aynı koku daha şiddetli biçimde geldi burunlarına. Önce üstlerine sindiğinden hala kokuyu alıyorlar  sansalar da gerçeğin farkına köprübaşına gelince vardılar.



Kırmızımtırak taşlı köprünün altından Ankara’nın açıktan akmaktaki  tek çayının suyu,  sanki   su değildi artık. Kendilerini bildiler bileli tüm civarın kanalizasyonun bu çaya aktığını duyarlar, okurlardı. Güya restore edilmekteki köprünün üstleri yosun tutmuş sağlam taşlarında parmak genişliğinde delikler vardı.  İki parçalı üç, beş eski taştan sonra belli ki restorasyon ile eklenmiş, deliksiz, yekpare, pembe Ankara taşından yeni parçalar oldukları belli taşlar alenen  sırıtıyordu.



Öğlen sıcağı ve esinti ile çaya karışan lağımın kokusu öyle şiddetli hissediliyordu ki Çiğse eliyle burnunu kapattıktan sonra  eğilip köprüden baktı. İçi balıklar, kıyısı kurbağalar, üstü ördekler, kuğular ile dolu olması gereken Ankara Çayı, her türlü atıkla doluydu. Kıyısının bir kenarındaki on metre var yok uzunluktaki ufak kumluk nasıl olmuşsa olmuş çöp atılmadan kalmıştı.  



Akköprü Metro İstasyonu’na ilerlerken Çiğse, vagonların yeterince soğuk olmasını  dilerken yanlarına oturacakları insanlara nasıl kokacakları korkusunu taşıyordu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.07.2019

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci